Yalnızlığın Noktasız Hikâyeleri

Yalnızlığın Noktasız Hikâyeleri

Yalnızlığın Noktasız Hikâyeleri

Yalnızlığın Noktasız  Hikâyeleri
"Evet, insan bu dünyada yalnızca bir kişidir
fakat bir başkası için bir dünya olabilir."
(Sayfa 13)


Tek kanatla uçmayı denediniz mi siz hiç? Ya da tek kanatla uçan bir kuş türü gördünüz mü? Elbet denenebilir bu eylem, lakin tek başına bir kanat, uçmak için yeterli değildir. Ne beşer için ne de hayvan cinsi için geçerlidir bu eylem! Tek kanatla uçulmaz efendim, ancak sürükler kendini insan!

Çift elin tek ele üstünlüğü, bir çift gözün, bir çift kulağın tekil olan uzuvlarına karşı zaferi tartışılmazdır. Bir çift insanın, yüz yirmi metre karelik dünya mekanında duyulan huzur notaları,yalnızlığın saltanatında soluk alıp verenlerin, payitahtan kalabalık bir kente seslenenlerin duydukları derin hüzünle, ters orantılıdır adeta! Mekanlar büyüdükce, çevresindeki kalabalık arttıkça yalnızlığı azalmaz insanın. Tekil notaların şarkılarına olan aşinalığı geçmedikçe de yalnızlık yaması büyür durur içinde.
Yarım Kalan Tebessüm, tüm bu gözlemlerin içinde, yalnızlık duygusunu okura neredeyse içindeki her hikâyede az çok tattıran bir kitap. Ercan Köksal'ın 2011 Yılı içerisinde, Kün Yayıncılık tarafından okura sunulan bu eseri, her ne kadar kendi tabiriyle acemilik döneminin eseri olasa da, her okuyanda farklı izler bırakacağına eminim. Kitabın önsözünde ise, okura uyarı mahiyetinde, yazarın dilinden düşen cümleler dikkat çekiyor. Ercan Köksal, okurunun kendisini bir hikâyeci olarak nitelendirmesini istemiyor. Hayatındaki iniş çıkışlardan yola çıkarak kaleme aldığı bu hikâyelerse, başarılı kurguları içerisindeki yaşanmışlık paydaları ile okur için okunabilir bir nitelik kazanıyor. Eserde ki yedi ayrı öykü, insanın yedi ayrı yanına dem vursada, ortak bir payda da birleşiyor hepsi : Yalnızlık.

Tamamlanmamış Düşlerin Yarım Kalan Söylenceleri

Esere ismini veren "Yarım Kalan Tebessüm" isimli hikâye, sayfaların dünyasına girer girmez aralar kapısını size. Bir vazgeciş türünü, tasvirsel öğeleriyle anlatır yazar bu hikâyede. İki kişilikten tekilliğe düşme seremonisidir yazılanların hepsi. Ancak itiraf etmek gerekirse bir okur olarak, kitaba ismini veren bu hikayenin daha çarpıcı bir etki bırakmasını beklerdim okur üzerinde. Ne yazık ki beklentimi karşılamadı bu bağlamda. Bunun nedeninin de, kitap boyunca gözünüze çarpacak olan, yazarın duru ve akıcı anlatım tarzına çok uymayan bir kapalılık hali olduğunu düşünüyorum. Yani anlatılacak olanların ifade şeklinde, bazı noktalarda açıklayıcı olmamak adına, kapalı bir anlatım benimsenmiş gibi yazar tarafından.

Yazar "Ben, Yalnızlık ve Diğerleri" derken, tek kişiliğin zehir saçan bir eylemden öte, içsel bir zarar ziyan halini anlatıyor. Ve bu hikayeyi okurken yazarın akla getirdiği: "Yalnızlık paylaşılabilen bir eylem midir?" sorusu oluyor. Sahi, insan tek başınalığını paylaşabilir mi? Hadi siz yalnızlığınızdan bir parça vermeye hazırsınızdır belki de, o parçayı sahiplenmek adına kaç tane gönüllü olur etrafınızda? Hiç! Yalnızlık, hafifletilebilir bir duygu olabilir beşerin benliğinde. Ya da, dindirilebir, bir süreliğine beşerin aklından soyutlanabilen bir kavram da olabilir... Arkadaşlarınız, aileniz, işiniz, sevgiliniz... Tüm bu saydıklarımız, bu köklü eylemi bir anlığına kovabilir etrafınızdan ama tam olarak alamaz. Yalnızlığın hissediliş biçimleri, türüne göre değişebilir. Ailenizden birilerinin kaybı, dost bildiklerinizin beklenmedik sırt çevirişleri, gönlünüzü ömrüne amâde ettiğiniz birilerinin, izniniz olmadan içinizden bir şeyleri çekip götürüşü... Bunlar gibi sayılabilecek bir çok şey, yalnızlığı çeşitleyebilir ama öz hep aynıdır!

Eserin en göze çarpan ve okurken hikaye türü içine en çok girdiğine inandığım başlıksa "Bellekte Kalan İzler". Bu hikâye kısmen de olsa kitaptan evvel Ay vakti dergisinde yayınlanmış. Ve 2010 yılı Ocak ayında, Yediiklim dergisinin öykü yıllığında, Yunus Emre Özsaray tarafından yıllığa seçilip yorumlanmaya değer görülmüş. Hikâyeyi okuduktan sonra da değerlendirme için bu hikâyenin isabetli bir seçim olduğunu anlıyorsunuz zaten. Bu hikâyede gekeneksel Anadolu insanın portresi çizilmiş harflerle adeta. Ata erkil aile yapısının düğümleyicisi niteliğindeki olumsuz durumlar, hikâye kurgusunda yazara güzel malzeme olmuş diyebiliriz. Aslında kapitalist düzenin Anadolu köyleri veya şehir merkezleri arasında fark olmaksızın işlediğini görüyoruz. Çocuklarını gelir kapısı gören bir anne baba, anne babasına karşı gelemeyerek, gücü yalnızca kendi ailesini yalnız başına bırakmaya yeten, babalık makamındaki bir evlat ve çocukları çevresinde gelişen olaylar... Geride kalan çocukların dede merhametine terk edilişi... Yalnızlık bu hikayede kıyıda köşede kalmış gibi dursada benim için ana tema olmaya devam ediyor aslında. Çocukları ile yalnız kalan eşin, emanet edildiği evinden kovuluşu, merhamete gelen genç amcanın çocukları köylerinden kente taşıyışı... Kentin dar sokaklarında köydeki özgürlüğe özlem... Yarım kalan düşlerin tamamlanmayan söylenceleri... Bellekte Kalan İzler sonu gelmeyen bir hikâye. Her ne kadar İmamın "Hatun Kişi Niyetine" getirdiği tekbir, hikâyede bir son gibi görünse de.

Kırgın Tebessümler Geçiti

Geçmiş zamanın gelecek hükmündeki gülümsemelerinin seceresini tutsak, geçmişte saydırırz zamanı galiba. Sahi, insanın mutlu anları hep geçmişteki tebessümlerinde midir? Halbuki bugünde geleceğin geçmişi değil midir?

Eser boyunca, yalnızlık saltanatının huzursuzluğunun yanı sıra, sürekli geçmişe bir özlemde söz konusu. Aslında Ercan Köksal'ın kitabı dışındaki diğer hikâyelerine de baktığımızda bu durum açık ara farkla önde galiba. Tabii okur görüşüdür bu, asıl gerçek yazanın içindedir daima.

Yazar hikâyelerinde kullandığı kahramanların çocukluklarına, sevgililerine, yaşanmışlıklarına olan özlemlerine dair varsayımlarını, kesin bir yargı niteliğinde kurgulayıp bırakıyor önümüze.

"Bir Yolculuk Sermonisi" isimli hikayesinde ki kahramanının, hiçbir şeyi eskisi gibi düşleyemeyeceği bir yolculuğa çıkarışı ve uçak koltuğuna kurduğu saltanata dair cümleleri, Ali Ayçil'in Kovulmuşların Evi'nin ilk sayfalarını anımsatıyor bana. Orada gişe görevlisinin kendinden bıkkın halini betimlerken Ali Ayçil, kendisine bilmem kaç saatlik bir dünya bağışladığının farkında olmayan bu görevliye minnet borcunu anlatıyordu o satırlarda. Bu hikayedeki kahramanımızsa bu durumu yalnızda oturduğu koltuğun iç dünyasındaki durumunu özetleyerek geçiştiriyor. Yol boyunca çocukluk zamanlarında çektiği zorlukların yüzünde bıraktığı yarım kalmış, kırgın tebessümlerini özlüyor. Ve kim bilir hayatında bir sınıf daha atlamak için, Köfteci Süleyman'ın köfteleri aklından hiç gitmiyor. Bu kahramanımızda içsel bir yalnızlığın içinde, kendinden öte bir yol güzellmesinde kendini arıyor!

Yazarın eserde "Sırtını Geceye Yasladığı" bir vakit daha vardır. Aslında sosyal bir mesele irdeleniyor gibi daha çok bu hikâyede. Örneğin önünden hergün geçtğimiz bir dükkanın çalışanlarına, yüz aşinalığımız olduğu kadar ses aşinalığımız olmaz nedense! Apartmanda birbirimize yabancıyızdır çoğu kez. İş yerlerinin büyüklük oranına göre tanıdığınız insan sayısıda değişir. Yüz aşinalığı vardır her dem ama başta da söylediğimiz gibi ses aşinalığı kurmak istemeyiz çoğu zaman. Ama dikkatimizi çeken kişiler üzerinde gözlem gücümüz yoğun olarak işler. Hikâye kahramanımız sokağında inci boncuk tezgahı açan bir hanımı, merakla gözlemliyor. Bu hanımın iki çocuğuyla ekmek parasını kazanma derdi ve kahramınız üzerinde bıraktığı nedeni bilinmez bir etkiyle merak ufkunu zorluyor okuyucununda. Kadının tezgahı başındaki kelime işçiliği kahramanımızın dikkatini çeken en önemli unsur, bu satıcı kadın kelimeleriyle sokağın yalnızlığına yoldaş oluyor gibi. Ancak okurun merakı ne yazık ki hikâyenin sonunda son bulmuyor.

Ercan Köksal'ın hikayelerine tam olarak bir nokta koymaması yani çoğunun sonunda yarım kalan tebessümler bırakmak istemesi bilinçli bir eylem mi yoksa kalemin yazdığı kadarı mı karşımızda bilinmez ama bu eserde ismine yakışır bir biçimde, içeriğinde ki birçok hikâyeye tam olarak nokta koymamıştır. Beni son olarak tatmin eden tek başlık "Bir Ütopyanın Ardından Gitmek" isimli hikaye idi. Kimbilir yazarımız bundan sonraki kitaplarında, belki bu son meselesine bir nihayet koyar, ya da okurunun avuçlarında yarım kalan, kırgın tebessümlerden bir demet sunmaya devam eder.

***

Yarım Kalan Tebessüm, içerisinde birbirinden bağımsız gibi duran hikâyelerinin ortak paydasını yakaladığınızda, Ercan Köksal'ın açık ve akıcı anlatımı ile sizleri sıkmadan kendini okutacak bir eserdir.Özellikle hikâye severlere tavsiye olunur diyor ve nihayetsiz hikâyelerin sonuna okur gözüyle bir nihayet verelim istiyoruz yalnızlık kıyısından. Bu saltanatın makamında, yalnızlığın aşk türüne söylenmiş sözlerimi hatırlattı tüm anlattıklarım:
" Yalnızlık aşkın saltanatıdır ve asla sarsılmaz yeri aşka düşmüş bir insanın içinde...
Yanar döner hû ile ne mutlu beşer yalnızlığına yüzünü çevirip Mevlâ'nın aşk denizinde sefa sürene...
İnsan hep yalnız işte, çok sesli bir ölümün kollarında son nefesini verirken bile...
"


Ercan Köksal
Yarım Kalan Tebessüm
Kün Yayıncılık
72 Sayfa
Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ - 02.01.2013

,

6389

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ Hakkında

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ

1987 yılının Aralık ayında Yozgat’ta dünyaya geldi.  Doğduğu bu şehirde yaşamaya devam ediyor. 2008 Yılında Yozgat Bozok Üniversitesinde Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümünü, 2016 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme bölümünü, 2020 yılında da yine Bozok Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 2011 yılından beri Kitaphaberde kitap değerlendirme yazıları yazıyor.

Yazı çalışmaları; Bir, Şehrengiz, Serencam, Kün Edebiyat, Yedi İklim, Ayraç, Berhava, Mâi, Hayal Bilgisi, Mahur Beste, Yolcu, Siyah Sanat gibi süreli yayımlarda yer aldı.

2016 Eylül ayından beri evli. Şimdilerde bir oğula anne, okumaya âşık bir dünyazede!

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ ismine kayıtlı 59 yazı bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin