Yazar: Ali Ayçil

Yazar: Ali Ayçil

Yazar: Ali Ayçil

17.02.2011 - Bilal Can
Yazar: Ali Ayçil

Ali Ayçil denemeleri ile kendini göstermiş şiirleriyle ispat etmiş öyküleriyle de bizde yer etmiş bir yazar/şair/öykücüdür. Bir şair ne kadar yazardır! Bir Yazar ne kadar şair. Öykücülüğünde öykünün değişik tadlarını duyduğumuz, şiirlerinde seslerin ve anlamların ne derece yoğun olduğunu gördüğümüz, denemelerinde bakış açısını genişleten cümlelerin nasıl olduğunu okuyucuya ince bir işçilik ile verir.

Sur kenti hikayeleri kitabı ele alacağımız ilk kitabı. Kitap 20 hikâye ve bir önsözden oluşmuş. Her kitabın bir önsözü olmalıydı zaten. Önsüz girişidir her kitabın. Elifidir. Kendinden sonra gelecek be’nin sebebidir. Her hikâye yekdiğerinin hem devamı hem de devamı değil niteliğinde. Kitabı bir bütün olarak okuduğunuzda kitap bir roman gibi gelebilir. Bu hikâyenin uzunluğu kısalığı tartışmasına girmeden söyleyeceğimiz sözdür.

Her hikâye bir diğerine, ve kitabın tümüne bağlıdır. Okuduğumuz hikâyelerde kelimelerin bizi alıp götürmesi yazanın maharetinde gizli. Okurken aklımıza kattığımız kelimeler bizde kalsın. Kitabın eşsiz bölümlerinde hikâyesine gönlümüzü kaptırdığımız seyyah olduk. Onun hikâyesini birinci şahsın işlemeli sözlerinde işittik. Seyyaha kaptırdığımız gözlerimizi şehirden bir başka şehre giden adımlarıyla ve gönlüne değen hüzünle sağdan soldan duyduğu hikâyelerle birleştirdik. Evet, biliyorduk İbni Battuta’nın seyyahlığını. Orta Çağın en büyük seyyahı olarak anılıyor. Geçtiği ülkeleri ayrıntılı biçimde döktüğü sayfaları ve zamanının Evliya çelebisi olduğunu.

“heyecanını yitirmiş her kent hatıralarıyla avunurda.; hatırlarını çoğaltır onları biçimsizleştirir, yeniden üretir, bir süre sonra kendini hatıralarından ayırt edemez olurdu. Kendisine kendisini anlatan ve kendisiden kendisini dinleyen kentlerdi bunlar. Hepsinin de sonları kaçınılmazdı: hatıraları tarafından hatırlanmak. Bir de böyle kentlerde yaşamın tek düzeliği zamanla bazılarının ruhlarını fazlasıyla pıhtılaştırır, o pıhtılaşmış ruh, sahibine olmadık bir son hazırlardır. “

Hikâye kahramanlarının aynı mekânda yaşamış olması ve olayların aynı kişilerle olması kitabı bir roman haline getirmiş olarak gözükse de aslında kitaptaki hikâyeler herkesin bir hikâyesi var olduğunu da gösterir nitelikte. Karşılaştığımız, gördüğümüz, izlediğimiz, konuştuğumuz insanların her birinin hayatın bir diliminde geçirdiği şahane hikâyeleri vardı. Her insan gibi. Sur kenti hikâyelerinde geçen hikayeler insanın sadece bir boyutunu değil bir çok boyutunu anlatır, okuyucuya bunu sunar.

İnsanların her biri hikâyelerini içlerinde taşırken acaba kaç kişi böyle cesur bir halde ve eşsiz bir tat ile dinleyicilerine sunmuştu.

Her hikâyenin sonuna işlenen cümleler okuduğumuz hikâyenin kısa bir özeti gibi. O hikâyede ne geçmişse o cümle ile vurucu bir son hazırlanmış. Son cümleye kadar yazılanları bir hikâye gibi okurken son cümlenin vurucu etkisiyle bu hikâyelerin hayatın bir yerlerinde yüreği acıyan ve bu acısıyla kelimelere sarılan bir yüreğin içinden nelerin geçtiğine şahit oluyoruz. Okuyucu burada birinci şahit kişi.

Beni vuran hikâyeyse ”sakine’nin mil çekilmiş gözleri” bir aşkın ve sadakatin ve aslında yanı başımızda duran güzelliğin farkında olmayışımızı, gör diye beklerken o göremediğimiz güzellik- ve aslında didinirken beni gör diye- bir zaman sonra yitirdiklerimiz arasında girmesiyle kendi kahrımızdan hangi göğü başımıza indirsek boştur. Hikâyede bunu bariz bir şekilde gördük görünce de kalbimiz sızladı. Bunun karşısında.

“gözlerine mil çekilmiş tek bir gün, gözlerine sürmeler çekilmiş yılların öcünü fazlasıyla aldı benden”

Hikayelerin akıcı dili ve olayların birbirini takip etmesi kitabı elimizden düşürmemeye söz vermişçesine akıp gidiyor. Yazar dilini iyi kullanmış. Kitabı okurken sıkılmamamızın nedeni de budur. Ders verir şekilde dizilen cümlelerden de alacağımız çok şey oldu.

“Anladım ki; kalbinden uzak düşenin kalbini üfleyip, onu yeniden içimize konduran kuş nefesi vardır. Bu sıradan hikâyemi, benden yüzyıllar sonra gelen biri benim gibi duyarak anlatsın isterim. Desin ki; cevher kararmadıkça, her hayat için tetikte duran bir mucize vardır”

Kovulmuşların Evi kitabıyla 108 sayfa içinde 33 deneme var. Her deneme hayatımızın bir durağında durup gördüğümüz resimleri karşımıza tekrardan çıkarır nitelikte. Bu denemeleri okurken kimi zaman çocukken oynanan oyunlara, merak içinde sorular sorduğumuz günlere, acısıyla tatlısıyla geçirdiğimiz günlere dalarız.

Ali Ayçil iş bu kitabıyla tam bir deneme ustası olduğunu kanıtlar gibidir. Cümlelerin akıcılığı ve düşündürücü halleri içimizde anlam kazanmıştır. Bizi vuran sözleriyle acımıza sarılıp o acıyı tekrardan canlandıran kelimenin, cümlenin altını çizdiğimizde işte burası bizim acımızın, bizim sızımızın kaynadığı yerdir. Biz bu cümle ile, bu kelime ile acımızın sızısını tekrardan hissetik. Sızlayan yanımıza bu cümleleri bastık ki o acının sızısına bir isim, bir cümle olsun.

“ben ki insanın yeryüzüne atılmasının, o yalnızlığın, yabancılığın kederli bekçisiyim. Dünyayı karnımda dinmeyen bir sancı olarak taşıdım bunca zaman.”

Kitaptaki yazılar arasından beni çok en çok sarsan “bir gün babamızın resmi de ölür” isimi denemesiydi. Yazıyı bitirene kadar fonda bir baba resmi ile babasızlık özleminin neler düşündürdüğü üzerine kafa yorduk.”babamız bir gün gerçekten ölür, ama biz, onun ölümünü bile birden değil parça parça kavrarız. Eve geç kaldığımızda duyduğumuz tedirginlik, yerini garip bir boşluğa bırakır mesela; annemiz, babanız duymasın” demez olur. Ütü masasında eksik bir giysi vardır artık…”

Cemal Süreyya’nın dediği gibi:

” Sizin hiç babanız öldü mü!
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum “

Ali Ayçil kitapları her ne olursa olsun okunması gereken kitaplarındandır. Seriyi okuduğunuzda Ayçil’in dilini git gide geliştirdiğini ve gitgide bize daha acı duygular yaşattığını göreceksiniz. Ayçil işini iyi yapanlardan bir tanesidir. Bu yüzden ona aşk olsun diyoruz. Ve teşekkür ediyoruz.

Deneme kitaplarından bir diğeri de ” ceviz sandıkları ve para kasaları” Kitaba ismini veren deneme eskiyen, üzerinden zaman geçen tüm anıların ve değerlerin zamanla yerini başka değerlere ve anılara bıraktığının resmini çiziyor yazar. Bu resim soğuk para kasalarının ve sıcak ceviz sandıklarının bir nevi savaşı niteliğinde.

Ceviz sandıklar içinde geçmişimiz, babaannelerimizin bizlerden sakladığı ve bizi meraktan çatlatıp bir türlü içinde ne olduğunu görmediğimiz- görsek da azıcık ucundan köşesinden gösterilen- eşyalarla dolu bir sandık. Her çocuk- eğer ki babaannesi huzurevine verilmemişse- ve- babaannesinin yanında büyümüşse- bu merak içinde büyür.

Bir anının, bir hatıranın, bir yüreğin göstergesi, esamesidir ceviz sandıklar. O sandıklarda gözleri merakla dönen insanlar vardır. İçindeki dünyaya kendini dahil etmeye çabalayan, merakla bekleyen. Para kasaları ise bellidir. İçindeki maddi dünyanın soğuk yüzlü banknotlarının gizli olduğunu herkes bilir. Belki de bu yüzdendir paraya ihtiyacı olanlar kasalara atar kendini hatıralara ihtiyacı olanlar ise ceviz sandıklara.

Ali Ayçil öykücülüğünü, denemeciliğini kitapları üzerinden hareketle incelemeye çalıştık Şairliğini de yine kitapları üzerinden değerlendireceğiz. Şiir kitaplarından ilk olarak Arastanın Son Çırağı’nı ele alacağız. Kitap iki bölümden oluşup ellibeş sayfada toplam yirmialtı şiir vardır. Her şiir ince bir işçiliğin, öykülerindeki, denemelerindeki o sızının kutsal bir söyleniş biçimi gibi söylenmiş hali.

90 kuşağı şairlerinden olan ayçil öyle her yerde şiirlerini gösteren biri değil. Şiirlerinin geneli bildiğim kadarıyla Dergâh’ da yer edinmiştir.

Arastanın Son Çırağı’nda klasik şiir şekli diyebileceğim hece vezniyle şiirlerini görücüye çıkarsa da belli bir kalıba bağlı kalmamıştır. İlk şiir kitabı olması hasebiyle de seçilen şiirlerin bazıları gözümüzü yükseklere dikerken bazıları ise havanın normal seyrine bırakmaktadır bizleri.

Kuru Kök

“berrak yüzüm biraz çil, paçalarım ispanyol
kayıbın oğluyum ben yeni moda bir hayta”

Şiirlerinde geçen ironiyi tadında bırakıp, bizi sert ünsüzlerle ve sevimli cümlelerle bırakan yazan yazdığı şiirlerle döneminin, dışında şiirler yazmıştır. Çok sesli şiirler barından şiirlerle kendini sevdiren biridir Ali Ayçil.

Biz onu daha çok yazdığı denemelerle bilsek de şiirleri es geçilecek gibi değildir.

“hepimiz cehennemlik yalnızca o sarışın
benim ilk dişli yaram taş mektebin perisi
boyumu bodur bulmuş adım da alaturka
dedim; yumurta topuk iskarpin gerek bana
ve herkes bundan böyle Mayk diye çağıracak”

Dilinin barındığı “bizden esintiler” le geleneksel halk şiirine yeni bir bakış kazındırmıştır Ali Ayçil.

“nereye varsam yönlerden
bir çarmıh geriliyor içime
gidip geliyorum zamansız bir ölümle
tetikte duran ihanetin arasında”

Taşra Sızlanmaları

kitabın ikinci bölümü olan “taşra sızlanmaları”nda daha kısa şiirlerle bir yudumluk su gibi geliyor insana. Ama her ihtimale karşı elinizin altında bir sözlük barındırırsanız en azından aşina olmadığınız kelimelere bakıp anlamlandırabilirsiniz.

“son çırağı ben idim
ortasında yedi göbek çınarı
sulayarak büyüten arastanın”

“arastanın son çırağı” kitabından sonra ikinci şiir kitabı olan Naz Bitti şairin artık dilinin daha keskinleştiğini ve halk edebiyatı biçimine daha uygun şiirler yazdığı gözlenmiştir.

Şifre 14. 14 lü hece ölçüsüne göre yazılmıştır kitap. Bu da Ayçil’in kurduğu şiirleri biçimsel olarak yeterince açıklamaktadır. Şiirlerinin kolayca tüketilmemesi bir nevi kolay yazılmadığı içindir.

“babamın cebi cimri, lunaparkta bekliyor
hücum ediyor göğsüm nazlının neşesine
birkaç çiçek ver diye yalvarıp duruyorum
vilayet bahçesinin çakırkeyf bekçisine”

Şiirindeki ironiden ödün vermeden ” devlet devlet olalı böyle barış görmedi” demesi bunun göstergesidir. Artık diyebilir ki Ali Ayçil şiirleri ironisiz olmaz.

”söylesem belki kızar ama söylemeliyim
şu komşu kadınların bize sık geldiğini
ablası bekleyene beklemek düşer ancak
annemin daha küçük deyip gönderdiğini”

Şiir dilindeki şehir sözleri ve gerektiğinde argo kelimeleri barındıran şair zamanla içimizdeki sesini büyüterek yayıyor cümlelerini. Sesli okuyuşa hayır demeyen şiirleriyle, okunduğunda bazen insanı şaşırtan cümle kurgusu ile zorluyor kimi zaman.

”selahattin dediğin göl kenarında salkım
gövdesi hu çektikçe suya değmiş tanesi
bir nehri sırasıyla tatlandıran yüzüne
her ne vursa parlamış ibrişim şirazesi”

Mustafa Kutlu’nun tabiriyle tabiriyle” Atalarının izinde yürüyor o” dediği Ali Ayçil yazdığı şiirlerle bize sesli harflerini duyuruyor. Şair olarak Ali Ayçil’in halk şiirini devam ettirme düşüncesi var mı bilmiyoruz ama okuduğumuz kadarıyla “halk kokan, şehir kokan, mahalle arası kokan” şiirleriyle uzun zaman hafızalarımızdan silinmeyecek şiirler yazdıran şaire teşekkür ederiz.

Naz Bitti ve Arastanın Son Çırağı kitaplarıyla bir başka şairdir Ali Ayçil. Şiirlerinde Anadolu’nun renklerini, dağların duruşunu, bir çoban çeşmesinden akan gürül gürül suları görebilirsiniz. Gönlü bir başka aşık gibidir.

Hece ölçüsüyle yazdığı kafiyeli şiirleriyle halk edebiyatı biçimselliğini gösterir şiirleri. İçerik bakımından değişiklik gösterse de tematik bakımından önemlidir. Özgün bir yapıda kaleme aldığı şiirleri söz üzerinden hareket eder. Bunları genişleterek ele aldığımızda geniş bir düşünme evresi olduğunu gösterir. Aynı özelliği son dönemin iyi şairlerinden olan Süleyman Çobanoğlu’nda da görebiliriz. Hem yapı hem de içerik bakımından benzerlik gösterdikleri bağlamında da ele alınıp tartışılabilir.

Kelimelerden suskunluğu aşılayan şair kimdir sorusuna karşılık verilecek cevap bir isimde gizlidir. O da Ali Ayçil’dir. Suskunluktan bir demet yapıp bunu taç diye kondurur okurun başına. İşlediği şiirler birer nakış gibi sessiz ama etkili bir şekilde yer eder okuyucuda.


Öykücü olarak Ali Ayçil Sur Kenti Hikâyeleri gibi eşsiz bir eseri ortaya çıkarmıştır. Öykülerindeki hayal-gerçek savaşı ve ele aldığı mistik ve tarihi gibi gelen olaylar okuyucu üzerinde çok etkili olmuştur.

Bilal Can - 17.02.2011

,

3130

Bilal Can Hakkında

Bilal Can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede "Mustafa Kutlu Öykücülüğünce Mekân: Bir Edebiyat Sosyolojisi" teziyle tamamladı. Sosyolojik çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı. Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2012 yılından beri Kitaphaber.com.tr nin editörlüğünü, 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor.  Yayınlanmış 2 kitabı vardır. 

twitter: @bilalcan1

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin