Yunus Emre; Gezgin İle Pervane

Yunus Emre; Gezgin İle Pervane

Yunus Emre; Gezgin İle Pervane

09.01.2017 - Sait Alioğlu
Yunus Emre; Gezgin İle Pervane

İslam öncesi Arap edebiyatında en önemli formun şiir olduğu gerçeği, İslami dönemle birlikte Arap ve doğu İslam toplumlarında da büyük oranda hiç değişmeden modern zamanlara kadar etkisini sürdürmüştür.

İslam öncesi Arapların ‘haklı gururu’ ve şahikası sayılabilecek “Muallakat-ı Seb’a”dan tutun da, Hz. Peygamber’in şairlerinin o güzelim eserleri ile birlikte, özellikle de İslami Türk edebiyatının da ana iskeletini oluşturan tasavvufi şiir geleneği ile birlikte, ozanlık geleneğinin sürmesini kolaylaştıran halk şiiri klasik dönemde edebi bir form olarak yerini korumuştur. Ki bu geleneğin en önemli kişisi hiç kuşkusuz Yunus Emre’den başkası değildir.

Yaşayıp yaşamadığı, yaşadı ise, hangi coğrafyada ve hangi ‘il’de, kasabada ve köyde yaşadığı, ilim tahsil edip etmediği, ne zaman ve nerede vefat ettiği konusunda elde kesin sayılabilecek bilgiden yoksun olduğumuz söylenen Yunus Emre’nin, bu kadar istifhama rağmen, Selçuklu’nun son döneminde ‘kuzey Batı Anadolu’ diyebileceğimiz, İç Anadolu ile Ege’yi Marmara bölgesine bağlayan önemli’ bir coğrafyada yaşadığı, ‘onun bizzat şiirlerinde yukarı iller kamu’ olarak tanımladığı Azerbaycan, İran, Kuzey Arap diyarı/Suriye ve Anadolu'yu dolaştığı konusunda, en başta kendisinden bizlere ‘miras’ kalan şiirlerinin delaletiyle artık bilmekteydik…

Onu, bir İslam âlimi, tasavvuf ehli olarak tanımlamadan önce, yaşadığı dönemle birlikte, günümüzün de, aramızda ‘eserleriyle yaşayan’ “Türkçenin en büyük şairi” olarak tanımlayabilirdik. O, eserlerinde en duru bir Türkçe ile kendisinin de mimarları arasında bulunan Türk İslam kültürün motor gücü mesabesindeydi…

Bu vasıflarıyla birlikte, o, hetoeodoks öğelerden büyük oranda temizlenmiş bir vasatta, Sünni İslam geleneği içerisinde mecrasını bulmuş ve günümüze kadar gelmiş bulunan kitabî bir tasavvuf anlayışının, hem ilim çevrelerinde ve hem de halk nezdinde ilgiye mazhar olmasında önayak olmuştur. Yunus Emre ile ilgili, bugüne dek halk söylencelerinde vücut bulan bilgilerin sıhhat derecesi, gündemdeki yerini korurken, 2015 Ramazanında TRT’nin yapımcılığını üstlendiği ve araştırmacı yazar Mustafa Tatçı’nın, onunla ilgili olarak kaleme ele aldığı eserden yararlanılarak tv dizisi olarak gösterime giren “YUNUS EMRE; AŞKIN YOLCULUĞU” adlı çalışma sonucunda, başta dizi seyircileri olarak birçok insan onun hayatı ile ilgili epey geniş malumat sahibi olmuştu.

Yunus Emre’nin hayatının anlatıldığı, şiirlerinden örnekler verildiği bilinen klasik döneme ait ‘’bazı’ eserleri sarf-ı nazar edersek eğer, seküler mantık bağlamında onu ‘İslam karşıtı ve Türkçü’ yaftasıyla, Türk toplumuna, bir cumhuriyet ve Türk ulusçuluğu projesi içerisinde sunmaya çalışan yazar ve çevirmen ve aynı zamanda bir akademisyen olan Sabahattin Eyüpoğlu’nun iki eserinde ("Yunus Emre'ye Selam". Çan Yayınları, 1966."Yunus Emre". Cem Yayınevi; 1971,1972) işlendiğini görmekteydik…

Müslüman/muhafazakâr yazarların ve ilim adamlarının, rejimin ‘kendi döneminde’ dikte ettiği birçok baskı ve yıldırma politikaları gereği, birçok konuda olduğu üzere bu tür konularda da hatırı sayılır eserler verememeleri sonucunda, haliyle bir ‘âlim, tasavvuf ve ‘himmet’ ehli, şairi ve ozanı hakkında yeterli bilgilere ne yazık ki pek sahip olamamıştık.

Ben şahsen kendi adına TRT’de yayımlanan ve kendimce “Kur’an, Sünnet ve tarih” süzgecinden geçirdikten sonra doğruluğuna kanî olduğum dizi filmle birlikte, yazar ve şair Yaşar Bedri(Özdemir)’nin Çıra Yayınları tarafından yayımlanan “YUNUS EMRE, GEZGİN VE PERVANE” adlı roman çalışmasını bir solukta okuyunca, Yunus Emre ile ilgili bilgisel ve taşıdığı düşünceleri açısından bir yanlış bulamadığımı çok rahatlıkla söyleyebilirdim…

***

Yaşar Bedri’nin kitabı, kaleme alınış maksadı açısından bir roman olmakla birlikte, bir biyografi eseri olmasının yanında, zaman içerisinde kaybolduğunu düşündüğümüz ve kütüphanelerin tozlu raflarında bulunan ‘el sürülmedik’ eserlerinde ortaya çıkarılacağı günü bekleyen önemli bilgilerin en azından bir kısmının bizlere ulaştığını, elde buluna tarihi belgelerle ortaya koyması açsından bir tarih, tasavvuf öğretisi kitabı olarak da öne çıkmaktadır.

Bu eserde, tarihin gördüğü ve kaderini İslam’la birlikte çizmeye çalışıp ta Türkistan’dan çıkıp Anadolu topraklarını kendine yurt ittihaz eden Türk/Türkmen topluluğun, ümmetin ‘her daim olduğu üzere’ bir alay beyi olma istidadını ortaya koyması ile başlayan serüvenini, bir yandan illim, kültür, hikmet, tasavvuf ve şiirle süsleyerek, çoğu kez de Moğol zulmüne düçar kalarak bir yok olma sürecine girmesinin, akabinde Osmanlı ile şahlanışa geçtiği ve hayatiyetini sürdürdüğü sayfa, sayfa işlenmektedir.

Sadece bu mu? Hayır! Geçmişte de olduğu üzere, günümüzün birçok Müslümanına da arız olduğu bilinen bir yaklaşımla “ilahi aşk” dururken, “insanî aşkda neymiş, böyle bir şey mümkün müdür” kabilinden bir sığlıkla aşağılanaduran karşı cinsten insanların da birbirlerini gayet sevebileceklerini; aşkları uğruna nice on yıllar maşuğunu bekleyebileceğini, hatta ömrü vefa etmediğinden, maşuğunu beklerken ruhunu Rabbine teslim etiğini Yunus Emre’nin şahsında Sarıköy'deki ‘ilk aşkı’ Yagülü’nde ve mürşidi Tabduk Emre’nin kerimesi olan Gülmisal örneğinde görmekteydik…

Moğol baskısının getirmiş olduğu hadiselere binaen oluştuğu bilinen kıtlık zamanlarında köyünden kalkıp bir iki çuval darı için günlerce yol tepip, önce Hacı Bekdaş-ı Veli’nin dergâhına konan, ama oradan himmetini bulması için Tabduk Emre dergâhına yönlendirilen ve dergâha vasıl olunca ‘kendisine darı yerine himmet öngörülen kara yağız bir Türkmen gencinin darı ve himmet arasında kalıp bocalamasının anlatıldığı ve koca bir on yıl sürecek hayat mücadelesi sonucunda aradığı himmete kavuştuğu ve bu sayede “yukarı iller kamu” ile birlikte, koca bir gönül coğrafyasında adından bahsedilmesi ön plana çıkmaktadır.

Daha toy bir çocuk ve Yazgülü’nün sevgili sıfatını taşırken, oluşan ve bozkırı yakıp kavuran kıtlığa binaen, köyün ileri gelenlerinin “gidenin geri çevrilmediği ve çuval çuval darı ile bir nevi taltif edilip, gönlü alınarak köyüne, kentine yolculandığı”düşünülen insanlar misali Yunus’un da bu yolculuğunun nihayete ermesi mutat iken, aramadığı halde, kendi hanesine yazılan himmet ve üzerinde bir rütbe olarak kalacağı bugün apaçık ortada bulunan şairlik ve ozanlık, öyle anlaşılıyor ki herkese nasip olmayacak bir inceliği de içerisinde barındırmaktadır.

Türk şiirini, o gün açısından, olduğundan daha güzel, anlamlı ve alanı bir hayli geniş bir coğrafya ve kültür ortamında yaşamasını sağlayan en önemli unsurun, Türklerin İslam’la tanışıp Müslümanlaşmalarının öneminin büyüklüğünü, bir manevi arınma ameliyesi ve formu olarak okuyabileceğimiz tasavvuf yoluyla gözlemleyebilirdik.

Edebi bir tür olan şirin, bu form içerisinde ise, en büyük temsilcisinin hiç kuşkusuz Yunus Emre olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktı. Kısacası, darı, himmete; himmet, ise şiir formu üzerinden Yunus emre olarak karşımıza çıkmıştı. Gerçi, bu özelliğinden arî olarak, o hiçbir katkıda bulunmamış olsaydı bile, Türk tarihi boyunca Türkçenin en büyük şair olarak anılmayı hak edecekti bir defa…

Nasıl ki Mehmed Âkif, şaheser şiirleriyle ‘yeni’ Türkiye’nin ‘kurucu şairi’ olarak anılmayı hak ediyor idiyse, Yunus Emre’de Ertuğrul Gazilerden, Edebalilerden öncelikli olarak, Osmanlı’nın kurucu şairi unvanını, ansının ak sütü gibi hak ediyordu denilebilir.

Şiirin, hele birde aruz veznine uymayan, kafiyesi nedir olmayan türü olarak, adına ‘serbest şiir’ denilen heyula şeklinde şiir kıyıcılarının elinde kıyıldığı bir ortamda, şiir ve şair olarak ötelerden bize sese veren Yunus Emre ve şiirleri, salt bir şiir olmasın yanında, onu oluşturan forma, yani tasavvufa haklı ya da haksız eleştiriler getirelim, bizi biz yapan değerlerinin de haber vericisi olarak önemini korumaktadır.

***

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, yaşayıp yaşamadığı, şayet yaşamış ise, nerede ve ne zaman yaşadığı konusundan bilgi azlığı ve karmaşasının yanında, bugün onun Anadolu’nun, belki de tarihinin en zorlu ve çetrefilli bir döneminde ve ‘Müslüman Türk’ün “bugünleri görüp göremeyeceği meçhul olan bir zaman diliminde’” eli, ayağı, dili, kalbi ve gözü olan bu abide şahsiyetin geldiğimiz vasatta Türkünden Kürdüne, hemen hepimize tercüman olduğu daha da açıklık kazanacaktır.

Onun “Benim yolum davi değil, sevi yolu” dediği gerçeği, bugün iliklerimize kadar yaşıyoruz, bizlere dört birt yandan saldırıp duran ve Mehmed Âkif’in “kimi Hindu, kimi yamyam; kimi bilmem ne bela” diye tasvir ettiği namert ve alçak düşmanların yaptığı gibi, o günlerde Moğol keferesi Anadolu’ya, Müslümanlar ve hassaten de bu toprakların maddi çimentosu hükmünde bulunan Türk vs. unsurlara saldırıyordu.

***

Anadolu toprağında yaşamış bulunan ve günümüzü anlamamızda bizlere yardımcı olduğunu gördüğümüz onlarca, yüzlerce ve belki de binlerce şahsiyetin yapıp ettiğinin, ortaya koymaya çalıştığı eserlerin ve çabalarının çoğunun zamanın akışı içerisinde, sisler içerisinde kaldığı, bir kısmının ise kaybolup yerinde yeller estiğinin bir nişanesi olarak, birçok şahsiyet gibi Yunus Emre’nin de sadece isminin ve bir iki şiiri ile bir iki eserinin hasbelkader bilindiği vakıasına koşut olarak, bu şahsiyetlerin İslam’la var olan ünsiyetlerinin bilerek görmezden gelinerek ‘Türk ulusu’ ve ulusalcısı formatı içerisinde seküler beyinler tarafından bizlere ‘yeniden’ ve orijinalinden epey farklı bir şekilde indirgemeci şekilde sunulması ittihihatçı ve Kemalist proje olarak tekrarlanmıştı…

Bu iş böyle olunca, işin aslını araştırmak, iyice bilmek ve olayın künhüne vakıf olma adına işin İslami yönünü es geçmeden bu şahsiyetleri ulusalcı değil, milliyetçi ve daha sonra da Müslüman Türk’e vs. kakışır bir tarzda İslami tandaslarla ele alma çalışmaları başlamıştı.

Tabii ki bu konularda da çoğu kez birbiri ile uyuşmayan, hatta birbirini nakzeden çalışmalar oluşmuştu. Yukarıda vurguladığımız üzere yunus Emre’ni yaşayıp yaşamadığı mevzuundan hareketle, Anadolu Selçuklu dönemine damgasını vuran birçok ‘İslami’ düşünce hareketleri gibi, bu düşüncelerin oluşumuna katkı sunmuş birçok şahsiyetinde ya yaşayıp yaşamadığı, yaşadı ise nerede ve ne zaman ve nasıl yaşadığı, olaki, birçok siyasi mülahazalarla gözden düşüürüldüğünü düşündüğümüz şahsiyetlerin bıraktığı eserlerin akibetinin ne olduğu, uzunca, derin ve sağlıklı araştırmaları gerektirecekti…

Hatta farklı İslami ekolere sahip ve bu farkjlılıkltan dolayı birbirlerini düşman olarak gömeseler bile, dost olarak da tanımlayamadıklarını düşündüğümnüz ve açıkçası konu ile ilgili birçok eserde haklarında farklı rivayetlerin bulunduğu o dönem şahsiyetlerin, başka eserlerde farklı olarak tanınmaları ve tanıltılmaları da gizlenmiş bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır.

***

Günümüze bazı çevrelerce ideolojik saiklerle ve ısrarla İslam’la bir alakası olmadığı konusu işelenen Bekdaşiliğin piri Hacı Bekdaş-ı Veli’nin, Anadolu’nun Müslümanlaşmasında ve dolayısıyla Türkleşmesinde inkâr edilemez emeğinin Yunus Emre üzerinde ne kadar şık duruduğunu söyleyebilirdik…

Zaten bu konu kitapta mümkün mertebe belirtilmiş. Zaten o günler açısından Anadolu dışı bir takım ‘din tüccarı’ mahfillerce ortaya konan ve İslam’la müşerref olmuş bulunan Acem(Türk, Fars, Kürt vs.) topluluklarına karşı Arabın üstünlüğü düşüncesine dayandırıldığı bilinen bir yaklaşıma karşılık olarak, gayr-i Arap unsurları ‘yeniden vücuda getiren’ dinî yaklaşımların, olumsuz taraflarını sarf-ı nazar ettiğimiz olumlu, kabul edilebilir ve elde tutulabilir bir Sünni anlayışın var olma mücadelesi doğrun olarak okunduğu gibi, çoğu kez de hep yanlış olarak okunmuştu…

Birde bu yanlış okumalar ek olarak önceden eklendiğini düşündüğümüz birçok belgesel yanlışları da sayabilirdik.

Amacımız, Yunus Emre örneğinde olduğu üzere, bu şahsiyetlerin kaleme aldığı eserlerde –birçoğu da romandır- yanlış nedir aramak değil, sadece, tarihi süreç içerisinde oluşan belgesel yanlışların nasıl oluştuğu ve birinin farklı bildiği bir konunun, diğerleri tarafından bir hayli farklı olarak nasıl görülebildiği, anlaşıldığı ve kabul edildiğiydi sadece…

Bir misal verir isek, meramımızı açık bir şekilde dile getirebilirdik O da Anadolu’ya farklı toprak parçalarından, farklı kavmi popülâsyonlardan, farklı kültürlerden ve haliyle farklı dinsel öğretinin vücut bulduğu yerlerden kopup Anadolu’ya gelen toplulukların ve birçok dini şahsiyetin, gelip yerleştiği bu coğrafyada ya birbirleriyle hayırda yarıştıkları, ya da Mikali Bayram örneğinde olduğu üzere eserlerinde vurguladığı üzere Mevlânâ’nın başta Ahi Evren olmak üzere, Anadolu’da Türk’e özgü bir din anlayışını sürdürdüğü bilinen Hacı Bekdaş-ı Veli ve bu iki şahsiyetin rahle-i tedrsinden geçtiği bilinen Yunus Emre’ ye karşı ‘kayda geçtiği söylenen ve yazılan düşmanca’ tutum ve davranışlarını nasıl telif edecektik?

Bu şahsiyetlerle ilgili olarak yaklaşık seksen doksan yıldır ulusalcıların yapmaya çalıştığı dezenformasyona koşut olarak, o klasik dönemlerde yapılmış bulunan başka tür bir dezenformasyonel çalışmalar mı vardı da, bugün işin içerisinden çıkamıyorduk?

Bu tür soruların sorulmasına rağmen, geçmişimizi bize bildirmeye çalışan bu abide şahsiyetlerin hayatı, eserleri ve bıraktıkları düşünsel, ilmi ve kültürel mirasın elde kalan kısımları bile olsa bizlere aktarmaya çalışan her türden çalışmanın önemi bir hayli büyük olmalıdır. Romanlar, filmler, tv dizileri, ilmi/bilimsel çalışmalar ve bu şahsiyetlerin eserlerinin başta edebi olarak incelenmesi, tahlile tabi tutulması önem arz etmektedir; günümüzü anlamamız, anlayabilmemiz ve geçmişten hareketle adlandırıp anlamlandırabilmemiz açısından…

Yunus Emre’nin önceleri Anadolu’nun çeşitli yörelerinde ilahi formunda söylene şiirlerine koşut olarak TRT’de izlediğimiz o harika dizi ile birlikte, Yaşar Bedri’nin bu anlamlı ve önemli eseri de iştiyakımızı arttırmıştı. Öteden beri düşündüğüm bir konu vardı ve bu eseri okuduğumda ise, daha da perçinlenmişti. O da, yanlışı ve doğrusuyla tasavvufu bir felsefe formunda ele almak dururken, onu bu felsefi yapısı üzerinden bir eleştiriye tabi tutmak varken, onun modern zamanların birer yansıması olarak görüp işi entelektüel formundan koparıp, sığ bir şekilde şeyh-mürid ilişkisi mertebesine düşüren ve indirgeyen tarikat anlayışına karşılık, beyin fırtınasına dönüştürmek daha gerekli ve daha mantıklı durmaktaydı…

Bu çalışma İyi, latif, hoş seda bir roman çalışması olup iyi ve tahkik ehli okuyucularını beklemektedir.

Yunus Emre; Gezgin Ve Pervane, Yaşar Bedri, Çıra Yayınları, 1.Baskı Kasım 2016 İst:

Sait Alioğlu - 09.01.2017

,

1167

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin