Yalnızız - Peyami Safa

Yalnızız - Peyami Safa

Yalnızız - Peyami Safa

26.08.2011 - Misafir Köşesi
Yalnızız - Peyami Safa

Özhan Aytaç, Kitaphaber için kaleme aldı

Sancı. Fikirlerin doğumu için olmazsa olmazlardan. Aynı, bir bebeğin doğumu gibi. Akıp giden hayatın içinde arayışlarıyla var olur insan. Bütün yaşadıklarının toplamıdır bir bakıma. Gözler. Buğulu gözler. Hep anahtar olmuştur insanın ruhsal bunalımlarına. Arayış buğulu gözlerde başlar. İşte o zaman sancılanır insan. O zaman doğum yakındır.

Daraldığımı hissettiğim bir gece, yalnız olduğumu, fakat yalın olamadığımı anladığım o gece; uzun zamandır kütüphanemde sıra bekleyen ‘Yalnızız’ı okumak geçti içimden. Psikolojik olan ne varsa ilgimi çekmiştir. Peyami Safa da bu sahada müthiş bir yazar. Usta bir ruh tahlilcisi. Bir tabipten de öte. İnsanı tanıyor, anlıyor ve kısa cümlelerle çok şey anlatıyor üstad. Eleştirmek mi? Ne haddime... Hani sevdiğin birini anlatırken tarif edersin ya, onun gibi bir şey...

Kitabın kapağında çalkalanan renkler var. Düşünen bir insan gizlenmiş renklerin arasına. Psikolojik bir romana yakışıyor kapak. Sıkıntılı bir ruh ile dalıyorum Samim’in dünyasına. Peyami Safa Simeranya’sını yazdırıyor Samim’e. Simeranya; uzakların ülkesi, düşler ülkesi, bir ideal, bir ütopya. Okurken sıkılacakmış gibi oluyorum. Besim’in eğlenceli şakaları bir an ferahlatıyor, gerçek hayattaki gibi. Kendimi romanın akışına bırakıyorum. Selmin’in hırçınlığı, Mefharet’in endişesi, Besim’in şakacılığı Samim’in ciddiyeti, ve Meral’in ikilemlerini kendimde topluyorum. Feriha’nın hayatına çeviriyorum gözlerimi.

Tamamen dışa dönük, görünüş eksenli yaşayan, yazarın tabiriyle ‘ikincisiyle’ yani arzularıyla yaşayan yaşayan bir karakter Feriha. Batı hayranı. Paris’in eğlenceli gecelerinde kendini buluyor. Burada duruyorum. Geçmişe kısa bir yolculuk yapıyorum içimde. Bir yazarın dedikleri yankılanıyor iç dünyamda:

“Kendini tanımayan ve bunun için çaba sarf etmeyen; sadece görüntüyle yaşayan insan, ilk cezasını yaşarken çekmeye başlar. Kendinin farkında olmayı, o güzelliği idrak etme hakkını yaşarken kaybeder. Bu nedenle mutlu olamaz. Bir yerden başka bir yere savrulur, durur.” Ve başka bir düşünce daha:

“Hani o bir gecenin yarısı elinde kandil, sokaklarda dolaşan ve kimi arıyorsun diye sorulduğunda ‘kendimi arıyorum’ diye cevap veren büyüklerimiz...”

Simeranya’ya dönüyorum. Simeranya’da aşk, pedagoji, tababet(doktorluk) üzerine fikirler gerçekten de günümüz dünyasından da öte, ancak yarım asır sonra bilim tarafından keşfedilecek mükemmel tespitler var.

“İki tarafta da arzuyu gurura hesap vermeye çağıran iç muhasebe anları olmasaydı, kendi kendini yiyen aşkın işkenceleri ne kadar azalırdı.”(sf.28) Aşk, gurur, arzu. Bunu tartışır kendi içinde sonra döner, aşkın amacı hakkındaki görüşünü Samim’e anlattırır yazar:

“Aşktan başka hedef arayan bir aşkın kendi kendine ihanet ettiğini ona anlatamıyorum. Bu inadı kendi zaaflarına karşı isyanının bahanesine benziyor. Böyle değilse başka birinin hayali ve realitesiyle benim aramda tereddüdünün üstüne koyu bir sis perdesidir. Bu noktada konuşmuyor. Eğer böyle bir tereddüdü yoksa, giyindiği sır elbisesi içinde kenarlarını gizleyip hududsuzluğun hayaleti haline gelmek istiyor.”(sf. 53)

İlginç bir tespit daha vardır satırlar arasında: “Kadının aşk ahlakı, bazen aşk dışında ahlak tanımaz.” Herhalde ihtiras denilen şeylerin başlangıç noktası bu diye düşünüyorum. Yazar sayfaların arasında aşk’ın üstünde bir aşkın varlığına inandığını da belirtir. Bunun adı ilahi aşktır.

İki sevgilinin buluşmasında geç ya da erken gelmeye, sözlere, ses tonuna, beden diline müthiş bir anlam örüntüsünde yaklaşarak durum tahlilleri yapar. Hastalığın ne olduğu nasıl ilerlediği konusunda ruha önem verir yazar. Her şeyin ruhta başladığını ve tedavide ilk önce insan yaşamının incelenmesi gerektiğini savunur.

İnsanı labaratuardan kurtarmak istermişçesine maddeye ve insana materyalist bakış açısından çok daha ötede bir açıklama getirir:

“Tabiatın elinde elektrik bazen kendi kendini yıkan bir tahrip aletidir. Ağaçları devirir ve yakar. İnsan elektrik ışığında olduğu gibi pozitifi ve negatifi hayırlı bir senteze kavuşturabilir. Bunu madde sahasında yapabilmiştir de manevi sahada henüz zıtlıklarının esiridir. Çünkü bilgisi ve kendi kendisi hakkındaki ölçüsü madde sahasını henüz aşamamıştır. ‘Madde’ derken bugünkü manasını alıyorum. Yoksa Simeranya’da maddenin katılaşmış bir ruh ve ruhun beş duyumuzla idraki mümkün olmayan ince bir madde olduğu kabul edilmiştir. Bilgisi bugünkü manasıyla maddeyi aşamayan insan...”

Telepati, şuuraltı(bilinçaltı), birincimiz ve ikincimiz(irade ve arzular,ruh ve nefis) ve insanın ikilemleri öyle güzel işlenmiş ki... Mümkün olsa sayfa 182’deki bölümün tamamını buraya alırdım. Arzuları tartışıyor yazar. Feriha’nın ruh tahlili. Tek kelimeyle müthiş...

Öyle güzel tespitler var ki... Hangisini yazacağımı şaşırıyorum. Böyle önemli tespitleri bu şekilde uzmanca romanın içine yerleştirmek... Müthiş bir roman tekniği. Romanın yarısına gelen olay bir anda şekil değiştiriyor. Romanın yarısını Selmin’e yarısını Meral’e ayırmış yazar. İkisi de Samim’de birleşiyor. Aynı zamanda sürükleyici. Mesleği yaşamak olan her insan okumalı bu kitabı diyorum.

Nevzat Köseoğlu’nun yazdığı tanıtım yazısında da aldığı son üç sayfada olan şu bölümü alıntılamadan geçemeyeceğim.

“Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum. (...)

Laboratuarda aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok.(...)”

“...dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel.”

“... beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:

Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,
Gör ne var maverada ibrethiz.”

Roman bitiyor. İçimdeki düğümlerin yavaş yavaş çözüldüğünü hissediyorum. “Kendim”i anlamaya atmış olduğum ilk adımın doğurduğu bir sevinç. O’na ait bir sevinç. Yepyeni farkındalıkların oluştuğunu hissediyorum içimde. Hayret etme duygusu. İlk kez gözlerimin buğusu çözülüyor. Ve romandan sonra şu cümleleri not alıyorum:

“Başka bir insanla konuşma arzusunun temelinde kendinden ve düşüncelerinden kaçmak vardır. Bir aldanış. Hesaplaşma korkusu. Kendinle barışmamak için bin bir çırpınış. Bilinç. Sancıdan kaçınan şuuraltı. Kendinle barışmak sancılı bir süreç. Sığınılacak bir insan arama bu yüzden... Dua. Günahları itiraf. Bir kendinle hesaplaşma. Seni senden iyi bilen Rabbine karşı itirafın. Aynı zamanda bir telkin.Nefsin günahlarını hatalarını benliğe yani iradeye açmak. Tartışmak. Bir iç hesaplaşma. O’na açılan eller. Acizlik. Zayıflık. İnsanın işlediği amel fiil ve diğer bir adıyla ‘davranış’lar. Aslında ‘günah’ten nefret etmek. Günahla kirlenen ‘kendin’den değil. Bir kapı. Bir yöneliş. Hesaplaşmanın ağırlığını nefsimi anlayan ‘ben’e yani kendime hissettirmek. İrade ve nefis. Ruh ve beden. İki farklı kişi gibi. Acılar. Ve insanın en değerli an’ı; içine gömüldüğü an, yani düşüncesi.”

Yalnızız
Peyami Safa
Ötüken Neşriyat
451 sayfa

Misafir Köşesi - 26.08.2011

,

3825

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

2010-2017 yılları arasında destek vermiş arkadaşlarımızın yazıları... İlaveten alıntı olmadan ya da talepleri üzerine daha önce yayınlanan yazıları misafir ettiğimiz kalemlerin yazılarını bu profilde paylaşmaktayız.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin