Ya Tahammül Ya Sefer - Mustafa Kutlu

Ya Tahammül Ya Sefer - Mustafa Kutlu

Ya Tahammül Ya Sefer - Mustafa Kutlu

11.03.2014 - Büşra Nur Karaarslan
Ya Tahammül Ya Sefer - Mustafa Kutlu

"Gençtiler, pırıl pırıldılar. Hiçbiri yerinde duramıyordu. Başlarında ne yeller esiyordu kim bilir? Memleket kendisine sahip çıkacak, bu çilekeş insanları tutup kaldıracak, şu çorak toprakları yeşertecek nesillere muhtaçtı. Kitaplara, kütüphanelere gidiliyordu. Yaz sıcakları bastırıp, deniz mevsimleri açılıp, herkesler plajlara, kırlara, kızlı oğlanlı toplantılara koşarken; onların içinde davanın sönmeyen ateşi."

Gençtiler. Ellerinde ve dillerinde değil kalplerinde bir davanın sıcaklığı var. 22 yaşındayım, öğrencilerim var, iyi bir işim, sevdiğim bir ailem var. Bir zamanlar davam da vardı. İnandığım, uğruna meslek ve hayat seçimimi acımasızca yaptığım! Kitabın ilk sayfalarındaki satırları okumaya başladığımla kitabı bitirmeliğim arasında sadece 2 saat var! Şaşkınım! Daha önce bu kadar hızlısı olmamıştı zira.

Mustafa Kutlu'nun bu okuduğum 7. Kitabı. Alırken ne yalan söyleyeyim "sefer ve tahammül'ün" klasik mecnun hikâyeleri ile bağdaşacağını sanıp, dava bilinci ile alakası olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Kitap biteli iki saten fazla oldu, hâla şaşkınım.

80 sonlarının çocuklarıyız biz. İhtilal görmeyen, devrinde örtü eylemleri dışında eylemin yapılmadığı, kitap fuarlarında sağ-sol devrimcilerinin tebessümle komşu stantlarda tavla oynadığı çocuklar yani. İçimizdeki öfke, kendi mahallemizdeki ötekileşmiş çocuklara, cırtlak seslere iken elime düşen bu kitap ne kadar da manidar!

Neyse azizim, kitaba dönelim. Kısaca özetleyeyim şahsı muhteremi... Mustafa Kutlu bir mücahidin daha mütahit olmasını anlatıyor bu kitapta aslında. Dava, dert, devrim kelimelerine yabancı, yozlaşmış, üniversitede kürsü sahibi bir babayı yani. Süslü, bol boyalı, maskeli suratlı anneyi, onlar kadar kusursuz(!) evlat Avrupai ablayı ve bir türlü ait olmayı beceremeyen âraftaki çocuk; evin küçük oğlunu.

Kitapta çelişkiler, sıdkiyet, sadık kalanlar ve nefsine yenik düşüp tozpembe düşleri siyaha çevirenler sürükleyici bir dille sunuluyor biz okuyuculara.

"Bir baba oğul ilişkisini işte böyle şeksiz şüphesiz ve gecenin bir vakti olup eşyanın en masum kisvesini giyindiği insanların ve cinlerin, hayatla ölüm arasında bulunduğu bir zamanda, yalanların söylenmediği ve gülüşlerin gerçekten gülüş, gözyaşlarının gerçekten gözyaşı olduğu kıpırtısız anlarda kurulması, denenmesi gereken ilişkiyi nasıl başlatmalı?" diyor önce yazar. Afili heceler düşüyor kaleminden. Yıllar önce duvarları yumruklayışları geliyor babamın bu satırları okurken ben:

"Arkadaşlar! Zulmün, ümitsizliğin ve idealsizliğin kararttığı siyah zeminde Âsım, şafağın ilk ışıklarını haber verir. Bizim hareketimiz mesuliyet hareketidir. Davamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakk'a uydurmaktır! Ve o nesil. Üzerinde yaşadığımız acılı toprağın çocuğu; Âsım'ın nesli!"

Bir kadın düşüyor sonra Âsım'ın düşüne. "Bir göz ucunun karabasanları, ağrıları, cendereleri..." Midesindeki kelebekleri ipeğe dönüştüremiyor Âsım, kozasından taşıyor böcekler, dava suya düşüyor!

Hararetli konuşmalar geçiyor bir sayfada:

"Cihadımız fikir ve ruh cephesinde yapılacaktır. Mektebimiz ve devletimizle hukukumuz ve ahlâkımızla, ilmimiz ve sanatımızla bizim benliğimizin mimarı olacak güzide, fedakâr bir zümrenin mektepleşmesi zamanı gelmiştir. Siyaset, ticaret, şöhret ve muvaffakiyetlerle; gündelik hareketlerin endişelerinden çok uzaklarda çalışan, sanki hayatımızın mâverasında hazırlıklarını yapan bir hareket ordusunun fikir fedaileri bu davayı ancak başarabilir!"

Sonra bir bakıyoruz konuşmacının etrafındaki herkes bir bir düş oluyor, koyu puslu bir düş! Hayır, düş değil kâbus. Bir bir fedailer feda ediyorlar kendilerini nefislerine, hislerine! Oysa Zübeyir Gündüzalp ne de güzel söylüyor: "Kaleler fedailer ister!" derken. Kaleler yıkılıyor, kitaplar tozlu raflara, devrim heceleri eski sokaklardaki izbe duvar diplerine terk ediliyor.

Sonra bir gün... Âraf hali canını en çok yaktığında, bir delikanlı kilidi kırıyor, rafların pasını siliyor! Eski bir dergide babasına ait şu satırları okurken derin bir ah çekiyor:

"Mâzi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz. İşte her şey böyle başlar. Sisler arasından bir harf bir sûret çıkagelir, ramazan gelir.
...
Sabahı beklemeyiniz dostum.

Geceden yola çıkınız; olur ki uyuya kalırsınız. Sırtınızdaki çıkın da ebedi gayenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size... Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe ettiniz mi? En acı kayıp budur: gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla zaruretle uğraşmaları. Filozofun dediği gibi esaslı metodumuz: Uzun yolu seçiniz."

Soruyor sonra babasına, isyanları kol geziyor cevapsız sorularıyla birlikte. Kaçıyor evden, babasının eski sığınağına. Arkasından babası sesleniyor belli belirsiz: "Ben derviş değildim elbet! Tek mazeretim bu!" Koşarken mırıldanıyor çocuk: "Artık bizim soframıza melekler inmiyor!"

Ağır bir kar yağışı boy gösteriyor dimağlarda. Sonra gittiği yerde babasının kitaplarını okumaya devam ediyor:

"Kar. Sessizce geliyor ve şehri kıskıvrak yakalıyor. Renkleri, şekilleri ve kıpırtıları kaybediyor. Sonra ağır ağır bütün zihinleri silen, bilgileri ve alışkanlıkları yok eden dansına başlıyor. Uzun ince kolları ve binlerce kıvrım oluşturan saçları ile şehrin üzerinde... Neslimizin nasipsizliği aradığının ne olduğunu tanıtacak bir mürşide rastlamamış oluşudur, devrimiz makine gıcırtısının ahlâk ilahilerini susturduğu devirdir"

"İçimizdeki aslanların yelelerini okşamaya başladığımızda kaleleri terk ettik" diyor baba usulca yanına oturduğu oğluna, çocuk susmayı bu seferlik erteliyor: "Senin gibi olmak istemiyorum! Haktan yanayım!"

Baba cevap veriyor pervasızca:
"Çok güzel, pek güzel, böyle deniyor ardından alçak sesle: 'Kimden yanasınız?' Baş dik, gözler ilerde, kalbin çarpıntısı ve ruhun yükselişi: 'Hakk'tan yanayız!' Ah ne kadar da tatlı, biz de Hakk'tan yanayız daha doğrusu herkes Hakk'tan yana. Siz kiminle birlikte Hakk'tan yanasınız?"

Yılların gerçek dava adamı çaresizlikten yemek kitabı basıyor, çocuk ağlıyor! Sonra bir ölüm bütün sırt çevirenleri az zamanlar için bir araya topluyor. Irmaktan öteye!

"Kendimi yerli film kahramanlarına benzetiyorum. Demek hayatta paradan daha değerli şeyler var. Hayır, yerli film kahramanları hiç de gülünç değil. Onlar da benim gibi durup dururken hayatta paradan daha değerli şeyler var diyorlar." diye sesli düşünüyor çocuk. "Koleksiyon meraklısı babalardan olmayacağım" diyor.

Az sayıda çocuğu, evinin bahçesinde havuzu, yanında aptal sarışın karısı olmayacak onun. Varsın olmasın diyorum ben de okuyucu olarak. Babası gibi üniversitede kürsü sahibi olmayacak biliyorum, çocuk tuhaf. "Dahası bu şehirde, bu ailede. Jüriler, senatolar, ideolojiler tuhaf geliyor. Kelimelerin sanatı da öyle! Üniversite kitaplara bile dost değil, yoldaş ya da yol nasıl olabilir?" diye sorguluyor çocuk.

En son çocuğun çelişkilere düşmüş dostlarının ilerideki hallerini temayülü ile bitiyor kitap. İç sesler:

"İçimde olması gereken bir şeyin kaybından hangi mağaraların ücrasına saklandığımı, oradan hiç çıkmamak üzere kendime davalar aradığımı anlıyorum. Her şeyi tamamlayacak olan o şey. Ancak onunla var olabilirim.
Irmak bir başlangıç.
Bir düş.
Ama bir yol ve yoldaş. Ne tabiat parçası, ne çiftlik hayali. Ne kaçıp gitmek, ne ekip biçmek. Sefer de içimde, tahammül de.
Artık gidebilirim.
Ve dostum, seni içine yerleştiğin hayatı, gün gün sivriltip patlatacağın geleceğini anlıyorum."

Büşra Nur Karaarslan - 11.03.2014

,

9045

Büşra Nur Karaarslan Hakkında

Büşra Nur Karaarslan

Sakarya Üniversitesi Matematik Öğretmenliği mezunu; çalışıyor. Öğrencileri ve kitapları ile mutlu. Büyüyünce yazar olacak sanıyorlar; bakalım kısmet diyor; sınavı kazanırsam...

Yorumlar
  • Gülnaz Eliaçık 2011.03.17 09:14

    Davası olmayan insanın insandan sayılmadığı vakitleri her ne kadar gerimizde bırakmış gibi görünsekte kişisel davalarımız ruhumuzu beslemek niteyinde. Böyle olmasa, yaşaması güç bir helezonun kasırgalı ağrılarıyla suç üstü edilirdik kendi içimizde belki de...

    Güzel başlanmış bir değerlendirme yazısı bence, kitabın muhteviyatı ile ilgili fikir sahibi olabiliyoruz cümlelerinizi okuduğumuzda ama sonrasında kitaptan çok fazla alıntı cümlelere yer verilmiş, daha az alıntı cümlelerle daha çok okuyanın fikriyle desteklenen cümlelerle devam etseymiş yazı tadından okunmaya doyulmazmış.

    Okuyanın ve yazanın emeğine hürmetle...

  • Bilal Can 2011.03.17 10:06

    Mustafa Kutlu hikayeciliği önemlidir. Hikaye türüne eli kayanların Mustafa Kutlu hikalerindeki arka plan, şehir, sanayi öncesi ve sonrası kentleşme, nüfus gibi kavramlar üzerinden hareketle nasıl hikayeler kurduğunu bilmelidir. Özellikle sosyolojik tahliller olarak nitelendirdiğim ve monografi olarak benzerlik gösteren hikayeleri ayrı bir tez konusudur. Derinlemesine işlediği ayrıntılar hikayenin arka planındaki hayatın canlılığını göstermektedir.

    Yazı biraz tahlil boyutunda olsaydı daha güzel olabilirdi. Konu üzerinden sunulan analizler ve hikayenin betimleniş tarzı yazıyı daha kaliteli bir şekle sokabilirdi. Bu vesileyle Mustafa Kutlu eserleri üzerine yazılan yazıların çoğalmasını dileriz.
    teşekkürler.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin