VEYSİ ERDOĞAN İLE SÖYLEŞİ / AYŞEGÜL UYAR & GÜLNAZ ELİAÇIK

VEYSİ ERDOĞAN İLE SÖYLEŞİ / AYŞEGÜL UYAR & GÜLNAZ ELİAÇIK “KOVUN KENDİNİZİ CENNETİ

VEYSİ ERDOĞAN İLE SÖYLEŞİ / AYŞEGÜL UYAR & GÜLNAZ ELİAÇIK “KOVUN KENDİNİZİ CENNETİNİZDEN”

28.07.2017 - Alıntı
VEYSİ ERDOĞAN İLE SÖYLEŞİ / AYŞEGÜL UYAR & GÜLNAZ ELİAÇIK  “KOVUN KENDİNİZİ CENNETİNİZDEN”

Ayşegül UYAR: “Çünkü bu dünyaya zehrimi inmeye geldim” diyen şairi tanımak istesek ne dersiniz?

Benin durduğu yeri tespit etme noktasında “tanımak” fiiline verebilecek yanıtım imgeye baktığım gözün etrafında dönebilir belki. İmge, kendini oldurmaya çalışırken hatırasında kaybolur. Çıktığı vaktin üstü örtük olduğundan “niçin”in peşine düşmez. Sadece orada olduğunu görebilir ancak. Bu dizeyi yazarken böyle bir vaktin içinden geçtiğimi söyleyebilirim. Kendime bir yardımım dokunacaksa da şu olsun: orada bir yerlerde düştüğüm doğrudur.

Gülnaz ELİAÇIK: Veysi Erdoğan okurları uzun süredir yeni bir çalışma bekliyor kendisinden. İlk kitabı bastıracak güçte bir eserin bekleyişine girebilir miyiz?

Uzun süredir –neredeyse dokuz yıl- yeni bir şiir dosyasının içinde geziniyorum. Sayıların mistik göstergeleri ile kutsal olanı, varlık-yokluk zemininde yan yana ve iç içe kılmaya çalışıyorum. Dikey ve yatay okumalarla bir çemberin etrafında döneduruyorum. Varılacak bir yer olmasa da bitmeye yakın bir zamana adım attığımda, şiirin beni uyaracağını biliyorum. Umuyorum ki o vakit gelir, bulur beni. Hep birlikte seviniriz, ne güzel.

A.U: Şiirlerinizde “günah”, “arınmak”, “leke” gibi kelimeler sıkça kullanılmış. Kendini yargılamaktan yorulmayan bir adam var karşımızda. Şair, şiir yazarak kendini hesaba çekmekte ve ilk günün masumiyetine ulaşmaya mı çalışmaktadır?

İlkel olan her şeyde bir yücelik vardır. Yeryüzünün hafızasının kirlenmediği yegâne yer orasıdır. İnsanın insan olarak tartıldığı, ağaçların ve otların toprakla muhabbetini sonsuza döktüğü, sözün kıymetinin hep yukarılarda gezindiği bir zamanı işaret eder. Çocukluk da bu zamana dâhildir. Ama dünyanın bugünü bu ilkelliğe müsait değil; çünkü postmodern akıl, ilk günün masumiyetini yapaylığa sürükleyerek kendini var ediyor. Yüce olanın yerine anlamsız görünen her şeyi yerleştiriyor. Dolayısıyla “öz” ve “çekirdek”ten gelen, karanlıkta kalıyor. Ben karanlıkta bırakılan bu vakte özlem duyuyorum.

A.U: Bir mısrada “yaramın içinden geçecek kadar güzel değilsiniz” diyorsunuz. Dünyada yaralandıkça güzelleşiyor muyuz sizce? Şayet böyle ise şairi yaralayan şeyler nelerdir?

Bıçağın öyküsü uzundur, anlatılmaz.

G.E: Şiirinizde bir şairden ziyade anlatıcı suretiyle karşımızdasınız. Özellikle “Beter” şiirinde bunu görmek mümkün. Toplumun yaralarını ideolojik bir neşterle deşen nice anlatıcının yanında siz araya kalbinizi sokuyorsunuz. Bu cihetten bakarsak şiirde aklın yeri nedir? Yaşarken sürekli galip çıkan aklın şiirin karşısında kalbe yenik düşüşünü kabullenenlerden misiniz?

Ben bu hususta Gazali’ye ve Bergson’a inanırım. İkisinin de felsefesi “sezgi” üzerine kuruludur. Kalbin perdesini aralamak, birincil uğraştır. Etrafında döndükleri merkez konum orasıdır. Akıl ise varlığın özüne inmede yetersiz kaldığından uzakta, çok uzaktadır. Ben ilkine tabiyim ama ikincisini de önemli bir yerde tutarım. Çünkü şiirin omurgası her ne kadar kalpten gücünü alsa da aklı hepten yok sayamaz. Akıl, kalbin diğer elidir.

A.U: Şiirlerinizde bir adamın değil bütün bir insanlık tarihinin acısı var sanki cennetten dünyaya inen Âdem’in özlemi, hüznü... Günah ve lekeden, tufanlara, kırbaç ve kuyulara uzanıyor anlatınız. Şiir yazmak bütün bir insanlık tarihinin bir adamın gönlünde mecz olması mıdır?

“İnsanlık tarihi” ifadesini evrensellik bağlamında ele alırsak şunu söyleyebilirim: hepimiz büyük bir vaktin içinden geçtik. Birbirimize mecburen değdik. Efsanelerimiz oldu masal ve mitlerimiz. Kutsal metinlerden el aldık. Günahımız kadar sevabımızla emanettik birbirimize. Olan ne varsa olmayan kadar var olundu. Hepsini gördük: Cennetten çalınan nimeti, Kabil ile Habil’i, Nuh Tufanı’nı, çölü, Kızıldeniz’i, İsa peygamberin çarmıh vaktini, Son Akşam Yemeği’ni, yapraklara okunmuş duayı, suya eğilmiş Narkissos’u… Ve daha fazlasını bugüne taşıdık. Hepsini gördük: burada, yanı başımızda, şimdi. Bir arpa boyu kadar yoktuk, değildik. Buydu hikâyemiz.

G.E: Eserinizdeki “kırbaç” metaforuna dikkat çekmek istiyorum. Dizelerle bir şairin sürekli kendini, zaman zaman toplumu kırbaçlanmasına şahit oluyoruz. Yaşamın sırtında yol alırken onu sürekli kelimelerinizle neden kırbaçlıyorsunuz? Bu şiirde kalıcı olmak derdinin bir tezahürü müdür?

Bazı sözcükler, bazı sözcüklerin önünde yürür, onlara yol olur. Kırbaç böyledir. Ses verir, söz döker, bedene uzanır, ruhta olay yaratır. Kendimle taşıdığım sözcüklerin içinde önemli bir yer tutar. Herkese öneririm.

Kalıcılığa gelince hiçbir şey kalıcı değildir, olamaz. O vaktin geldiğini düşünün: kıyamet kopuyor. Tut tutabilirsen elinde Suç ve Ceza’yı, tut tutabilirsen İlahi Komedya’yı, Dokuzuncu Senfoni’yi, İnce Memed’i, Mesnevi’yi… Hiçbir şey kalıcı değildir, olamaz.

Ölümsüzlük peşine düşen Gılgameş’in arayışını anlamlı bulsam da aradığı şeyi aynı ölçüde sahiplenmiyorum bu anlamda. Bu bence olmayan ve olmayacak bir şeyin derdiyle hemhal olmanın beyhudeliği.

O halde şöyle diyelim: biz içinde bulunmuş olduğumuz bir yaşamda kendimizle karşılaştık. Kendimizle büyüdük, koştuk ve oynadık. Yazıda da yaptığımız bu aslında: öteki kendimize bir şeyler anlatarak oyunu sürdürmek. Bu sorulara yanıt vererek kendimle yürüdüğüm ben karşımdayım hâlâ.

Uzanıp kendi yanağımdan öpüyorum.

A.U: Bir annenin evlatlarından birini seçmesi kadar zor olsa da sormak istiyorum: Kitabınızdan bir şiir seçmeniz gerekse hangisi olurdu?

Bir annenin evlatlarından birini seçemeyeceği yerde olmayı tercih ediyorum.

G.E: Şiirlerinizde inanış evresinde tanrı sorgulamalarına şahit oluyoruz. İnanmakla inanmamak arafında filizlenen fazla dize var. Şiirin bir inancı olmalı mı sizce? Kendine taraf seçen bir eser bütünleyici tavrından ödün verir şüphesiz, tarafınız desem ne söylersiniz?

“İnanç” sözcüğünün din temelli algılanmamasını dilerim. Bu sözcük insanın en çok sevdiği şeyin peşinden gitmesini hatırlatmalı bence. Ben böyle görüyorum. Mesela gecenin henüz bitmediği ve sabahın başlamadığı ince bir vakitte bir gülün açılmasına şahitlik ettim. Mesela kendi ağırlığının elli kat fazlasını taşıyan bir karıncanın yükünü almak istediğimde buna müsaade etmediğini gördüm. Mesela bir yaprağın dalından ayrılırken bana bir şeyler söylediğini çok kez duydum. Bir avuç tuza her gün aynı saatlerde baktım. Bir avuç tuza her gün bakmanın bilgisiyle donatıldım. Bütün bunların anlamı şu: Ben inancımı tabiattan devşirmeyi öğrendim. Onlara bakarak kendimin diğeriyle zaman geçirdim. Bundandır; varoluşuma kaynaklık eden ne varsa onlardan gelir. Ben onlarla tartılmayı dilerim. Bu büyük bir onur benim için.

A.U: Bizim kültürümüzde Üveys bir arayış ve hasretin simgesidir. Bloğunuzda bir mahlas olarak bu ismi kullanmanızın özel bir sebebi var mıdır?

Çokça Veysi bazen Üveys oluyorum arkadaşlarımın dilinde. Sizin söylediğiniz manada arayış ve hasret olarak düşünmedim adın durduğu yeri. Ama hasretten çok arayışın daha geniş zamanlara açıldığını söyleyebilirim. Çünkü yeryüzünün işçiliği onunla başlar.

G.E: Şiirde özne bağlamında bir iktidar kavramı türedi. Aşk demeden aşkı anlatamıyor, ölüm kelimesini dizelerin içine gömmeden ölemiyoruz tabiri caizse. Şiirde anlatılan öznenin uzağında bir yakınlık kurmak mümkün değil mi? Neyi kast ettiğimizi açık seçik belli etmeli mi bir şiir?

Sorunuz sözcüğü göstermektense hissettirmeyi öngörüyor. Ben de bu anlamda aynı fikirdeyim. Yakınlığı kurmak, dile gelenin adının geçmemesiyle de sağlanabilir. Bu şiirle temas açısından makul bir tavırdır.

Buna istinaden açıklık ya da kapalılıktan ziyade şiirde duyuşun önemli olduğuna inanırım. Ürpermek, mana olmadan da mümkündür. Bir şeyin etrafında gezinmek, onun içine inmekten daha fazla haz verebilir.

A.U: Şimdi Terk Edin Çadırımı ödül almış bir eser ve her bir şiir hem müstakil hem de gizli odalarla birbirine derinden bağlı büyük bir evi andırıyor. Bu sebepten olsa gerek kendini okutmaktan yorulmayan bir diliniz var. “İnsanın Mülkü Yarasındadır” şiiriniz ise bana göre kitabın hitamı hükmünde. Böyle bir şiiri aşmak zor olmayacak mı sizin için?

Yazılmış her şiir, henüz olmamış şiirler için bir terbiye basamağıdır. Birbirine el verip, yüz sürerek bir sonraki vakte adım atarlar. Bu nedenle birinin, bir diğerini “aşmak” gibi bir derdi yoktur, olmamalıdır. “İnsanın Mülkü Yarasındadır” şiiri, bir başka şiirin zamanını açmak için var olabilir ancak.

G.E: Ödüllü bir şair olmanın artıları ve eksileri desek? Ya da ödülün bir eser için ne derece önemi var, tescil önemli mi?

Thomas Bernhard’ın almış olduğu her ödülü, sebepleriyle detaylandırdığı Ödüllerim kitabını hatırladım şimdi. Reddediş üzerine sert bir üslup takınır orada. Ama bir taraftan ödülü alma zorunluluğunu da mizaha döker. Okurken her iki tavrına da hak veririz. Ben ise ne “reddediş”i ne de “zorunlu” olanı kendim için gerekli buluyorum.

Ödüllerin “tescil” ve “önem” boyutuna dair de şunları söyleyebilirim: Evrensel ya da ulusal boyutta verilen ödüllerin esere katkısı yadsınamaz. Dünya ya da ülke kamuoyunun icazetini de hak kazanmış olur böylelikle. Bu anlamda ödül, eseri “duyurmak” için iyi bir basamaktır. Fakat olmazsa olmaz değildir.

Yanıtı apaçık bir soruda duralım öyleyse: Cervantes’in, Dante’nin, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un ödüllere ihtiyacı mı vardı?

A.U: Öykünün yükselişe geçtiği son yıllarda iyi şiir örneğine rastlamak da bir o kadar zorlaştı. Bu toz duman arasında Birhan Keskin isminin sizdeki tezahürü nedir?

Birhan Keskin iyi bir şairdir ve çok kıymetli bir arkadaş.

G.E: Edebiyat dünyasındaki üstatlık, hocalık, abilik, ablalık kavramlarına bakış açınız nedir? Veysi Erdoğan’ın üstat saydığı isimleri sorsak ne söyler bize?

Ben hiçbir zaman bu türden kavramlara itimat etmedim. Usta - çırak ya da apoletleri hatırlatan hiçbir kavramla yan yana yürümedim. Yeryüzü karşısında hepimizin aynı paya sahip oluşu birbirimize bakmayı gerektirir. Bu şu demek: yeryüzü herkese yetecek kaynağı sunmak için vardır ve biz ondan aldığımızı farkında olalım ya da olmayalım, birbirimize veririz. Bu doğrultuda etkileşim, doğal bir sirkülasyona tabidir. Haliyle bütün kültürel, edebi ve sanatsal faaliyetlerin oluşumunda herkesin parmak izi vardır. Bu durumda yaratım sürecindeki kişi, kendinden mürekkep değildir ve usta ya da çırak olmanın somut yaşamın dışında herhangi bir karşılığı da yoktur. Yaratıcı etkinliklerin bütünündeki hakikate -tamamlayıcılık ya da zincirin halkaları bağlamında- baktığım yer şudur: herkes herkesin diğeridir.

“Biriciklik” ya da “özgün” olmayı söylediklerimin dışında tutuyorum. Ki onlar parmak izini ayırt etmek içindir. Bu nedenle etkinlik alanına girmiş herkesin vazgeçilmez ilkesi olmalıdır. Fark, ancak bu şekilde ortaya çıkar.

A.U & G.E: Bizi kırmayıp sorularımızı cevaplama nezaketini gösterdiğiniz için teşekkür ederiz.

Rica ederim. İyi çalışmalar.

Not: Bu söyleşi Ayraç Dergisi 85. sayıda yayımlanmıştır.

Alıntı - 28.07.2017

,

386

Alıntı Hakkında

Alıntı
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin