Yol Hali - Nazan Bekiroğlu

Yol Hali - Nazan Bekiroğlu

Yol Hali - Nazan Bekiroğlu

06.02.2011 - Büşra Nur Karaarslan
Yol Hali - Nazan Bekiroğlu
Bir kitabı elinizden bıraktığınızda, ulaşabileceğiniz en yakın raftaki kalem hınçla sağ elinize ilişiyor ve siz bu satırları mavi kapaklı sarı sayfalı eski bir deftere not düşüyorsanız… Kitabınız; altı çizilmiş satırlarla bir kenarı katlanmış sayfalardan müteşekkilse… Arasına kim bilir hangi hislerle bırakılmış filbahri dallarından geçilmiyorsa; bilmelisiniz ve biliniz ki “iyi ki okudum” dedikleriniz listesine yine, yeni bir kitap eklenmiştir ve kitaplığınızın iki tarafındaki aynalar tebessümü çoktan hak etmiştir.

Bir önceki kitabı LÂ ile varlığın inkârıyla ispatı arasındaki ince çizgiyi, Âdemin Havva dilinden, Havva’nın kelâm elinden ve Kâbil’in hınçla yoğrulmuş nefretinden his denizinize salmayı başaran Nazan Bekiroğlu; Kasım 2010′da -yani ki üç ay önce- yeni kitabı Yol Hali’ni tam da ‘yeni kitap olmalı artık sahi ne zaman yazacak’ fısıltı mektuplarını hazırlamaya kolları sıvamışken biz, okuyucularıyla buluşturdu, “oh, hamd olsun” dedirtti derinden.

Nazan Bekiroğlu’nu okumak dar zamanlara sıkıştırılmamalı felsefesi ile kendimle söyleşirken ben, ilk karalanmış defterden ilk baskıya düştüğünde kitap, ilk yavrusu Nun Masalları’yla buluştuğum kadar heyecanlanıp diğer kitapların yanına özenle yerleştirme heyecanını duyanlardandım. Şimdi. Gecenin bu saatinde. Elinde bitirilmiş bir kitap, arka kapaktaki, nakkaşa hitabesini çalakalem yazıyorum mavi kapaklı sarı sayfalı kendi defterime:

“Ya nakkaş! Biraz gez, dünyanın hiç kimsenin olmadığını anlarsın. Nereye kök salsan bir başkalık, bir yabancılık taşıdığını. Nereye adım atsan sona kaldığını. O zaman anlarsın Âdemden bu yana bu yer’li olmadığını. O ilk adımın hatırası yerli yerinde bu kadar taze dururken, neyi neresinde kurcalarsan, arkasından bir iğretilik bir sonradanlık çıkacağını. Mülkün Gerçek Sahibi bu kadar zahirken, toprak üzerinde kimsenin kimseye öncelik hakkı bulunmadığını, sadece bazılarının biraz erken; bazılarınınsa biraz geç kaldığını.”*

Bu yer’li olmayı beceremeyen, yerini hep bu sebeple yadırgayan, sürekli gidilecek yeri arayan, ait olmayı bir türlü başaramayan, Araf hecelerimize basit bir yol rehberi sunmuş Bekiroğlu. Be’nin noktası ile başlayan denemeler serisi, bilinmek isteyeni bilmek isteyen bir nakkaşın kaleminden kelâm olmuş 280 sayfalık kitapta. Bilinmek isteyenin bilinmesi sırrıyla kaleme alınmış onca denemeden altı çizili satırları, içimdeki mabette saklı tutmak gelse de içimden, haylaz kalemim birkaç ipucu düşürüveriyor sarı bir sayfanın resmiyetini unutup dil çıkarmış süslemesinin hemen dibine, ses çıkarmıyorum ben de:

*Baran’ı anlatıyor Bekiroğlu, tekrar tekrar izleyesim geliyor peçesini indirmesini kadının. ‘Benim eziyetim dokundu sana’ diyen adamın gözlerine uzun uzun dalmak isteği doğuyor kalbimde. Ve bir parça çamurda, aslında bütün ihtimallerin, kadere rıza gösterip kederden emin olmaya çıktığını duyumsuyorum yeniden.

*Meriç’i, Garbo’yu, Sarıkamış’ı -en son kalpleri donan o güzel adamları-, gidenin kalandan değil yaşayanın ölenden helallik dilendiği mecliste en çok da Havva iken ‘anne’yi, ülküyü ve aynı üvey babanın tehdidi karşısındaki özgün-dik duruşlu yazgıları, korkulu düşler görmektense uyanık kalmayı. “Ey nehir seni de gördükten sonra görülecek ne kaldı”* derken Nil’in kenarına oturup kalbiyle söyleşen ilk değilse de son kadın olmayı. İlle de dert demleyip, efkâr dindirmeyi.

“Kulakları, kalpleri, gözleri kurşunla mühürlü, ağzı oldukça yazanları, boş, boş, bomboş konuşanları, kırık plakları.”* Sessizlik kulelerini. ‘Ölü bedenlerinin yakılması havaya, gömülmesi toprağa eziyettir’ deyip, kuşlara sumak edilmesinin kendilerince ödül bizce vahşilik olarak tanımlanan Zerdüşt inancına şaşkınlığı, bunca cehaleti, cahilliğimi, çöl şehirleriyle Kudüs’ü, Ölü Deniz’i bu kitapla kanıksadım ben. Sonra, doğuyu ve batıyı. Uhrevi haşmete dünyevi sadeliğin fedasını, tanıdık tanımadık ırmakları, siz kalın ben gidiyorum’ları. Düşü, ille de yolda kurulanlarını, yol düşlerini. Bahr-i siyahı, Trabzon’u ama en çok Truvayı okudum. “Yaşanmışlıktan daha değerli hiçbir şey yoktur, daha yıkıcı hiçbir şeyin olmadığı gibi”* satırı hariç tek bir karalama bile olmadan bitirilen ansiklopedi tadında 30 sıkıcı sayfayı, sürekli çevirdiğim sayfalarla ne zaman biteceğini kestirme çabalarımı, zamanın bir türlü geçmeyişini, odamdaki kum saatini sarsıp ‘lanet olsun bu da bozulmuş’ söylenmelerimi de unutmam sanırım ve tekrar kitaba dönüşlerimi.

*Ölümü daha sonra. Evet, sahi ölümü! Bir babaya yazılan bir mektupta ‘öldüğün yaştan yedi yaş fazlayken ve sensiz dünya bir o kadar eksikken ve öldüğümde ne tuhaf 33ümüzde olacakken ikimiz de… Sahi baba, yaşayamadıklarımızı yaşar mıyız yaşıt olacakken’ serzenişlerini ve gidilecek eksiklerden, onarılacak gediklerden emin olup, dik duruşu da öğrendim içinden.

*Kıskandığım kütüphaneyi, aramızdaki 31 yıllık yaş farkının kalp ekseninde pek de mühim olmadığını, aynı sırada oturmamızı yani, okulu, öğrencileri, kıyasladığım kendi öğrencilerimi… Kadri sadece seng-i musalla’da bilinmeyen ‘hoca’ları, lügatime katılan yeni bir kelime: çaredaş’ı. Ve illa ki Bekiroğlu’nun hayranı olduğu Dosto’su ile Oscar Wilde’ı ve Tolstoy’u okudum. Hayır, hayır okumadım düşledim, kabul.

“Taşlar bile üzerine kazınmış isimleri hakkıyla muhafaza edememişken hangi bellek, üzerinden geçeni gitmez biliyor!”* Belleğimde kalan bu kadardı işte. “Bir parantez vakti ömrüm. Ölüm nokta, doğum nokta. İsmimden sual edilse, bilin beni üç nokta… Gelen geçti, giden gitti. Sağım nokta, solum nokta. Menzil-i maksûd’a varmış erenler. Söyleyen yok, susan nokta.”* Velhasıl bitmesini istemediğim bir kitap daha tükendi, bir nefis daha ölümü tattı, son nokta.

*Nazan Bekiroğlu
Timaş
Kasım 2010 Büşra Nur Karaarslan - 06.02.2011

,

3714

Büşra Nur Karaarslan Hakkında

Büşra Nur Karaarslan

Sakarya Üniversitesi Matematik Öğretmenliği mezunu; çalışıyor. Öğrencileri ve kitapları ile mutlu. Büyüyünce yazar olacak sanıyorlar; bakalım kısmet diyor; sınavı kazanırsam...

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin