VE PERDE: SHAKESPEARE, Mehmet Kurtoğlu İle Bir Batı Masalı Shakes

VE PERDE: SHAKESPEARE, Mehmet Kurtoğlu İle Bir Batı Masalı Shakespeare eseri Üzerine Bir Konu�

VE PERDE: SHAKESPEARE, Mehmet Kurtoğlu İle Bir Batı Masalı Shakespeare eseri Üzerine Bir Konuşma

12.02.2018 - Gülnaz Eliaçık
VE PERDE:  SHAKESPEARE, Mehmet Kurtoğlu İle Bir Batı Masalı Shakespeare eseri Üzerine Bir Konuşma

Ayşegül Uyar/Gülnaz Eliaçık

1969 yılında Urfa’da gözlerini dünya sürgününe açan Mehmet Kurtoğlu bu sürgünden sağlam çıkmak için eli kalem tutanlardan. Bu güne kadar birçok yazı ve şiiri çeşitli edebiyat dergilerinde yer aldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde yayın müdürü olarak çalışmakta olan Kurtoğlu’na 2015 Eylül ayı içerisinde çıkarttığı kapsamlı çalışması “Bir Batı Masalı Shakespeare” ile ilgili merak ettiklerimizi sorduk.

G.E: Geçtiğimiz Ağustos ve Eylül aylarında art arda önemli üç esere imza attınız; Tanpınar’ın kalbine dokunduğunuz Hasret ve Azap, Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Necip Fazıl ve son olarak Batının masalını anlatan Shakespeare. Bunların arasında en hacimli eseriniz şüphesiz Shakespeare ile ilgili olanı. Uzun okumaların ve notların sonucunda bu eserin oluştuğunu biliyoruz ancak bu eserlerin sizin yazı hayatınız açısından önemini bir kez daha vurgulamak isteseniz neler söylersiniz okurunuza?

-Bu üç eserden Necip Fazıl ve Tanpınar benim yazı hayatımda önemli etkileri olan yazarlardır. Ben şiiri Necip Fazıl, şehri Tanpınar ile tanıdım. Şiir ve şehir benim vazgeçilmezim. Şiir yürek, şehir gözdür. Bu ikisinin kaynaşmasından bilinç şuur doğar. Duygunun ve görmenin farkına varırsınız. Bu yüzden büyük şiirler büyük şehirlerden doğar, diyoruz. Şiir ile duygunuzu, şehir ile gözlemlerinizi dile getirirsiniz. Sanat, şuurdan doğar. Shakespeare ise Batı klasiklerine yoğunlaştığım bir dönemde karşıma çıktı. Aslında ben İngiliz edebiyatından hoşlanmam. Rus ve Fransız edebiyatını ben daha çok severim. Shakespeare’in Hamlet’ini okuduğum sıralarda kitap üzerine düşüncelerimi kaleme aldım. İlgi görünce bu okumalara devam ettim. Shakespeare’in yirmi oyununu okuyup, on yedisi üzerine tahlil yaptım. Bu üç kitap on beş, yirmi yıldaki okumalar sonucu ortaya çıkmıştır. Şahsen Necip Fazıl ve Tanpınar’ın ilgi göreceğini düşünüyordum. Fakat hiç beklemediğim halde Shakespeare hepsinden daha çok ilgi gördü.

G.E: Bu üç eserinizden hangisinin yazımı daha çok zorladı sizi?

Doğrusu ben zevk almadığım bir konu üzerine yazamam. Çünkü yazarken coşku ile yazdığımdan yazı beni alıp götürür. Okumalarım da öyledir. Okurken dış dünya ile ilgimi keserim. Bir trans halidir, bir aşkınlık yaşarım okur ve yazarken. Bu üç kitap içinde beni yoran elbette Shakespeare oldu. Bir defa kitapların kendi dilinden okumak gibi bir problemim vardı. Bu yüzden en iyi tercümeyi bulmam gerekiyordu. Sonra on yedi eseri tek tek tahlil etmek sizin de bildiğiniz gibi oldukça yorucu. Ayrıca Shakespeare’in her eseri güzel değil, bazısı sizi alıp götürürken bazısı sıkıyor. Buna rağmen okumak ve yazmak zorunda kendimi hissettim. Bundan dolayı en zorlandığım eser Shakespeare olmuştur.

A.U: Kitabınızın önsözünde Shakespeare’e dair okumalarınızı tercümeler üzerinden gerçekleştirdiğinizi söylüyorsunuz ve bu eserlerde çeşitli farklılıklardan bahsediyorsunuz. Shakespeare'in eserlerini tercüme etmek bile başlı başına bir zorluk iken Shakespeare’i orijinal dili olan İngilizce kaynaklardan okumamak çalışmanızın eksik kalabileceği kanaatini oluşturdu mu sizde?

-Elbette kendi dilinden okumadığım için bu anlamda eksiklik olduğunu kabul ediyorum. Benim yaptığım Türkçe’deki Shakespeare okumasıydı. Bildiğiniz gibi bugün İngilizler dahi Shakespeare’i anlayamıyorlar, tıpkı bizim Osmanlıcayı anlamadığımız gibi. Ayrıca Shakespeare, bir sözcük büyücüsü ve İngiliz diline binlerce sözcük kazandırmış. Bütün bunları göz önüne aldığınızda, onu okumak ve anlamak daha zorlaşıyor. Kitabımın içinde 66. Sone ’nün üç ayrı Türkçe çevirisi üzerine bir bölüm var. Orada Türkçe’mdeki Shakespeare’in nasıl anlaşıldığını veya yorumlandığını gösteriyorum. Bir Sone ve üç ayrı çeviri… Hamlet’te geçen “To be or not to be” nin birçok çevirisi vardır. Fakat en güzel anlamını “olmak ya da olmamak bütün mesele bu” ifadesinde bulmuştur. Çeviri aslında eseri yeniden yazmaktır ve ben Türkçe’mde yazılan Shakespeare üzerinden okuma yapmış oldum…

A.U: Çalışmalarınızda istifade ettiğiniz tercümelerin orijinal nüsha ile mukayese imkânının olmadığı şartlarda kaynakçanızı oluşturan eserleri neye göre seçtiniz? Yabancı dilde çalışma yapacak genç kuşak yazarlara ne tavsiye edersiniz?

-Aslında geldiğim bu noktada İngilizce bilmemenin eksikliğini yaşıyorum. Dil çok önemli. Ama önce kendi dilimizi bilmemiz gerekir. Cemil Meriç aydın önce Türkçeyi bilmeli diyor. İnsanlarımız beş yüz kelimeyle konuşuyor, aydınlarımız üç beş bin kelimeyle düşünüyor. Shakespeare’in İngilizceye on beş ile yirmi bin arasında sözcük kazandırdığı söyleniyor. Avrupa’da beğenmediğimiz Ortadoğu’da lise eğitimi gören herkes bir yabancı dil mutlaka biliyor. Biz de adının önünde koca unvanlar yazan akademisyenlerimiz gerçek anlamda bir yabancı dil bilmiyor. Bir dili bilmek onu birkaç yüz kelimeyle konuşmak demek değildir. O dilin künhüne varmaktır. İnceliğine varmaktır. Shakespeare’in, İngilizceye kazandırdığı sözcüklere baktığımızda, onun yeni bir sözcük icat etmediğini mevcut olan bir sözcüğü farklı bir anlamda kullandığını görüyoruz. Örneğin piç kelimesini doğrudan kullanmıyor “doğal çocuk” diye ifade ediyor. Yine genelev sözcüğü yerine “Manastır” diyor. Sözcüklere farklı mana yüklüyor. Bu onun kelime hazine sinin çok zengin olduğunu, dil ile oynayabildiğini gösteriyor. Kendi dilimizi bilmeden başka bir dili öğrenemeyiz. Ayrıca bizdeki eğitim sistemi dil öğretmek üzerine değil, öğretmemek üzerine kurulmuştur. İlk İngilizce dersimizde bize zamanları öğretiyorlar. Biz çocukken dilimizi zamanlardan başlayarak mı öğreniyoruz. Bütün problem öğretmedeki sistem yanlışlığında… Kaynakçamı seçerken aynı eserleri birkaç tercümeden okuyarak en iyisini bulmaya çalıştım. Tabi bu seçmenin kıstası kendi dil zevkime göredir. Günümüzde dil bilmemek büyük bir eksiklik. Gençler mutlaka bir yabancı dil öğrenmelidir.

G.E: İnsan hayatında değişmez dinamiklerin olması ve Shakespeare’in eserlerinde bu değişmez dinamiklere dikkat çekilmesi; ölüm, acı, hüzün vs. onu var eden en önemli unsur olarak karşımıza çıkarıyor. Günümüz yazarlarının kalemlerinden çıkan eserlerde de bu yaşamsal döngüye hizmet eden unsurlar dikkat çekse de kimisi çok çabuk kaybolup gidiyor, kimisi de dünya çapında bir ses getiremiyor. Nerede yanlış yapıyoruz sizce? Kalıcılık meselesinde Shakespeare’in yakaladığı başarı ile günümüz yazarlarının yakalamaya çalıştığı şey çakıştığından mı sesimiz az çıkıyor?

-Varoluş sancısı çekmeyen, melali olmayan bir sanatçıdan kalıcı eser çıkmaz. Shakespeare, melali olan, varoluş sancısı çeken bir sanatçıdır. Klasikleşmiş bütün eserler varoluşu merkeze almışlardır. Büyüklükleri insanı anlatmalarından kaynaklanır. İnsanı üstün özellikleri ve zaafıyla ele alırlar. İlahi kitaplar dahi insanı muhatap almışlardır. Sancı ne kadar büyük olursa, eser de o denli karşılık bulur, kalıcı olur. Shakespeare’i yalnızca “olmak ya da olmamak bütün mesele bu” ifadesi dahi büyük yapmaya yeter! Dosto’nun Karamazov Kardeşler romanına bakınız. İnanç probleminden, Kafka’nın Değişim’i yabancılaşmadan, Hugo’nun sefilleri merhametten, Goethe’nin Genç Walther’i ise aşk ve intihar’dan doğmuştur. Nereden bakarsanız bakınız insan merkezlidir. Klasikleri bir yana bırakıp, günümüzde bir eserin dünya çapında ses getirmesine baktığımızda, sürecin eskisi gibi işlemediğini görüyoruz. Eskiden bir sanat eserinin büyüklüğünü okuyucu belirliyordu. Artık dünya çapındaki eserlerin arkasında, okuyuculardan daha çok, silah tüccarlığından kazanılan Nobel ödülleri, ideolojik destekler, istihbarat örgütleri var. Örneğin George Orwell’in Hayvan Çiftliği, 1984 gibi romanlarının arkasında dahi CIA’nın olduğunu biliyoruz. Bu yüzden biz dünya çapında ses getirmekten daha çok insanın yüreğinde yankısı olan eserlere imza atmalıyız. Dünya çapında olmak, dünya sermayesi dünya düzenin parçası olmaktan geçiyor. Şahsen Shakespeare’in dahi bir kültür ajanı olduğunu düşünüyorum. İngilizler her üç beş yılda bir Shakespeare hakkında popüler bir yazı veya makale yayınlayıp onun gündemde tutmaya çalışıyorlar. Yok, Shakespeare Arap’tı, yok yaşadı yok yaşamadı, yok odur, yok budur vb.

G.E: Shakespeare’in etkilerini Türk edebiyatında Tanzimat’la birlikte Namık Kemal, Abdülhak Şinasi gibi kalemlerde görmeye başlıyoruz. Bu etkileri üzerinde taşıyan günümüz şair yazarları olduğunu düşünüyor musunuz? Özgünlüğü yakalamak için Shakespeare gibi öne çıkmış isimlerin etki alanına girmek şart mı sizce, değilse bir kalem kendi özgün çemberini çizmek ve kabul görmek için neler yapmalı?

-Türk edebiyatında Shakespeare’den etkilenmeyen yazar şair yoktur. Özellikle en büyük şair ve yazarlarımızda bunu daha bariz bir şekilde görüyoruz. Tanzimat’ı geçiyorum, Cumhuriyet döneminde Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e, İsmet Özel’e kadar birçok yazar şair etkilenmiştir. Shakespeare’in vecizeye dönüşmüş sözlerine bakınız, karşılığını biraz değişmiş biçimde Nazım’da, Necip Fazıl’da İsmet Özel’de görebilirsiniz. Örneğin Nazım’ın “ağaçlar gibi tek, ormanlar gibi kardeşcesine” mısralarının karşılığını Shakespeare’de bulabilirsiniz. Bu etkilenmeleri ben doğal görüyorum. Çünkü sanatçılar birbirlerini etkiler. Zira metinden metin üretmek dediğimiz olgu vardır. Burada şunu da belirtmek isterim, güçlü kültür ve medeniyetlerin özgün sanatları olur. Biz yazar ve sanatçılarımızın tümünde batı etkisi arıyoruz. Çünkü yüzümüzü ve aklımızı batıya dönmüşüz. Osmanlı’da olduğu gibi henüz kendi özgün eserlerimizi yaratamamışız. Bir Sinan özgünlüğünde mimar, bir Baki özgünlüğünde şair, bir kanuni özgünlüğünde devlet adamı çıkaramamışız. Bu yüzden sanatımız etkiye açıktır.

A.U: Sanatçıların çeşitli menfaatler için iktidara yakın durması geçmişte olduğu gibi bugünde eleştirilen bir tutum. Saraya dalkavukluk seviyesinde yakınlığı ile bilinen Shakespeare’in zaman zaman sufizme yaklaşmış olsa da edebi metinlerinden hareketle bir sanatçıda olması gereken yüce hasletlerden yoksunluğu da hemen göze çarpıyor. Buna rağmen Shakespeare’in dünyanın en önemli yazarlarından biri sayılması katıksız edebiyata olan inancımızı sarsıyor dersek ne söylersiniz?

Öncelikle şunu bilmeliyiz; büyük adamların büyük zaafları olur. Sanatçı dediğimiz varlık bir kere insan! İnsan olduğu yerde her şey beklenir. Sanatçıları günahtan münezzeh göremeyiz. Eğer böyle bir bakışla yaklaşırsak onları peygamberlerle aynı noktaya taşımış oluruz ki, bu da sakat bir anlayıştır. Shakespeare’e gelince, onun sûfi falan filan olduğu yok. Biraz önce belirttiğim gibi bu İngilizlerin onu kültür ajanı olarak kullanmasından kaynaklanıyor. Bir Hristiyan eserlerinde metafiziğin, mistisizmin olması onu Müslüman yapmaz. Mistisizm Hristiyanlığın temel özelliklerinden biridir. İsa, tanrıdır, aynı zamanda en büyük çilekeştir. Yakın tarihe kadar keşişler aç susuz dağlarda çile çekerlermiş nefislerini terbiye için. Cinsel oruç tutarlar, evlenmezler. Bunların tümü mistik anlayıştın kaynaklanır. Batı masalı Shakespeare’de yaptığım en orijinal tespitler İslam-Hıristiyan karşılaştırması bağlamındaki teolojik yaklaşımlardır. Ben Shakespeare Hristiyan kültür ve inancı üzerinden okumaya çalıştım. Orada Shakespeare’in eserlerinde Hristiyanlığın izlerini sürdüm. Görmüş olmalısınız. Shakespeare’i küçümsemeden, ondan daha büyük sanatçılar olduğunu düşünüyorum. Büyüklük ve sanat eserleri görecelidir. Bu yüzden kesin ifadeler kullanmamak gerekir.

A.U: Shakespeare’in büyük olduğunu bilmekle beraber İngilizlerin tabiri caizse bir Shakespeare yarattıklarını kitabınız vesilesi ile öğrendik. Bizde belki örneğini neredeyse hiç göremeyeceğimiz bir vizyon politikasına sahip batı uygarlığı sizce şimdi doğu toplumları için ne üretiyor?

Bakınız dünyayı şekillendiren Batı uygarlığı farkında olmadan bize kültür ve sanat dayatıyor. Bir anda gündemimize büyük sanatçı olarak girip çıkanlar oluyor. Örneğin 80’li yıllarda Selman Rüşdi’yi, 90’lı yıllarda P. Çelho’yu, Simyacı ile bize pazarladılar. Çelho Hıristiyan, Simyacı da öylesine abartılacak kadar büyük bir eser değildi. Ama hepimiz okuduk, almak zorunda kaldık. Onun anlattıklarını Bin bir gece masallarında okumuştuk oysa… Bugün Rüşdi’nin yazdığı eserlerin bir izi, bir etkisi var mı? Ama o dönemde İslam dünyasına onun üzerinde sövdüler… Şu anda artık topraklarımızı doğrudan işgal ettiklerinden sanatı biraz arka plana itmişler. İŞİD, El kaide, PYD Batının ürettiği örgütlerdir. Batı bu defa bunlar üzerinden İslam âlemini terbiye etmek istiyor. El kaide ve İŞİD Müslüman olduğunu söylüyor Müslüman öldürüyor, PYD kürt olduğunu söyleyip Kürt öldürüyor. Batı artık kartlarını açmış, açıktan savaşıyor bizimle…

G.E: Shakespeare’in Hamlet’i ve Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak’ı üzerine tespitlerinizi ve kıyaslamalarınızı sıklıkla görüyoruz kitabınızda. Shakespeare’de kahramanın adı eserini öne çıkarırken Necip Fazıl’da kahramanın eylemi oyunun ismi oluyor tespitlerinize göre. Bu bağlamda Necip Fazıl gibi bir ismin de Shakespeare’den etkilendiğini görüyoruz. Necip Fazıl’ın özgün eserlerine ulaşmasında Shakespeare’in etkisi olmazsa olmaz mıydı o dönem için? Nihayetinde batıya karşı bir tutum ön plandayken batılı bir ismin etkisi altında bunca kalmak tuhaf bir durum değil mi?

-Bakınız, Batı şiir çağını, roman çağını, tiyatro çağını, sinema çağını yaşayıp internet çağına geldi. Belli bir süreçten sonra bilgisayar hayata soktu. Biz bu çağların birini tamamlayamadan ikincisine, ikincisini tamamlayamadan üçüncüsüne geçtik. Oysa bu bir süreçti. Bu süreçleri tam anlamıyla yaşayamadık. Necip Fazıl’ın döneminde tiyatro Türk toplumunun önemli bir olguydu. Bu yüzden üstat tiyatro eserleri yazarak toplumu aydınlattı. Tiyatro, roman Batıdan bize girmiştir. Bu yüzden o tecrübeden faydalanmak gerekir. O tecrübenin en büyü de Shakespeare’dir. Üstat’ın Shakespeare’den etkilenmesi kadar doğal olan bir şey yoktur. Oysa bugün tiyatroları kapatmaktan bahsediyoruz. Bütün özel tiyatrolar kapandı. Çünkü tiyatro çağı yerini sinemaya, sinema da bilgisayar internete bıraktı… Sanat çağının diliyle sanatı yapmalıdır.

G.E: Shakespeare oyunlarını kurguladığı XVI. yy’in İngiltere’sinde tiyatro alt sınıfın eğlencesi olarak kabul ediliyor. Şairliğin ise bir sanat olarak görüldüğünü söylüyorsunuz. Kitabınızda Shakespeare’in oyunlarını kabul ettirmek için şairliğe yöneldiğini belirtiyorsunuz sizce bu doğru bir tutum mu? Hele ki günümüz şairlerinin şiiri en üst makam görüp kendilerini nesirden alıkoyamadıklarını düşünürsek neler söyleyeceksiniz?

-Allah’ın, İnsanı yaratma gayesinden biri de kendini bilinmezlikten bilinir kılmak içindir. Sanatçı da yazdığı eserle kendini var etmek, bilinir kılmak ister. Shakespeare’in yaşadığı dönemde tiyatro alt sınıfın meşgalesidir, daha sonraları saray tiyatroyu himayesine almıştır. Sanat eseri hangi dalda en iyi ifade ediliyorsa, o dalda kendini ifade etmelidir. Yani duygu ve düşüncenizi, bazen bir şiir, bazen bir roman bazen bir tiyatro eseriyle ortaya koyabilirsiniz. Buna karar verecek olan sanatçının kendisidir. Şiir elbette soylu bir sanat ama diğer sanat dallarını da küçümsememek gerekir. Örneğin Mimar Sinan bana göre taşın şiirini yazmıştır. Şimdi onu hafife alabilir miyiz? Hamlet mükemmel bir sanat eseridir. Bunu şiirle kıyaslamak doğru değildir. Bugün İslam âleminin şiirden daha çok nesre, düşünmeye ihtiyacı vardır. Örneğin Cemil Meriç bana göre nesirle şiir yazmıştır. Hatta bir konuşmasında haklı olarak “şairi çok olan ülkenin, düşünce dünyası dumura uğramıştır” der. Çünkü şair olaylara duyguyla, düşünce adamı akılla bakar. Dolayısıyla sanata nereden ve nasıl baktığımızdır önemli olan. Birini diğeriyle kıyaslamak değil…

A.U: Kitabınızın bölümleri ilerledikçe okurun karşısına farklı Shakespeare’ler çıkıyor. Bazen bir bölüm bir diğer bölümü haksız çıkartabiliyor. Bu Shakespeare hakkındaki bilgilerin farklılığından mı kaynaklanıyor yoksa kitabın farklı zamanlarda yayınlanmış yazılar bütününden oluşması bunda etken midir?

-Shakespeare ile ilgili aldığım en çok eleştirilerden biri bu. Shakespeare’i öven ve yeren ifadelerim hakkında önsözde yazdım. Bir defa bu yazılar on beş, yirmi yıl gibi bir zaman diliminde yazılmış. İkincisi, ben akademisyenler gibi dipnotu başlığa taşıyarak tezimi doğrulama çabası içinde hiçbir zaman olmadım. Bir eser veya bir şahsiyette ne bulmuşsam onu yazarım. İsterse metin içeresinde çelişkiler olmuş olsun. Bugün bizim akademyanın en büyük açmazı, bir sanatçı da olmayan bir özelliği ispat için kırk dereden su getirmeleri. Çünkü ortaya bir tez atmak için dayanak bulmak zorunda. Benim böyle bir kaygım yok. Shakespeare’in bir eserini okumuşum, beğenmişim, olumlayan yazılar yazmışım. Bir başka eserini okumuşum, beğenmemişim, eleştirmişim. Bence bu böyle olmalı! Bana diyorlar Shakespeare nasıl biri? Hem zaafı hem hasletiyle büyük bir adam olduğunu yazmışım. Onu övecek ve yerecek çok şey bulunur. Kişilik olarak; bir esmer kadın ile bir parlak oğlanı aynı anda sevebilen homoseksüel, tefeci olduğu söylenen, cimri bir adam. Diğer yandan Hamlet gibi büyük bir esere imza atmış, iyi bir şair. İnanç olarak Hristiyan, fikir olarak Osmanlı karşıtı ve antisemittik biri. Bazı eseri harika bazısı ise kötü. Peki, bu Shakespeare’i nereye koymalı. Bunu bu özellikleriyle anlatmalı değil miyiz?

-G.E: Farz edelim Shakespeare yok, ve önde gelen eserlerinden birini siz yazacaksınız empati yapacak olursanız çağın Shakespeare’i olarak hangi eserini niçin kaleme almak isterdiniz?

-Şahsen inanç ve varoluşu önemseyen biriyim. Eğer çağın Shakespeare’i olsaydım, Hamlet’i roman olarak yazmak isterdim. Şiir olarak da onun 66. Sonesini… Hamlet, insanın varoluşunu, kadın ve erkeğin trajik aşkını anlatan bir eserdir. Aşk ve varoluş benim vazgeçilmezimdir. Bu yüzden Hamlet’i roman olarak yazmak isterdim. Çünkü orada insan zaaflarıyla ve üstünlükleriyle boy gösteriyor. Neler yok ki! Aşk var, hırs var, intikam var, masumiyet var, intihar var, kadın saflığı, güzelliği, ihaneti ve zaafı var. Erkek kıskançlığı var, vs…

A.U: Akademik denilebilecek bir konuyu akıcı bir dille anlatarak okuru yormamanın sırrı nedir?

-Akeminin yapmış olduğu binlerce tez tozlu raflarda çürümektedir. Hayatta karşılığı yoktur. Ben buna akademinin sefaleti diyorum. Yazdığınız eserin insan gönlünde ve hayatta karşılığı olmalıdır. Öyle değil mi? Tabi akademisyenler sanatçıları sevmezler. Çünkü bizde üniversiteler yazı yazmayı öğretmez. Yazmayı bilmezler, üslup sahibi olamazlar. Kes yapıştır yaparlar fakat iki alıntıyı birbirine bağlayan cümleyi kuramazlar. Oysa Avrupa’da bir lise mezunu çok güzel yazı yazar. Ben çalıştığım birimde hakemli akademik dergi çıkarıyorum. Orada yazı yazmanın ne demek olduğunu daha iyi görüyorum. Akademisyenler üç beş yılda bir eser ancak araştırarak yazarlar ama Erasmus gibi bir sanatçı, vakit geçirmek ve eğlenmek için yedi günde kaleme aldığı “Deliliğe Methiye” kitabı ortaçağ düşüncesini değiştirir. Akademi ile sanatçılığın farkı bu olsa gerek. Shakespeare kitabımla sizi yorduğum için üzgünüm ama benim de birileri üzerinden kendimi anlatmam gerekiyordu. Ben de Shakespeare, Necip Fazıl’ı Tanpınar’ı seçtim…

A.U/G.E: Sorularımızı yanıtlamak adına ayırmış olduğunuz vakit için çok teşekkür ederiz.

-Bana bu imkânı verdiğiniz için teşekkür ederim.

Not: Bu söyleşi Yedi iklim dergisi 314. Sayıda yayımlanmıştır.

Gülnaz Eliaçık - 12.02.2018

,

451

Gülnaz Eliaçık Hakkında

Gülnaz Eliaçık
1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin