“Yalnızlığın İcadı” Ekseninde Bir Şair Portresi

“Yalnızlığın İcadı” Ekseninde Bir Şair Portresi

“Yalnızlığın İcadı” Ekseninde Bir Şair Portresi

05.04.2021 - Tuba Yavuz
“Yalnızlığın İcadı” Ekseninde Bir Şair Portresi

Bir Şair Yalnızlığı Nasıl İcad Eder?

Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masalların, ne varmış ne yokmuş diyen denemelerin, neler neler oldu diyen romanların karıştığı, metinlerin arasındaki sınırların kalktığı dönemdeyiz. Bu yüzyılın postmodern karmaşasında sıkışmış, hazinli ruhlarız hepimiz. Belki de en çok kaybettiklerimize hayıflanırken geçiriyoruz vakitleri. Ah nerede o eski günler diye iç çekerken ye’se düşmemek için tutunacak dallar arıyoruz. Kiminin payına şiir kiminin payına resim kiminin payına konuşmak kimine de susmak düşüyor. Bölüşüyoruz ne varsa elimizde. Kavga ediyoruz elimizde olmayanlar için bile. Herkese her şey yakışmıyor bu bölüşmelerde. Bazıları yenilgiyi, bazıları galibiyeti sırtlanıyor. Kimi susmakta mahir kimi konuşmakta. İşte Bülent Parlak da susmayı hakkıyla yapanlardan. Ne güzel bir susmaktır “Yalnızlığın İcadı”! Galip olmaya talip olmadığını anlatan bir anı kitabıdır yok deneme hayır şiir… Neyse başta da dediğim gibi türlerin sınırlarının kalktığı vakitlerde susmanın türü sorulur mu?

Huzursuzluk, yalnızlık, yük ve gidiş

Bu hayatın türlü kederleri vardır ya hani hepimize bir ucu dokunan. Kimimizin elleri ölüm acısına kimimizin gurbet sancısına kimimizin yokluğa kimimizin yalnızlığa dokunmuştur. Bülent Parlak’ın elleri her kedere biraz dokunmuş parmakları her hüznü tatmış gibidir. “Dokunmadığım uzak, dokunmadığım huzursuzluk, dokunmadığım umut kalmıyordu” (s.65). Hani çocuklar renkli boyalara ellerini batırır duvarlara izlerini resmederler ya bazen. Okul duvarlarına mesela. Bülent Parlak’ın ellerine gri renkler çalınmıştır da hangi satıra değse hangi dala dokunsa griye çalacak, ebruliye dönecektir değdiği yerler. Şairdir her şeyden evvel. Ellerinde mısralar yüklüdür. Ebruli ama en çok gri şiirden kalan mürekkep damlaları vardır parmaklarında.

Şiire en çok ne yakışır diye sorulsa “yalnızlık” demesi muhtemeldir. “Yalnızlığın İcadı” da onu şiirleriyle tanıyan okuru şaşırtmayan iç dökümleri, iç çekimleridir. Her satırında buram buram şiir rüzgârı eser. Bir kucak dolusu mısraı alıp bu kitaba serpivermiştir. Açık, duru, hafif dil örgüsü ile yazılmasına karşın okurun içine nasıl böyle kozlar serper? O da Bülent parlak’ın dil mahareti olsa gerek.

“Yalnızlığın İcadı” bir deneme değil bir anı değil bir şiir değildir. “Yalnızlığın İcadı” Bülent Parlak’tır. Farklı dönemlerinin onda bıraktığı yaraları belki de bu yazılarla sarmaktır amacı. Kitaba babasının ölümünü anlatarak başlaması da bundandır. Hasan Ali Toptaş “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” (Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş, Everest, s.37) derken Bülent Parlak’a sesleniyor gibidir. Çocuk gözünden hiç bilinmeyen ölümün babasının vefatıyla icad edilmesi yalnızca ölümün icadı değil bu vakitten sonra yalnızlığın da icadıdır onun için:

“Ölümün ne olduğunu bilmezdim o yaşlarda. Sanırdım ki ölüm neremize çarparsa çarpsın, yeryüzü konuşmasına devam edecek. Üstelik ölüm çocuk aklımca fazla ürkütücü değildi benim için.”(s.10)

“Benim aynadaki karşılıksız yüzüm, nişte bu gerçeği anladığı gün bir daha hiç iflah olmadı. Yalnızlığın icadıydı,1984.”(s.12)

Yazar, babasının vefatıyla icad ettiği ölümün yani yalnızlığın ardından hiçbir yere aidiyet hissedemeyen ve hep “giden” olmuştur. Bu hayat şair için bir gidişi temsil eder. Kalmaya, savaşmaya, hayatla gırtlak gırtlağa mücadele etmeye hiç niyeti yoktur ama havlu atmak da istemez. O, sahanın kenarından kimseye görünmeden usul usul uzaklaştığını hissettirir okura. Giderken de derinden bir ahını duyarsınız. Bazen bir çocuğun, bazen bir gencin, bazen koca bir adamın. Bu ahlar hayal kırıklığı, bu ahlar huzursuzluk, bu ahlar yaşamın gerçek ve çirkin yönlerini reddediş doludur.

Bankamatikten para çekerken bakiyesi yetersiz kalan, çocukluk arkadaşını işportacılık yaparken görüp içlenen, babasını annesini kaybeden, âşık olan, terk edilen, ekmek kavgası veren adamın yürek yükü vardır her yazıda. “Yalnızlığın İcadı” nı okurken siz de o yükü bile isteye yükleniyorsunuz okur olarak. “Yaşamak başlı başına bir yük”(s.70) diyor Bülent Parlak. Hadi bakalım taşı taşıyabilirsen sevgili okur! Şairin yaşamından kesitlerin içli bir nazarla anlatıldığı her bölümden sonra o gamı illaki hissediyor ve biraz daha kambur duruyorsunuz. “Evet tam da böyle olmuştu bende de ” ya da “ Hadi be öyle de olmasaydı keşke” dedirtiyor her anı sonunda.

“Yalnızlığın İcadı”nın kapağını açar açmaz sizi seksenlerin atmosferi karşılıyor. Samimi diyaloglar, komşuluklar, geçim kaygıları, dedikodular, aşklar, arkadaşlıklar, çocukluklar, büyüklükler… Soba üstünde demlenen çay tadında ama garip bir sessizlik hissiyle okuyorsunuz kitabı. Bir çocuğun hatta içli bir çocuğun zorla hissizleştirilmeye çalışıldığı hayat gerçekleriyle yüzleşiyorsunuz. Bu samimi havada bu çetin gerçekler sezdirilmiyor aksine bağıra bağıra anlatılıyor. Bu tezat da Bülent Parlak’ı şair yapıyor belli ki. Hem bir çocuk kadar içli hem hayatın yükünü omuzlanan koca adam; hem çok aklı başında hem her an cinnet geçirecek kadar deli. Hep tedirgin edici bir tavrı var. Her an her şey yapabilir diyorsunuz. Tüm bu tezatlar etrafında okuduğunuz her bölüm sonunda ince bir sızı hissediyorsunuz. Bülent Parlak eline kalem değil bir iğne almış minik minik yüreğinizi oyuyor ve siz buna ses çıkaramıyorsunuz.

Bir Yere Ait Olamama

İnsanoğluna huzur veren şeylerden biri de aidiyet duygusudur şüphesiz. Bir yere ait olmak, dâhil olmak, bir yerin içinde olmak… Huzursuzlukların hepsine dokunan şairimiz bir yere ait olamama huzursuzluğunun da başkişisidir. İnsanın bu dünyadaki varlığını tanımlayıp kabul etmesi, bu düzenin bir yerinden tutup amaç edinmesi yahut bir çare bulmak için çabalaması lazım gelmez mi? Ama şairimiz sahayı sessizce terk edenlerdendi ve bu çaba hiç Bülent Parlaklık değil. Dünyanın otuna çöpüne sarılıp yaşamayı kabul etmemiş, dikenleri toplayıp sessizce ve belki elleri kanayarak yürümeyi yeğlemiş, bir yere sığamamış biridir o:

” İnsan içine sığamadığı bir şehrin neresinde olur ki?”(s.61) derken gitmek ister sığmadığı şehirlerden ama bu defa da şu gerçek çarpar yüzüne:

”Gidecek yeri olmayanların kaldıkları yerde mutlu olduğu görülmemiştir.”(s.53).

“Ben hangi eve varsam oradan her gün ölü çıktım.”(s.50)

Onun payına düşen de budur belli ki: Yalnızlığı kabulleniş!

Yoksulluk, İşsizlik ve Asi Çocuk

Kitabı okuyunca Bülent Parlak’ı büyüklerin kapitalist dünyasına başkaldıran, asi bir çocuk olarak düşledim. Hayallerinde hamam böceklerinin renkli olmasını dileyen, büyüklerin çirkin dünyasındaki para savaşlarını kabul etmeyen, Nasreddin Hocanın parayı vermeyene düdüğü vermemesine isyan eden bir çocuk. Elinde taşıdığı pankartlarda: “Hamam böcekleri renkli olsun istiyorum”(s.49) ve “Hangi zafer kaybedilmiş bir aşktan daha mühim olabilir”(s.130) yazan geçim sıkıntısının, para kazanmak ve para kazanırken de bu kapitalist çarkın dişlerine maruz kalmamak isteyen hayalperest çocuk. İşsiz ve yoksul insanın “yok” sayıldığı şehirlere hüzünlerini serpen o çocuğun anılarından biri de şöyledir:

“Diş hekimi olan genç hanım onca ilgiden sonra vezneye gitmem gerektiğini söyledi. Gayet sıradan bir şekilde. Bu şehirde bütün inceliklerinin altında artık bankamatikler olduğunu biliyordum. Ben duyguyu halının altına süpüremedim. O nezaketin hemen ertesinde büyük bir kibarlıkla para çekilirken bakiyemin yetersizliği karşısında her saniye eriyen nezaket, beni parkelerin altına çoktan süpürmüştü bile.”(s.102)

Bu asi çocuk torpile, adam kayırmaya, ayrımın her türlüsüne hep isyan eder, bu düzeni ironik diliyle reddeder:

“Torpil bazen hiç ummadığımız kısalıkta bir müdür, çarpık bacaklı bir kadın, göbeği kendinden önce yola düşen tıknaz bir patron, lise mezunu bir memur olabilir. Hatta torpil kartvizit bile olabilir.”(s.95)

“Bir zamanlar işsizlik ile kurduğum derin münasebetin neticesinde kiminle konuşsam, elimde olmadan konuştuğum insanı “İş ve İşçi bulma kurumu” gibi görmeye başlıyor; vücutlarının üst kısmını “iş” bacaklarını ise “ve işçi bulma kurumu” na benzetiyordum.”(s.119)

Son söz: Şair portresi

Hikâyenin hikâyesi yahut şiirlerin hikâyesi anlatılınca eser daha bir aydınlanıyor okur gözünde. Bu bağlamda biyografiler, otobiyografiler ve portreler yazarları tanımak, şairlerin ruhlarına dokunmak, hikâyelerini ve var oluş mücadelelerini görmek adına mühim. Son dönemde giderek artan biyografi yazıları az da olsa dergilerde yer bulan portreler vesilesi ile okurlar, yazar dünyasının karanlık odalarına minik fenerler tutma imkânına kavuşuyor. “Yalnızlığın İcadı” da Bülent Parlak şiirlerini okuyan ve İzdiham’ı takip eden okurlar için aydınlatıcı bir kitap. Biz de bu kitap ekseninde Bülent Parlak’ı çözümlemeye ve kapalı ruhundan zaman zaman mısralarına sızan hâllerini daha net ortaya koymaya çalıştık. Zaten şiirlerinden yazarın üslubuna aşikâr olan okurun zorlanmadan okuyacağı ve seveceği “Yalnızlığın İcadı” ile Bülent Parlak’ın buğulu havasını biraz dağıtmak istedik.

Bülent PARLAK

Yalnızlığın İcadı (1984)

İzdiham Yayınları

5. Baskı Ocak 2020, İstanbul

133 Sayfa

Tuba Yavuz - 05.04.2021

,

755

Tuba Yavuz Hakkında

Tuba Yavuz

1982 yılında Erzincan’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Ankara’da çeşitli kurumlarda çalıştı. 2008’den bu yana Edirne’de Milli Eğitimde öğretmen olarak görev yapmakta. İki çocuk annesi.

Türk Edebiyatı, Hece Öykü, Ihlamur, Balkan Türküsü, Poyraz gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı.

2014’te “Sitare” öykü kitabı çıktı. (meserret yayınları)

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin