Vehbe Zuhayli: Hayatı, Fikirleri ve Eserleri

Vehbe Zuhayli: Hayatı, Fikirleri ve Eserleri

Vehbe Zuhayli: Hayatı, Fikirleri ve Eserleri

10.08.2015 - Ferhat Özbadem
Vehbe Zuhayli: Hayatı, Fikirleri ve Eserleri

Vehbe Zuhayli; Şam şehrinin kırsal kesiminde 1932 yılında dünyaya geldi. İlkokulu bitirdikten sonra 1946 yılında Şam şehrine geldi, burada ortaöğrenimini, liseyi okumak için 14 sene kaldı. Şam'da Şeriat Fakültesine girdi. Şeriat Fakültesinde altı senesini geçirdikten sonra 1952 yılında fakülteden birincilikle mezun oldu. Mısır'a gitti ve orada yüksek ilim tahsiline başladı. Aynı zamanda birden çok fakülte ve üniversitelerde okudu; el-Ezher Üniversitesinde Şeriat Fakültesi, Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü, Ayn Şems Üniversitesi'nde Hukuk Fakültesini okudu.

Vehbe Zuhayli, Doktorasını yaptıktan sonra Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesine 1963 yılında Okutman olarak atandı. 1969 yılında Asistan oldu. 1975 yılında Profesör oldu.

Profesör olma hasebiyle birçok Uluslararası Arap Üniversitelerinde ders verdi, Şeriat Fakültesi, Hukuk Fakültesi Edebiyat Fakültesinde dersler verdi. Libya Bingazi Üniversitesinde "1974-1972" tarihleri arasında dersler verdi. Aynı şekilde Sudan'da Ümmü Derman, Hartum Üniversiteleri Şeriat Fakültelerinde dersler verdi. Bu iki Üniversitede yüksek eğitim alan öğrencilere Fıkıh ve usulü hakkında seminerler verdi. 2000 yılında Sudan'da ve diğer Afrika Üniversitelerinde genel konularda seminerler verdi.

Vehbe Zuhayli gittiği öğretim seyahatlerinden en uzununu Birleşik Arap Emirliklerine (BAE/UAE) gerçekleştirdi. Burada 1984'ten 1989'a kadar beş sene kaldı. Bu zaman içinde de "Tefsirul Münir" adlı tefsirini kaleme aldı.

Onun sabah saatlerinde Şam'da bulunan Esir Radyosunda insanın hayatına yön verici dersleri vardır. Bu dersler Tefsir, Kur'an'da anlatılan kıssaları, Kur'an-ı Kerim ve hayattan gerekli şeyleri içeren ilimleri kapsamaktadır "Bu derslerini Tefsirul Vasıt" adlı eserinde toplamıştır.

1989 yılından bu yana Şam Üniversitesi İslâm Hukuku Ana Bilim Dalı başkanlığına getirilmiştir. Türkiye'de en bilinen eserler olarak İslam Fıkıh Ansiklopedisi, Tefsiru-l Münir ve Tefsiru-l Veciz sayılabilir.

-----------------

Darul Hikme'nin kendisi ile yaptığı röportajdan pasajlar alarak Zuhayli'nin bazı konulardaki görüşlerine bakmak kendisini daha iyi tanımaya vesile olacaktır.

Soru: Türkiye'de akademik ortamda genel olarak bir tür modernist temayülün egemenliğinden bahsetmek mümkün. Pakistanlı Dr. Fazlurrahman ve sayın Hasan Hanefî vb. isimlerin etkisi altında olduğunu gözlemlediğimiz birçok akademisyen var…

Zuhayli: Öncelikle Hasan Hanefî'den "sayın" diye söz etmeyin. O bir isyankârdır (mütemerriddir). Modernistler İslâm dairesinin dışında değerlendirilmelidir.

Her millet hareket edebilmek ve kalkınmak için kendi temel dinamiklerinden ve sabitelerinden yola çıkarak ve medeniyetinin asıllarını koruyarak bunu yapmak durumundadır. Sahih aklın, hikmetin ve bilincin gereği de budur. Yoksa aklın her ifraz ettiği şeyin vahy-i ilâhînin yerine geçmesi söz konusu olamaz. Bu yüzden bizim için "sabiteleri kutsallaştırıyorlar" denmesi anlamsızdır. Sabiteleri tabii ki kutsallaştırmamız ve saymamız gerekiyor ama öncelikle onları anlamamız gerekiyor.

Soru: Bu akımın karşısında yer alanlar ise modernistler tarafından "geleneği" kutsallaştırmak ve gelenek taklitçiliğiyle itham ediliyor. Siz Türkiye'de özellikle el-Fikhu'l-İslâmî ve Edilletuhû adlı ansiklopedik çaptaki çalışmanızın Türkçeye çevrilmesinden sonra çok bilinen bir şahsiyet oldunuz. Bu yüzden bu meyanda yapacağınız değerlendirmelerin önemli olduğunu ve Türkiye halkları üzerinde hatta akademik çevrelerde etkileri olabileceğini düşünüyoruz. Modernistleri ve gelenekçileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zuhayli: Modernistler diye adlandırılan kesimin İslami düşünme biçiminden kendilerini soyutladıklarını, ona muhalif durduklarını ve hatta düşmanlık yaptıklarını düşünüyorum. Bunlar Batı kültüründen ve ithal düşüncelerden yoğun olarak etkilenmiş kimselerdir. Bu akım Kur'an-ı Kerim'de ve Sünnet-i Nebeviyye'de açıklanan ALLAH'ın dini ile çatışmaktadır. Biz ilmî gelişme hususunda hiç kimseye mani olmayız. Her sahadaki modern ilimlerin sonuçlarından faydalanma, endüstri, ziraat, uzay bilimleri, kara ve deniz bilimleri de dâhil olmak üzere her alanda muasır kalkınma seviyesine ulaşma konusunda İslam ümmetinin batıyla rekabet etmesine kimsenin karşı olması mevzubahis değildir. İslam bizden bütün bu alanlarda varlık göstermemizi ve başkalarıyla rekabet ederek gelişmemizi ister. Ancak ilmî gelişme dediğimiz şey İslâm'ın sabitelerince kuşatılmış ve sınırları bu sabitelerle belirlenmiş olmalı. O halde İslam âlimleri olarak biz otantiklik/özgünlük ile muasırlığı cemetmek durumundayız. Ancak sabitelerimizi korumalıyız. Çünkü onlar beşerî bir aklın ürünü değil; ALLAH (cc)'nün vahyi, kelâmı ve kıyamete kadar varlığını sürdürecek tertemiz, evrensel, son ve yegâne dinidir.

Dolayısıyla bu sabiteleri ötelememiz hiçbir şekilde mümkün değildir. ALLAH'ın dininin ve şeriatının üzerine kurulduğu akaid ve ibadet esaslarını ve muamelat kaidelerini korumalıyız.

Sabitelerle ilgili bu duyarlılık dünyaya açılmayacağız anlamına gelmemektedir. Çünkü bir hadis-i nebevîde Hz. Peygamber (s), "Hikmet, müminin yitiğidir; nerede bulursa onu almalıdır" buyurmaktadır. Dolayısıyla biz iki yönelimi de kendimizde toplamalıyız. Dinimizden ve Rabbimizin şeriatından vazgeçmemiz mümkün değildir. Çünkü bundan vazgeçmek İslam'dan çıkmak demektir.

Ben modernistleri dinledim ve yazdıklarını okudum. Onlar ALLAH'ın şeriatını, bu şeriatın esasları ve kaideleri ile amel etmeyi en son sıraya koymak istiyorlar. Sarih şeri nassları ihmal ediyorlar ve şeri nassı itibara alma hususunda onu en geri planda tutuyorlar. Mahza akıldan hareket ediyorlar halbuki mahza akıl çoğunlukla yanlış yapar. Çünkü ALLAH Sübhânehû ve Te‘âlâ mahza aklı şeriatın kaynaklarından biri olarak belirlemediğini şu ayet-i kerimesiyle ifade etmektedir: "Eğer gerçek onların heveslerine uysaydı, gökler, yer ve onlarda bulananlar bozulup giderdi." Öyleyse akıl, insanı saptırmaması ve ona bu dinin asıllarını ihlal ettirmemesi için şeriatın ve vahy-i ilâhînin sınırları içinde hareket etmelidir. Bu yüzden bizi bu insanların, tefekkür ve teenni ile hareket etmelerini ve objektif olmalarını öneriyoruz.

Çünkü her millet hareket edebilmek ve kalkınmak için kendi temel dinamiklerinden ve sabitelerinden yola çıkarak ve medeniyetinin asıllarını koruyarak bunu yapmak durumundadır. Sahih aklın, hikmetin ve bilincin gereği de budur. Yoksa aklın her ifraz ettiği şeyin vahy-i ilâhînin yerine geçmesi söz konusu olamaz. Bu yüzden bizim için "sabiteleri kutsallaştırıyorlar" denmesi anlamsızdır. Sâbiteleri tabii ki kutsallaştırmamız ve saymamız gerekiyor ama öncelikle onları anlamamız gerekiyor. Eğer ilimle ulaşılan şeyler yararlı ve selim ise İslâm'ın buna karşı olması düşünülemez. İslâm ilmin yanındadır. İlme ve âlimlere değer vermiş, İslam âlimlerine aklı kullanmayı ve düşünmeyi vacib kılmış ve aklî faaliyeti İslami bir yükümlülük kılmıştır. Dolayısıyla aklî faaliyette bulunmak ve sahih bilginin ortaya koyduklarını almak şeri bir zorunluluktur. Öyleyse bizim modern hayattan kopuk olduğumuzun ve gelişmelere bigâne kaldığımızın söylenmesi doğru değildir. Mazide takılıp kaldığımız şeklindeki ithamları hiçbir sağlam esasa dayanmamaktadır. Bizi bu şekilde itham edenlerin asıl kendileri töhmet altındadır. Çünkü onlar ALLAH'ın dinini ve şeriatını ötelemektedir... Kur‘ân ve Sünnet'in belirlediği şeri esasların gereklerini yerine getirmemektedirler.

Biz zikredilen bu asılları değiştirme yetkisine sahip değiliz. Çünkü bu, hiç kimsenin ihlal ve tecavüz etme ya da bu şeriatın belirlediği bir şeyi reddetme yetkisine sahip olmadığı, ilâhî ve rabbani bir şeriattır. Bununla birlikte bu ilâhî şeriat dünyaya açılmaya ve farklı kültürleri almaya ve bilimlerin pratik gerçekliğe aktarılmasına ve tercüme edilmesine çağıran ilk dindir. Dolayısıyla bunların istediklerini biz kendi sabitelerimizi kullanarak da gerçekleştirebiliriz. Yani geriliğin sebebini, sabitelerde değil Müslümanların, marifet ve bilgilerini pratik gerçekliğe dönüştürme konusundaki ihmalkâr tutumlarında aramak gerekiyor. Hikmetin gereği budur. Her şeyden önce biz müslümanız. Bununla birlikte bu asırda yaşıyoruz ve insan ihtiyaçlarının ve maslahatlarının gerektirdiği her şeyi saygıyla karşılıyoruz. Zira ALLAH Sübhânehû ve Teâlâ bu ümmetin aklını ihmal etmediği gibi zihnî ve düşünsel faaliyete, tefekkür ve tedebbüre teşvik etmektedir: "Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır", "Şüphesiz bütün bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır", "Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (ALLAH'ın kudretine) işaretler vardır" vb. ayetler bu hususu açıklar. Dolayısıyla İslâm'ın getirdiği her şey aklî ve düşünsel çalışmalar için bir hareket noktasıdır. Bu yüzden İslâm'ın ilimle çatıştığını söylemek hiçbir şekilde mümkün değildir. İlmin ulaştığı kesin sonuçların hepsi İslam'la uyum halindedir.

Soru: Muhammed Abid el-Cabiri, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Muhammed Arkoun vb. nasların tarihselliğini savunan akademisyenlerin sesleri Türkiye, Endonezya ve Malezya gibi Arap olmayan toplumlarda daha fazla yankı buluyor. Sizce bunun sebebi nedir?

Zuhayli: Evet bu söylediğiniz doğru. Arap olmayan toplumlarda daha etkin olmak istiyorlar. Bu bir anlamda çirkin bir fırsatçılıktır. Cabiri Arap olmayan halkları, imkânlarıyla, felsefe ve düşünceleriyle etkileyeceklerini sanıyorlar. Çünkü Araplar nass dairesinin dışına çıkmaz. Ayrıca bu kişiler nassların tarihselliği vb. söylemleri dile getirirken büyük bir yanlışın içindeler. Zira bu, ALLAH'a ve Resulü'ne bir ihanettir. Nasslar kıyamete kadar daim ve kaimdir. Dolayısıyla Kuran ve sünneti tarihsellik tezi içine hapseden bir anlayış, sahibini ilhada ve küfre götürür… Bu şeriatın asılları ve gerektirdikleriyle çatışan bir yaklaşım biçimidir.

Dinler arası diyalog ile ilgili kısımda söz arasında Zuhayli net bir cümle kurar: Bir Müslüman Yahudi ve Hıristiyanların cehenneme girmeyeceğini söylerse gayr-i Müslim olur.

Soru: (Diyalogcular) İbn Teymiye'nin cehennemin ebedi olmadığına dair görüşüne de yaslanarak Yahudi ve Hıristiyanların cehennemde ebedi olarak kalmayacaklarını söylüyorlar.

Vehbe Zuhaylî Hoca: Bunlar, "orada ebedi olarak kalacaklardır" gibi Kur'an naslarıyla çelişen şaz görüşlerdir.

Ömer Faruk Tokat: İbn Teymiye böyle bir şeyi gerçekten kastetmiş olabilir mi?

Zuhayli: Cehennemin ebedi olmadığını söyleyen İbn Teymiye değildir. Bu görüş İbn Arabî ve İbnü'l-Kayyim el-Cevzî'ye aittir. Son olarak Yusud el-Karadâvî de bunların yolunu tutmuştur.

Soru: Modernistlerin içinde Müslüman bir kadının ehl-i kitap bir erkekle evlenmesinin caiz olduğunu söyleyenler var.

Zuhayli: Son olarak bunu Hasan Türâbî de söyledi. Müslüman bir kadının Yahudi ve Hıristiyan bir erkekle evlenebileceğini iddia ediyor. Ayrıca kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğine eş olduğunu ve kadının bütün bedenini örtmesi yerine göğüslerini örtmesinin yeterli olduğunu söylüyor. Râbitatü'l-Âlemi'l-İslâmî'ye bağlı olan fıkıh konseyinin bir üyesi olmam hasebiyle dün Mekke-i Mükerreme'deydim. Müftü, Türâbî'ye ciddi bir reddiye sundu. Türâbî'nin görüşlerini geçersizleştiren nassları zikretti. Öyle gözüküyor ki bu adam usulünün ve akidesinin dışına çıkmış ve bir inhiraf hali yaşamakta. Velhâsıl bunların hepsi sapkın görüşlerdir.

Soru: Yusuf el-Karadâvî, hükümlerin yüzde doksan üçünün müteğayyirâttan (değişebilir ahkâmdan) olduğunu söylüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Zuhayli: Bu batıl bir sözdür. Çünkü fıkhın iki merkezî alanı vardır. Birincisi bu şeriattaki sabiteler (değişmez esaslar)dır. Ne Karadâvî ne de başkası bunu inkâr edemez. Müteğayyirâtın oranı ise yüzde on ila yüzde yirmi arasında değişir ki bunlar kıyasa ve maslahata dayalı ve zaman ve mekânın değişmesiyle değişebilir hükümlerdir. Yani oluşmasında maslahatların, örfün ve kıyasın gereklerinin etkili ve belirleyici olduğu fıkhî hükümlerden söz ediyoruz. Bunların değişebilir olduğunu inkâr etmiyoruz. Nitekim önceki âlimler de "ezmânın değişmesiyle ahkâm değişebilir" diyerek bunların yani maslahata, kıyasa ve örfe dayanan ahkâmın değişebilirliğini kabul etmiştir. Sabiteleri kastetmiyoruz.

Soru: İsa (as)'ın nüzulü konusundaki görüşünüz nedir?

Zuhayli: Bu, mütevatir hadislerle sabit bir konudur. Şeyh Abdülfettâh Ebu Gudde (rh. a.) bu konuda bir kitap yazarak, ahir zamanda Hz. Mesih (a.s)'ın nüzulünün mütevatir rivayetlerle sabit olduğunu ispat etmiştir. Bu, bizim akidemizin esaslarındandır. Konuyla ilgili birçok hadis vardır ve bunlar manevi mütevatir derecesine ulaşmıştır.

Soru: Hz. İsa'nın nüzulünü inkar edenin hükmü nedir?

Zuhayli Hoca: İnkarının sorumluluğuna katlanır.

--------------------------------------

Vehbe Zuhayli'nin Münir Tefsiri ile Vasıt Tefsiri Arasındaki Karşılaştırmalar.

 Tefsiri Vasıt ile Münir arasındaki karşılaştırmalarda şunları mülahaza ederiz;

1- "Tefsiri Münir'de ayetlerin tefsirinde eşitlik ölçüsünü ele almış ve fazla detaylara girmeden her ayeti kifaye nispetince tefsir ederek eşitlik ölçüsüne riayet etmiştir. Vasitte ise bu böyle değildir bazı ayetlerin tefsiri Münir'e nazaran daha fazladır böylece bazı ayetlerin üzerinde daha fazla durarak tefsirini ziyadeleştirmiştir.

2- Vasitte kelime manalarının izahı vardır. Anlaşılması zor olan kapalı kelimelerin anlamlarına değinip açıklamıştır Munirde böyle değildir.

3- Vasitte her bir ayet için nüzul sebebi zikredilmiştir halbuki her inen ayetin bir nüzul sebebiyle inmesi şartına gerek yoktur. Münir'de ise me'sur olan Nüzul sebeplerine değinilmiş ve her ayet için nüzul sebebi dikkate alınmamıştır.

4- Vasitte bazen eğer bir zaruret çağrıştırdığı görülürse i'raba Nahiv bilgisine de yer verilir. Münir'de ise her ayetin i'rabına değinmese dahi ekseri i'rabtan bahseder.

5- Vasitte bir basitlikle, derinlik aynı anda görülür. Münir'de ise anlaşılan çok kolay bir Arapça ile yazılmasına rağmen bazen ancak ilim sahibi kimselerin anlayabileceği ibarelerle karşılaşılır.

6- Vasitte tek bir mevzuyu anlatan ayetler tefsirde birlikte alınır, bu ayetlerin tefsiri birlikte yapılır. Münir'de buna riayet edilmediği görülür.

7- Vasitte Müellif bu amelinin genele hitap ettiğinin üzerinde durarak bu Tefsiri yazmadaki kastının İlmi kolaylaştırmak, ölçülü açık bir uslubla hiçbir problemin olmadığı ibarelerle ifade etmek olduğunu açıklar."(A.Gökhan Öztürk)

Vehbe Zuhayli'nin Tefsiri Vecizi: "Tefsiri veciz Kur'an'ı Kerimin yan tarafında olup Bir haşiye şeklinde yazılmıştır Türkiye'de basılan Kur'an'ı Kerimlerde; bakıldığında Türkçe Meali yan tarafa yazılmış olarak görürüz Veciz Tefsiri de Türkçe Mealli Kur'an'ı Kerimleri andırır. Ayeti kerimeleri kısa kısa tefsir etmiş ve anlatılmak istenen vecizli manaları burada beyan etmiştir. Bu metodunda genel, sade ve kolay bir dil kullandığı için avam halk, Arapçayı yeni öğrenen ve öğrenmekte olan yabancı öğrenciler açısından çok büyük, geniş bir kabul görmüştür. Bu kitabı okuyan, Tefsir edilen ayet'in sonlarında belirgin kırmızı bir renkle yazılmış Nüzul sebebini görür. Buda okuma esnasında okuyucuyu Nüzul sebebini görmek için sayfalarca ötede gösterilen Nüzul sebeplerine yöneltmeyi engeller.

Bu Tefsirde aynı zamanda Kur'an Sözlüğü bulunmaktadır bu sözlük okuyucunun önüne Kur'ani kelimelerin manalarını sergilemektedir. Okuyucu manasını anlayamadığı zor bir kelime ile karşılaştığı zaman aynı eserde bulunan Kur'an sözlüğüne müracaat edebilmektedir.

Bunlarla birlikte Tefsirin içinde kelime fihristi de bulunmaktadır okuyucu bu hizmet ile aklına takılan bir kelimenin hangi surede ve hangi ayette bulunduğunu rahatlıkla bulabilmektedir. Bütün bunlara izafetle bu Tefsir Kur'an ilimlerine kısa kısa yer vermiş Müslüman okuyucunun Kur'an'ı Kerim hakkında bilgiye sahip olmasını istemiştir."(Tefsirul Veciz tefsirinden)

Kaynaklar:

Röportaj Alıntı: http://www.misakonline.com/forum/viewtopic.php?f=14&t=8837

Ferhat Özbadem - 10.08.2015

,

5856

Ferhat Özbadem Hakkında

Ferhat Özbadem

1979 yılında Adıyaman?da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Adıyaman'da bitirdi. Gül Eğitim Yardımlaşma Dayanışma İlmi Araştırmalar ve İnsan Hakları Derneği kurucu üyesidir. Özgün İrade, Vuslat, AbıHayat ve Yolcu dergisinde şiir ve makaleleri yayınlanan yazar evli üç çocuk babasıdır.

zeynepder.org, haberdurus.com, gulder.info, dunyabizim.com, kitaphaber.com.tr web sayfalarında belli periyotlar ile yazı yazmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri:

  • Ebrulim
  • Kur'an'ın Gölgesinde Hz. Muhammed
  • Cennetin Yolu
  • Kur'an'ı Nasıl Okumalı
  • 40 Esas 40 Düstur
Yorumlar
  • Ehli Sünnet Müslüman 2019.11.18 22:41

    muhyiddin ibni arabi hazretleri cehennemin ebedi olmadığını söylemiyor haşa! sadece kafirlerin cehennemde asırlar boyu yandıktan sonra(300yıl kadar) cehennem ateşine alışacaklarını ve artık acı çekmeyeceklerini söylüyor. tabi bu görüş reddedilmiş ve kafirlerin ebediyyen ateş içinde azab çekeceği acı çekeceği belirtilmiştir.fakat hiçbir ehli sünnet alimi hiçbir müslüman kafirlerin cehennemde ebedi kalacağını inkar etmemiştir.çünkü bu iddia insanı küfre sokar.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin