Yavuz Bülent Bâkiler ile Dil Altı Sesleri

Yavuz Bülent Bâkiler ile Dil Altı Sesleri

Yavuz Bülent Bâkiler ile Dil Altı Sesleri

07.07.2014 - Mehtap Altan
Yavuz Bülent Bâkiler ile Dil Altı Sesleri

"Türk kadınının, kızının maalesef kitaba, kütüphaneye tahammülü yoktur. O bakımdan evlendiklerinde, baba evinden koca evine bir bazen iki kamyon çeyizle giden kızlarımız beraberlerinde sadece bir kitap ile giderler. Onun da alfabesini bilmedikleri için okuyamazlar!.."

 

Sayın Yavuz Bülent Bakiler,  Türk Dili ve dilimizdeki kirlenme üzerine yaptığınız çalışmalar ile tanıdık sizi. Şiir, Anadolu, Ana, Sivas, Türkçe, Hisar... Sizi bize hatırlatan kilit kelimeler.  Birkaç cümle ile sizi sizden dinlemek isteriz?

23 Nisan 1936'da Sivas'ta doğdum. Babam Nüfus Müdürü annem ise ev hanımıydı.İlkokuldan lise 2. Sınıfa kadar Sivas'ta okudum. Sonrası Gaziantep ve Malatya liselerinde devam etti. A. Ü. Hukuk fakültesinden mezun oldum. Askerliğimi Çankaya'da Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nda tamamladım.

Niyetim serbest meslek mensubu olarak çalışmaktı. İşin içine girince, yani Sivas'ta avukat cübbesi giyince,katiyen avukatlık yapamayacağımı anladım. Daha önceleri Ankara Radyosu'nda çalışmıştım. Avukatlıktan sonra Ankara Televizyonu'nda hizmet verdim. Oradan, Müsteşar yardımcısı olarak Kültür Bakanlığı'na geçtim. Başbakanlık Müşavirliği'ne atandım. 1995 yılında emekli oldum.

Evliyim. Bir kızım, bir oğlum var. Aynı zamanda bir kız, bir oğlan torun sahibiyim. Yayımlanmış şiir ve nesir kitaplarımın sayısı 25 oldu. Toplam baskı sayıları bir milyona ulaştı.

Şiir; sancıyı toprak kokusu ile saran, yaşmağı hüzün kokulu anne kucağı gibidir. Sayın Bakiler, size türkülü masallar anlatan annenizin biliyorum ki şiir yazmanızda payı çok. Bizimle yüreğinizdeki ilk şiir kıvranışınızı paylaşmanızı istesek?

Sivas, halk şiirimizin harman olduğu şehirlerin birinci sırasındadır. Dünden bugüne Sivas'ta bin halk şairimiz yaşadı. Benim çocukluk yıllarımda, bazı halk şairlerimiz sazlarını sırtlarına asar, mahalle mahalle dolaşırlardı. İsteyen kişiler için 5-10 kuruş karşılığında çalıp söylerlerdi. Biz de mahalle çocukları olarak onların peşine düşerdik. Onların vezinli, kafiyeli sözleri dikkatimi çeker, hoşuma giderdi. Ben ilkokul, ortaokul yıllarında hep yer yataklarında yattım. Geceleri yatağımı annemin yanı başına sererdim. Annem bana masallar anlatırdı. O masalların içinde türküler de olurdu. Anamın sesi güzeldi. Anamın okuduğu türkülerle, halk şairlerimizin çalıp söylediği türküler birbirlerinden farksız idiler. Ben anamın masalları içinde en çok (Boş Beşik) masalını severdim. Kendimi, bir Türkmen göçünde, beşiğinden, kartallar tarafından kaçırılan bebeğin yerine koyardım. O bebeğin annesinin yaktığı ağıt yüreğimi yakardı. Başımı yastığımın altına sokarak usul usul ağlardım. Anam ağladığımı bilirdi. Bilmemeliğe gelirdi. Ben her gece Boş Beşik masalıyla uykuya dalardım. Bugün bendeki marazi hassasiyet sanırım ki o çocukluk yıllarımdan kalmadır.

İlkokulun 5. Sınıfında okulumuz bir duvar gazetesi çıkarmaya başladı. Sınıf öğretmenimiz bizden şiir, hikâye, hatıra... türünden denemeler istemişti. Ben de Sivas üzerine bir şiir yazıp götürmüştüm. O örnekten sonra Sınıf öğretmenim benden "sınıfın şairi" diye bahsetmişti. Göreceğimiz dersin konusuna göre bir şiir yazmamı istemişti. "Sınıfın şairi Japonya üzerine bir şiir yazıp gelsin!", "Yarın sindirim sistemini okuyacağız. Sınıfın şairi, bize sindirip sistemi üzerine bir şiir hazırlasın"derdi. Ben de vezinli, kafiyeli ama saçma-sapan mısralar yazar götürürdüm. Ders, benim şiirimle başlardı:Sindirimin yollarında / Barsakların kollarında / Yağlarında ballarında / Düşe kalka gideriz biz/ ... diye başlayan, şimdi beni kahkalarla güldüren dizeler karalardım.

1953 yılında, biz Malatya'dayken 14 yaşındaki kız kardeşim, bir elektrik kazasında öldü. Ben okuldan her çıkışta önce onun mezarına uğrar sonra eve gelirdim.(Bir Ölünün Mektubu-Gelin Kızın Ölümü) isimli şiirlerimi lise 9. Sınıfta iken yazdım. Onları İstanbul'da yayımlanan Türk Sanatı dergisine gönderdim. İlk serbest vezinli şiirlerim o dergide çıktı. Demek ki 1953 yılından beri İstanbul dergilerinde şiirlerim çıkıyor.

Kitap okumamak bir insanın kendine sunduğu gönüllü zehirdir aslında! İnsanın kendi aklını, ruhunu, yüreğini; kıraç ve yoksul bırakması başkalarının ona vereceği zarardan çok daha büyüktür. Okumayan ama her aklına düştüğünde şiir yazan "şairler" cenneti ülkemiz! Bizler bilinç zincirin hangi halkasına cehaletin pasını bulaştırdık desem?

Tespitiniz çok doğru. Bizim bilinç zincirimizin bir halkası değil, birçok halkası paslıdır. Bu paslanmanın sebebi önce ailemizdir, evimizdir. Sonra okulumuzdur. Yani devletimizdir. Resmi kayıtlara göre evlerimizin %95'i kitapsız ve kütüphanesizdir. Sonra devletimizin dil politikası yanlıştır. Bakınız neden İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da 8 yıllık eğitimden geçen çocukların ders kitaplarında 70.000 kelime var? Bu rakam Japonya'da 40.000'dir. İtalya'da 30.000. Türkiye'de ise 6-7000 civarındadır. Bizim çocuklarımız da bu 6- 7000 kelimenin %10'uyla konuşuyorlar. Dünyanın her tarafında insanlar kelimelerle düşünür, kelimelerle konuşurlar. Beynimiz, zengin bir kelime hazinesiyle doğru çalışmaya başlar. Batı neden önde, biz neden gerideyiz? Hâlbuki Avrupalıların beyin ağırlığıyla, bizim beyin ağırlığımız aynı. Farklı olan kelime hazinelerimizdir. Bazı insanlarımızın çok ama çok basit sebepler yüzünden cinayet işlemeleri, hapishanelerde yıllarca çürümeleri büyük cehaletlerindendir. Siz de gazetelerimizden okuyorsunuzdur; Türkiye'de bir karış toprak, bir tutam ot, bir salkım üzüm veya "Yüzüme neden öyle baktın?" , "Bana niye yol vermiyorsun?" sorusu yüzünden cinayetler işlenir, insanlar 20 yıl, 25 yıl hapishanelerde çürürler. Sebep dildeki paslanmadır. Yunus Emre ne kadar doğru söylemiş; (Söz ola kese savaşı / Söz ola bitire başı / Söz ola oğlu aşı / Bal ile Yağ ede bir söz)

Söz söylemesini bilmeyenler, büyük felaketlere sebep olurlar. Kelime dünyaları zayıf olanların şiir yazmaları da, şiiri anlamaları da mümkün değildir.

Sayın Bakiler, dil konusunda ciddi çabalarınız var. Dildeki kirlenme bir milletin toprağına düşen kekeme kilitlerdir. Dildeki hataları sormak istiyorum size. Sık yaptığımız hatalar ve yapmamız gerekenleri birkaç cümle ile sizden duymak isteriz?

Bu sorunuza, birkaç cümle ile cevap vermek mümkün değildir. Birkaç sayfa da yetmez. Büyük şehirlerimizde çıkın alış-veriş merkezlerine göreceksiniz. İşyerlerimizin, mağazalarımızın isimleri büyük çapta İngilizce ve Fransızca... Batı karşısında tam bir aşağılık duygusu içindeyiz. O bakımdan sanıyorum ki 50-60 yıl sonra bütün mahallelerimizin, sokaklarımızın, meydanlarımızın, dükkânlarımızın, iş merkezlerimizin isimleri İngilizce Fransızca olacak. Benim bir aziz dostum incelemişti. "Türkiye'de çıkan 100 dergiden 70'inin ismi Türkçe değil !" demişti. Türkiye bir sömürge toprağı mıdır?

Sık yaptığımız hataların bir sebebi cehaletten kaynaklanan aşağılık duygusudur. Ötekisi din düşmanlığıdır. Din düşmanlığı yüzünden, bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz kelimeleri dilimizden çıkarıp atıyoruz, yerlerine zıpçıktı kelimeler koyuyoruz. Mesela, isimden sıfat yaptığımız (î) aidiyet ekini Arapçadır gerekçesiyle çıkarıp attık, yerine Latinceden Fransızcaya, oradan da bize geçen (sel-sal) eklerini aldık. Türkçemizdeki sel ve sal ekli bütün kelimeler yanlıştır. Şehir hatlarında dinliyorum ( Çevresel temizliğe dikkat ediniz ) deniliyor. Doğrusu çevre temizliğidir. Bizim bir Çevre Bakanlığı'mız var. Eğer Çevresel kelimesi doğru ise o bakanlığın ismi (Çevresel Bakanlığı) olmalı. Resmi dairelerde çöp kutularının üzerinde (Evsel Atık) kelimeleri var. Eğer "Evsel Atık" ifadesi doğru ise Ev kirası, Ev eşyası, Ev idaresi... yerine de "Evsel kira, Evsel eşya, Evsel idare" dememiz lazım. Nerden çıktı bu "Evsel atık" çirkinliği? Benim çocukluğumda zibil veya süprüntü kelimeleri kullanılırdı. Doğrusu süprüntüdür. Ve bu Türkçe bir kelimedir.Mesela kelimesini dilimizden Arapçadır! gerekçesiyle attılar. Yerine Ermenicenin (ornagin) kelimesinden (örneğin) kelimesini uydurdular.

Yarışmalarımızda çok sık kullanılan bir kelime var. Performans! Bu kelimeden nefret ediyorum. Türkçesi (başarı)dır. Başarılı oldun yerine, performansın çok iyi idi diyenlere doğrusu çok kızıyorum. Bir de "konsantrasyonum iyi değildi" çarpıklığı var. "Kendimi vermedim!, Oyuna giremedim!, Konuyu kavrayamadım" yerine konsantrasyonum iyi değildi züppeliğine de kızıyorum. Bin yıldan beri kullandığımız sebep kelimesi yerine (neden) kelimesi sokuşturanlara da acıyorum. Ayrıca "Neden sebepsiz yere gülüyorsun?" yerine; "Neden, nedensiz yere gülüyorsun?" demek bize ne kazandıracak.

TV. Programlarında, derin bir hüzünle görüyorum. Çocuklarımız şey demeden, yani, tamam mı, atıyorum, annadın mı, artı, eeee, ıııı... diye  bocalamadan, doğru dürüst 5-10 cümle söyleyemiyorlar. Saydım ve gördüm ki, şu "yoğun" kelimesini de, Türkçe karşılığı yüzünden 20 ayrı kelimenin yerine kullanıyoruz. İşlerim çok yerine işlerim yoğun, çeşitli duygular yerine yoğun duygular, trafik sıkışıklığı yerine trafik yoğunluğu, sürekli alkışlar yerine yoğun alkışlar, yüklü bir program yerine yoğun bir program ve daha neler neler...

Ömer Seyfettin edebiyatımızı ve dilimizi "Şark'a Doğru" ve "Garb'a Doğru" şeklinde ikiye ayırır. Garb'dan ve Şark'tan ayrı olarak kendi milli dilimizi ve edebiyat kültürümüzü bulmamız ve korumamız gerektiğini savunur. Siz, Cumhuriyet Dönemi edebiyatımızı gerek dil,  gerek konu ve üslup,  gerekse meylettiği yön bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz? Tespit ettiğiniz "Garb'a Doğru" ve "Şark'a Doğru" taraf seçen belli isimler var mı? Siz tam olarak Garb'ın ve Şark'ın neresindesiniz?

Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin 1911, 1912 yıllarında, Selanik'te Genç Kalemler Dergisi'nde yazdıkları zaman, Türkçe Tanzimat Edebiyatının, daha sonraki yıllarda boy atan Servet-i Fünun Edebiyatı'nın gölgesi altındaydı. Araba Sevdası'nda gördüğümüz Bihruz Bey gibi davrananlar da görülüyordu. Bugün terkiplerde ağır, anlaşılmaz kelimelerle yazan kimseler yoktur. Anadolu liselerinde ve bazı üniversitelerimizde eğitim dili İngilizce olduğu için konuşma dilimize, işyerlerimize, mağazalarımıza bulaşan İngilizce-Fransızca kelimeler yavaş yavaş çoğalıyorlar. Bu İngilizce kelimeler henüz edebiyatımızı pençelemediler. Dikkatimizi çeken, uydurukça kelimelerin dil zevkimizi bozmasıdır. Ben bir kitap almak istediğim zaman, onu açıp birkaç sayfa okuyorum, eğer orada Türkçemiz tırpanlanmışsa, yani bir takım uyduruk kaydırık kelimelerle Türkçemiz boğazlanmışsa ve eğer yazar devrik cümleler kullanmışsa o kitabı katiyen almıyorum. Devrik cümlelerle yazılan bir kitabı okumak, nadasa bırakılmış bir tarlada yürümek kadar beni yoruyor.

Anadolu'yu kucaklayan acı, hüzün, dert ve mahzunluk; şiirin ateşten gömleğini ilikleyen şefkattir çoğu zaman.  Bağrında bayrak doğuran Anadolu'nun sizdeki yerini birkaç cümle ile alabilir miyiz?

Türkçe nasıl bizim varlık sebebimiz ise, Anadolu da öyle varlık sebebimizdir. Anadolu, bizim bin yıllık vatanımız. Anadolu, zenginliği ve fakirliğiyle, aydınlığı ve karanlığıyla, güzelliği ve çirkinliğiyle...bizimgönül dünyamız.

Bizim Milli Edebiyatımıza mensup kalemler, Onu hep tozpembe güzellikler içinde gösterdiler. Marksistlerimiz ise Anadolu'nun fakirliğini, geriliğini ortaya koydular. Her iki görüş de yanlıştır. Anadolu'da güzelle çirkin, incelikle kabalık, zenginlikle fakirlik, merhametle ihanet... Hep yan yanadır, iç içedir. Benim Anadolu şiirlerimde, güzel ile çirkin, zenginlikle fakirlik, asaletle ihanet bir fotoğraf makinasının merceğiyle tespit edilmiş gibidir.

Ben gerçekten Anadolu'yu
Mahzun kağnılarıyla, nazlı yaylılarıyla
ve tozlu yollarıyla da sevdim
kurbağa sesleriyle de sevdim ve Anadolu Acısı şiirimde dedim ki;


Anadolu, Anadolu, ah Anadolu
Bir yanında güzellik, incelik ve nur
Bir yanında bin yıldan beridir süre gelen
Toz-toprak, tezek, çamur!

Hisarcılar, Cumhurriyet Dönemi Türk Edebiyatı Şiir ekollüne sadakatleriyle bilinen şair ve yazarlar topluluğudur. Hisarcılar arasındaki yeriniz ve öneminiz bilinmektedir. Edebiyatımızda önemli bir yeri olan Hisar Dergisi ve Hisarcılar için bizimle hangi his ve düşüncelerinizi paylaşırsınız?

Balzac diyor ki; "Millet, edebiyatı olan topluluktur..." Edebiyatın temel malzemesi dildir. Dil olmazsa din de olmaz, millet de olmaz.

Atatürk de; "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür" diyor. Milletimizin kültürü önce dilimize, sonra dinimize, gelenek ve göreneklerimize, tarih şuurumuza, güzel sanatlarımıza, oyunlarımıza, türkülerimize, destanlarımıza, ordu ve bayrak sevgimize ve vatanımızın kutsiyetine dayanır.

Hisar Dergisi bizim bütün kültür köklerimize bağlı, saygılı bir edebiyat dergisiydi. Hisarcılar da öyleydiler.Hisar'ın doğuşunda ben Sivas'taydım. Ama Hisar öldüğünde ben başucunda idim. Hisar neden kapandı biliyor musunuz? Parasızlıktan kapandı. Okuyucu sayısı gittikçe azaldı. Sonunda o güzelim derginin harcı, borcunu karşılayamadı.

Milletimiz bir sürü pespaye dergilere kucak açtı da, Hisar gibi pırıl pırıl bir edebiyat dergisine yeteri kadar ilgi göstermedi. O bakımdan Hisar'ı düşündükçe utanıyorum da!

İçinde anne sevgisi olmayan hiçbir insan yoktur. Toprağın dişil duruşu bile eşlik eder ana kelimesinin kutsallığına! Sayın Bakiler, Türkiye'de  "anne" üzerine en çok şiir yazanlardansınız. Sizinle yapılan bir söyleşi de "ben hiç babamın koluna giremedim" demişsiniz. Bir yanda şiirin ruhunu anne kokusu ile beslemek diğer yanda baba kokusunda uçurumlar görmek. Bu uçurumun sebebi nedir?

Bu uçurumun sebebi çok ama çok yanlış terbiye anlayışıdır. Babam da annem gibi eş vakit namazında niyazında idi. Ama babamın terbiye anlayışı, sıfırın bin kere altında bir sıfırdı. Önce babamın terbiye anlayışında dayak vardı. Babam en küçük bir hatayı, bir ihmali dayakla cezalandırırdı. Sonra babamın terbiye anlayışında oğulla konuşmamak vardı. Babam sanıyordu ki, benimle oturup konuşursa terbiyem bozulur ve ben babama; "Haydi gel seninle rakı içelim!" diye teklifte bulunurum. Ben ömrümde içki içmiş adam değilim. Babam öyle sanıyordu. Ve yeminle söylüyorum; Babam benim radyo konuşmalarımı, televizyon programlarımı yanımda seyrediyordu. Program bittikten sonra, ağzını açarak tek kelime, bir tek kelime söylemiyordu. Niçin? Terbiyem bozulmasın diye. Üniversitede okuduğum yıllarda, her sömestr tatilinde Sivas'a geldiğimde istiyordum ki babamın koluna girerek 5-10 adım atayım. Ve koluna giriyordum da. Ama derhal kenara çekiliyor, elime şiddetle vuruyordu.

-Çık kolumdan! Çık! diyordu. Niçin? Galiba koluna girdikten sonra

-Haydi baba gel şu meyhaneye girerek kafaları çekelim! diyeceğimden korkuyordu. Bu çok yanlış terbiye anlayışının, şu çok güzel neticesi oldu.

Ben çocuklarıma fiske bile vurmadım. Oğlumla, kızımla dışarı çıktığımız zaman, onlar derhal benim koluma girerler. Yürürken ben oğlumu kucaklar kucaklar öperim. O da beni öper.

"Bir güzel güneşimiz daha battı..." demişsiniz bir yazınızda Bahtiyar Vahapzade'nin ardından... O güneş batmadan kıymeti bilinmiş miydi?  Bize biraz Bahtiyar Vahapzade'den bahseder misiniz?

Bahtiyar Vahapzade Türkiye'de yeteri kadar tanınmıyor. Ama Azerbaycan'da onu çok seviyorlar. Bakü'de onunla bir caddede baş başa kalarak 15-20 m yürümemiz mümkün olmazdı. Gelen-giden "Bahtiyar Muallim sen bizim şerefimizsin!" diyerek eline sarılırdı. İstanbul'da, Atatürk Kültür Merkezi'ndeki bir konuşmasında, topluluğa hitaben dedi ki; "Menim Türkiye'deki sesim Yavuz Bülent'di! Yavuz Bülent'in Bakü'deki sesi de menem!"

Kitap Haber "Kitaplardan Bir Dünya Kurduk" sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber'deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Bir zamanlar biz, Kitabı üzerine yemin eden bir millet idik. Türkiye'nin gerilemesi her iki mânâda da kitaptan, kitabımızdan uzak kalmamızdandır. Evlerimizin %95'i kitapsız ve kütüphanesizdir. Kitapsız ve kütüphanesiz evler, dünyanın en mükemmel eşyalarıyla döşenseler bile, mağara karanlığından yine de kurtulamazlar.

Türk kadınının, kızının maalesef kitaba, kütüphaneye tahammülü yoktur. O bakımdan evlendiklerinde, baba evinden koca evine bir bazen iki kamyon çeyizle giden kızlarımız beraberlerinde sadece bir kitap ile giderler. Onun da alfabesini bilmedikleri için okuyamazlar...

Sayın Yavuz Bülent Bâkiler, sorularıma verdiğiniz her bir cevap, geçmiş ile gelecek arasındaki yaraların sesini duyuruyor ve yankısı ile merhemini sunuyordu. Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum...

Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Not: Bu söyleşi Temrin Düşünce ve Edebiyat Dergisinin Temmuz/Ağustos 66. sayısında yayınlanmıştır...

Mehtap Altan - 07.07.2014

,

2663

Mehtap Altan Hakkında

Mehtap Altan

1973'de Kayseri'de doğdu. Anadolu Üniversitesi AÖF Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Hâlen İzmir'de yaşamaktadır.

Şiir, deneme, öykü, kitap tanıtım yazıları ve edebî söyleşileri Dil ve Edebiyat, Yedi İklim, Temrin, Acemi, Dîvanyolu, Berceste, Berfin Bahar, Hayal Bilgisi, Şehir ve Kültür, Sincan İstasyonu ve Ihlamur'da yayımlandı. 2014 yılında Yağmur Dergisi Ulusal 6. Hikâye Yarışmasında "Kuyudan Kumbara" adlı öyküsü üçüncülük ödülü almıştır.

Yayımlanmış kitapları:

  • Beyaz Ağıt, şiir, 1995
  • Çivi, şiir, 2014
  • İmgenar Sokağı, öykü, 2015
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin