Yeryüzünün İncinmiş Hatıraları

Yeryüzünün İncinmiş Hatıraları

Yeryüzünün İncinmiş Hatıraları

Yeryüzünün İncinmiş Hatıraları

"Hayat olsa olsa bir incinmedir"

Parmaklarının izinden sürülüyor bir kadın, geçmişinin yaralarına. Sesinin buğusundan, yüzünün kederinden ve başının örtüsünden tanınıyor bir kitlenin gözünde. Unutmak fiili ile yan yana hapsolmanın kapısında bekler en çok kadın. Unutacak ne çok şey vardır hayatta, yarında, dünde ve şu anda! Unutmak, kesilen bir saç telinde, harf harf büyüyen yangının kül ettikleri midir mesela, yaktıklarımız, sustuklarımız, yok saydıklarımız… Sahi olmamış olanlar mıdır? Sessiz harflerin tümünü çıkarsak mesela cümlelerden, gözleriniz rahatsız olur mu? Ne çok zor soru var ve ne çok ah! Hâlbuki hayat, kendinden çıkarılmış insanlarla dolu. Kendinden öteki olmaya zorlanmış, hüznünden bile sürgün yiyerek acı ve ağır uygulamaların başrolünde oynamaya zorlanmış insanlarla…

Sibel Eraslan, bu başrol kahramanlarından biri. Yirmi Sekiz Şubat’ın anlam(sızlığ)ına kafa yoran sahne önündeki isimlerden. Acısını içinde yirmi beş yıl bekletenlerden… Yalnız o, acısını tek başına taşıyanlardan değil; yaslandığı omuzların sahiplerini, gözleriyle şahit olduğu zulmün aktörlerini, akıl almaz uygulamalarla, mesleğinden ve eğitiminden geriye sürülmüş kadınların dünlerini ve bugünlerini kaleme almış Saklı Kitap isimli eserinde.

Türkiye’de post modern bir darbe algısı ile sahnelenen Yirmi Sekiz Şubat süreci, çok insanı kalbinden etti. Cumhuriyet döneminden bu yana modernleşme ve çağdaşlaşma adı altında, sürekli olarak insanların manevi değerlerine bir saldırı söz konusu idi. Bu durumun ortaya çıkmasında muhakkak ki muhafazakarlık taraftarlığı ile dini uygulamaları eline yüzüne bulaştıranlar, tarikatlar, cemaatler, cumhuriyet öncesi tekke ve zaviyeler, kısaca dini bölük pörçük etme sevdası ile kendine has uygulamaları sahneye koyanların da payı büyük. Yani yanlış din algısı, yanlış bir yaşam algısı koydu ortaya. İlk emrin “İkrâ!" olduğu bir dine mensup olanlar, kutsal kitabımızı başuçlarına süslü kılıflarla asıp, kendi kurallarını yazdılar! Manevi değerlerin sömürüsü, kimilerinin ekmeğine yağ sürdü bu ülkede muhakkak. Tüm bunların sonucunda, dindarlık tehlikeli bir yaşam tarzı algısına büründü. Önlem alınması gereken bir durum şekline girdi ne yazık ki… Ne çok kalp telef oldu kim bilir kendini koltuk sevdasına, ülke sahipliğine kaptıranların parmak uçlarında. Çok şey söylenebilir, çok fazla hüzün konabilir masaya ve söz siyasetin başucunda dönüyorsa, kendi namıma kalemi o kıyıdan çekmek gerekir. O başın ucunu da sonunu da, birçokları gibi, haklıyı haksızı en güzel ayıracak olan Mecra’ya havale ederek kitabın kıyısına gönül izlerimizi bırakalım.

İkna Odalarında Acının İhramını Giyenler

Yirmi Sekiz Şubat’ın kızlarında, en derin yarayı ikna odaları açmıştır şüphesiz. Bin bir türlü emekle geldikleri okullarına, inançlarını temsil eden örtüleri yüzünden alınmamaları ve üstüne üstlük örtülerini çıkarmaları, birbirleri hakkında bilgiler vermeleri namına kurulmuş çilehaneleri; ikna odaları! Tepegöz korkusu, vefa, sınav kâğıtlarına konan tesettürlünün “T"si… Yurdundan ve yuvasından sürülen kızlar, kadınlar… Kendi içlerine hapsolanlar, örtülerinden vazgeçenler, vazgeçmeyip mücadele ile kabri arasında kalanlar, gidenler, gidenler ve gidenler…

Gitmeler en çok kalanı acıtır diye bilirdim ben bu kitaptan evvel. Bir uçak yolculuğunda kalp muhasebesine duran Kıtmir’in, sesinin buğusunda, hüznünün rüzgârında titrerken bulana kadar kendimi, en çok kalanlar acı çeker sanırdım işte ben. Oysa gidenler, dünya yurdunu ahiret yurduna değişenler, ne çok ağlattılar sayfalar boyu beni. Sibel Eraslan yirmi beş yıllık acısını gömmüş sanki sayfalar arasına. Sankisi fazla aslında basbayağı öyle! Bu kitap, sayfalarına gözyaşlarınızın izini bırakacağınız bir kitap.

“Ayrılık fark ediştir, farklar üzerine inşa edilir hayat"(Sayfa-13) diyordu Kıtmir. Kıtmir olmak biraz da terk edemeyiştir aslında. Yüzyıllar boyu uyumaktır kalbini emanet ettiklerinle, uyurken başucunda durduklarını, uyandıklarında emanet aldığın kalpleri ile karşılayabilmektir biraz. Kimsenin adını vermedi ikna odasında Kıtmir, kimseye ihanet etmedi. Ve ben şimdi biliyorum ki, o yedi güzel, isimlerindeki sesli harflerin kayboluşunu, sessizliğin içinde gözyaşlarını örtüleriyle silişlerini hiç unutmadı. Acının ihramını kalplerinden hiç çıkarmadılar, çıkaramadılar…

İkna odalarından çıkan omuzlar, biraz düşük, biraz yorgun ama en çok kırıktı. Düzene kırgınlık, yâre kırgınlık, aileye, eşe dosta… Kırgınlık bir adam boyu yol alıyordu bir kadının içinde. Sessizlik büyüyor, büyüyor, kocaman, canhıraş bir çığlıkla susuyordu yine içlerinde. Susmak ne çok konuşmaktı oysa…

Siz hiç babanızın hayal kırıklığı oldunuz mu mesela? Yârinizin yüzüğünü parmağınızdan çıkarıp “terk" kelimesini, kendinizden uzak kaç cümle içinde kullandınız? İnandığınız, sırf o güzel ayeti başınıza taç ettiğiniz için zulüm gördünüz mü? Bir de yârinin mahvına sebep olmayıp, destek olabilen güzel adamlar vardı. Onlar da nasibini aldı bu zulümden belki, ama kaçmak belli ki akıllarına bile gelmedi. Sibel Eraslan kendisiyle yapılan bir röportajda ikna odalarını şöyle değerlendiriyordu: “Büyük bir hayal kırıklığıydı. Hayal kurmaya izin vermiyordu. 28 Şubat’ın üniversitelerle, sermayeyle, medyayla yakın bir alakası vardı ama ben kendi şahit olduğum alanı, kadınlar dünyasında bıraktığı izleri yazıya taşımak istedim. Bir kadın korkusu olarak gördüm ben o günleri. Başörtülü kızlar düşünülmeyen, hesap edilmeyen kızlardı. Rejimin münasebetsiz bulduğu kadınlar ortaya çıktı. O kadınlar üzerinden insanları cezalandırmak çok daha kolaydı. Odağında kadın vardı ama kadının yanındaki erkekler de nasiplerini aldı."

Keşke diyorum birilerini illaki kendi yolumuzda yürümeye mecbur etmeye çalışmak yerine, kendi yollarına gönderip el sallayabilsek arkalarından. İnsan neden herkesi kendine benzetmek ister ki?

Saçlarından Kalbine Bağlı Kızlar

Sahi, kadınlar unutmak için mi kesiyorlardı saçlarını, Sibel Hanım’ın dediği gibi. Unutmak bir hatırlamayıştan mı ibaretti? Peki, hangisi unutmuştu acaba yaşadıklarını? Fatih’teki kızlar evinde, nazik üslubuyla, zevk sahibi oluşuyla, gece yarılarında Arapça ve İngilizce ajanslardan dinleyip Türkçeye çevirip not aldığı cümle yığınlarıyla Sryy unutmuş mudur sahi, içinden göçüp giden kervanın ruhunu örseleyen parmak izlerini? Kıtmir’in onu en son gördüğü yerde, polislerin kolları arasında örtüsünün arkasında dururken nasıl unutsun tüm bu yaşadıklarını Süreyya?

Mesela Shrysf. Duruşu ve ruhu cümlelerle safi bir nezaket abidesi şekliyle anlatılan Shrysf. Köklerinden sökülüp parmaklıkların arasında, solgun uzanan Seheryusuf. Sahi unutmuş mudur oda kabrinde Rabbinin emriyle uyurken? Kıtmir onu en son bir onkoloji servisinde gördü ve insan artık biliyordu ki, ruhun depremi bedeni de sarsıyordu.

Merakı kalbini aşmış, ruhunu yormuş ve ismi iknacılara tüm ısrarlara rağmen verilmemiş güzellerdendi Mhdvrn’da. Ezber bozan bir usla “kaderiyle barışık bir seyyahtı". Biliyorum ki Mahidevran’da hiç unutmadı. Nasıl unutsundu, Kıtmir’e ne demişti en son: “Üzülme!" Giden üzülüyordu elbet ama cevap ne güzeldi öyle: “Allah, yeryüzünü mescid kılmıştır bizlere. Hem hicrete ilk çıkan ben değilim ki."(Syf-100)

Ruhu dosyalara sığmayan kız: Mcd. Kalbinde aklın kadar cesur muydu sahi Macide? Sorusu bile hata belki de! Sen unuttun mu sahi Macide, nasıl güzel anlatıyordun örtüyü, örtünmeyi, “aslında örtüden çok Nur Suresi’ndeki ayetleri taşımak olduğunu tesettürün…"(Syf-105) Kıtmir senin de ismini dosyaya yazdırmadı Macide abla! Çünkü senin ismin “İnsanlar arasında yazılıdır" ve Kıtmir bilir ki “hiçbir ruh sığmayacaktır hiçbir zalimin kirli dosyasına"(Sayfa-106) Ama sen üzeri yeşil örtülü bir tabutun içine sığdın, kim bilir düğünün nasıl güzel oldu Mcd! Giderken bile örtünü hiç çıkarmadın!

Glstn. Belki de arkadaşların senin o güzel hanımlık ve annelik düsturundan evliliği kalplerinde akladı! Zira kimsenin evlilik kıyısında dolaşmaya vakti yok gibiydi, dünya telaşı herkesin ruhunu bulundukları anda donduruyordu sanki.“Aşk diyordun, işte böyledir, alınganlıktır, hassasiyettir."( Sayfa-113) Ah Gülistan aşka ne çok yakışıyordun! Kıtmir seni en son Ankara adliyesinde görmüştü, anlaşmalı bir boşanmanın eşiğinde, kamusal alan dedikleri şey evliliğinin kalbine kadar girmişti işte! Biliyorum ki sen de hiç unutmadın, o soğuk hastane odalarının, hemşirelerin, doktorların, kamusal düzen ve kılık kıyafet yönetmeliklerini, bir insanın hayatının bile üzerinde görüşünü, hiç unutmadın!

İsmine keder düşen Dry, hüznü sırtlayan, dört kardeşin en büyüğü, hayatın tüm yükünü kalbinde taşıyan Derya… Sen de o güzel unutuşun uykularından birisin ve kim bilir şimdi hangi rüyayı görmektesin? O güzel anaokulunun zil sesi, kulaklarında çınlıyordur şimdi. Uçuk pembe önlüğün ve başında örtün. Hiçbir yönetmelik ve kuralın, kalbinin üzerine çıkmamış bir hayal ülkesinde, rüyalar inşa ediyorsundur kendine, Hilal Anaokulu olmasa da ruhunun gezindiği yer, Hilal Tuhafiyede rızkına vesiledir elbet. Ve biliyorum ki sen de hiç unutmadın, polislerin kolları arasında götürüldüğün o günü, çocukların ağlayışlarını, ana haber bültenlerinde kısa bir araya sıkıştırılan haber malzemesi düşlerini… Hiç unutmadın!

Sonra Blks Skryl, kaşlarının altında duran prenses düğmeleri, derin bir denizde boğulmanın adı olan gözleri… İnsanın kalbinin lisanı kaç hecedir, en iyi o bilirdi belki. En iyi o hatırlardı, unutmadığı onca şeyi! Başında örtüsü yoktu belki ama o yaralı olan her şeye mütemadiyen ilgi duyan, kopuk tüm bağları birbirine ulayan bir ruhtu. Belki de bu yüzden Kıtmir tüm cümlelerini onun ruhunun bir köşesinde kurdu. Viyana’ya yerleştikten sonra ilk mektubunu ona yazdı… Belkıs, onun da adını vermedi Kıtmir iknacılara!

Diline vurduğu mührü, ahirete kadar açmayacak bir ruhun adıydı Kıtmir! Onu anlatmak cümlelere bile sığmıyorken, hesap günü ismini muhakkak işiteceğimi ve şahitliğimi ben de cümleler boyu ikrar edeceğimi biliyorum sadece, biliyor ve şükrediyorum.

Ashab-ı Kehf ekseninde temeli atılan ve yedi güzel uyurlarla Kıtmir’in öyküsüne kulak veren Saklı kitap üzerine, daha sayfalarca söz söylenebilir, içinden bir çok cümle tırnak içine alınabilir. Alınabilir elbette lakin insanın acısı kaç tırnak içine sığar? Kitap boyu temrinlenerek anımsatılan unutmak ve hatırlamak kelimeleri bunca zıtlıkla nasıl yan yana böyle sakin durabilir?

Yirmi Sekiz Şubat birilerinin ruhunda, kalbinde, ömründe derin yaralar açtı. Yarasızlığınız yara alanı anlamanıza asla engel değildir. Hissederek okumanız kâfi cümleleri. Bu kitabın sizi uzağa atan tek yanı kapağı olabilir olsa olsa. Timaş’ın tasarımcısı Ravza Kızıltuğ bu güzelim kitabın arka kapağını ön tarafa koysaydı keşke diyorum. Kocaman puntolarla yazılmış kitap ve yazar ismi, belki de kocaman yaraları olanları anımsatmak için böyle seçildi, kim bilir…

Söylenmiş ve söylenmemiş bunca sözün kıyısında, gözlerinizin nurunu emanet edebilirsiniz bu kitaba, yaşanmışlıklar can acıtsa da; unutmak ömrümüzün kıyısında bir hatırlayıştan başka nedir ki?

Sibel Eraslan/Saklı Kitap/Timaş Yayınları/185 Sayfa

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 13.01.2014

,

3090

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin