Yusuf Ekinci Yazdı: Sarsıntı, İslamcılık ve Özeleştiri

Yusuf Ekinci Yazdı: Sarsıntı, İslamcılık ve Özeleştiri

Yusuf Ekinci Yazdı: Sarsıntı, İslamcılık ve Özeleştiri

01.12.2017 - Misafir Köşesi
Yusuf Ekinci Yazdı: Sarsıntı, İslamcılık ve Özeleştiri

28 Şubat’tan bu yana, İslamcılığın ve İslamî hareketlerin peyderpey gerilediği, temel iddia ve taleplerinden vazgeçtikleri bir toplumsal-siyasal süreç yaşanıyor. Özellikle 2002’den sonra bu gerileyiş hızlandı ve bugün artık İslamcılık iddiasında bulunan gruplar bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Elbette bu süreci besleyen en temel problem “devletin ele geçirildiği” düşüncesi oldu. 2002’den sonra iktidara gelen AK Parti ile birlikte, İslamcılar ve İslamî hareketlerin çoğunluğu radikal söylemleri terk etti ve çelişkili bir biçimde İslamcı ajandasının olmadığını her fırsatta vurgulayan bu partinin çekim merkezine dâhil oldu. Bu süreçte İslamcı arayış, beklenti ve talepler sivil alandan siyasal alana havale edildi ve iktidarın inisiyatifine terk edildi. Dönüşen İslamcılığın diğer kanadı yine muhalif kalmayı tercih etse de, bunların bazısı hayal kırıklıklarının, sorgulamaların ve özeleştirilerin etkisiyle İslamcı geçmişinden uzaklaştı.

İbrahim Halil Balçık’ın Ekim ayında Mat Kitap’tan çıkan Sarsıntı adlı romanında kahramanın yaşadığı dönüşüm de bu son kategoriye dâhil edilebilir. Roman, İslamcılığın dönüşümü bağlamında okunmaya müsait bir şekilde, geçmişte radikal bir İslami harekette yer alan bir gencin karşılaştığı tecrübeler sonucu zamanla dış ve iç sorgulamalara yönelmesini ve İslamcı geçmişiyle hesaplaşmasını ele alıyor. Bu bağlamıyla Sarsıntı, elbette önemli farklılıklar bulunmakla birlikte, Mehmet Efe’nin Mızraksız İlmihal’i ile benzer bir kulvarda yer alıyor. En önemli fark ise şu: Mızraksız İlmihal’in kahramanı “İslamcı parkasını”, yaşadığı aşk tecrübesinin peşi sıra gelen sorgulamalar sonucunda çıkarıyor; Sarsıntı’nın kahramanı ise İslamcılıktaki “şiddet” potansiyelini ve özellikle Suriye’deki savaşın korkunç manzaralarında radikal İslamcılığın payını fark ederek özeleştiri sürecine giriyor.

Romanın ana kahramanı Hakan, 2000’li yıllara doğru İstanbul’da üniversite okumuş ve hareketli, radikal bir İslamcı çevrede sosyalleşmiş bir karakterdir. İslamî bir devrim için çabalamış; fakat buna dair sorgulamaların sonucu olarak bugün kendi iç devrimiyle boğuşan bir sürece girmiştir. Kekemeliğin tüm ağırlığını taşımış, kendi deyişiyle “yaşamayı bilemediği için” başarısız bir evlilik yaşamış, bir tutunamayan, bir kaybedendir. Devrime, devrimci ideolojiye, cemaatlere, geçmişteki İslamcılığına sorular yönelten ve nihayet insana da küsen, insandan umudunu kesen, varoluşsal bunalımlar yaşayan bir karakterdir. İslamcı hayatında bastırdığı, zincirlediği ya da fark etmediği duyguları ise şimdi, bu iç bunalımları yaşadığı süreçte bir bir açığa çıkıyor: Aşk, birey olmak, öznellik, yalnızlık ve içe dönüklük.

Her İslamcı gibi öğrenciliğin “dünyevî”, boş ve dolayısıyla mücadeleden düşüren bir uğraş olduğunu düşünen ve tüm emek ve çabasını İslamî bir devrim imkânına adayan; eylemlerde yumruklarını sıkan, slogan atan, “at suratlı sivil polislere sert sert bakan”, marşlar dinleyen, devrim muhabbetleriyle sabahlayan, başörtülü bacıları için cop yiyen, uzak coğrafyalardaki Müslümanlar için çabalayan, “gerekirse bin ölürüz”cü bir İslamcıdır Hakan: “Sonra uykusuz gecelerin sabahında çoğu kez yatıp uyumaz, gözlerim kan çanağı akabelere tırmanır gibi imanımızı gevreten dik bir yokuşu tırmanır, Beyazıt Meydanı’na çıkardım. Yağmurda yürür, ıslanırdım. Walkmanımın kulaklığından yükselen marşlar eşliğinde –hayalimde şehadet parmakları havada on binlerce kişi, coşkun bir deniz gibi dalgalanır, polis barikatını aşardı, ters çevrilmiş polis araçları öfkemizin ateşiyle yanardı- kurşunilere dalardım. Şehir gözümde ufalırdı.” (s. 80).

Bir davası vardır Hakan’ın. Uğruna ölünecek, öldürülecek, kutsal ve nihayetinde cehennemi yaşayan dünyada cenneti inşa edecek bir dava: “Bir dava vardı. Baştan aşağı tarumar edilmiş bir coğrafyanın gözü yaşlı çocuklarının hıçkırıkları uğuldardı kulaklarımızda.” Dava, zulümlerin yaşandığı coğrafyanın genişliğinden ve ideallerin büyülüğünden dolayı bu dava mensuplarına devasa bir ağırlık da yüklerdi: “Yükünü omuzlarımızda duyardık. Omuzlarım gene böyle küçüktü. Hiçbir hesabımız yoktu. Fütursuzduk. Hani ağabeyler bıraksa, şehre kabus olurduk. Meşale gibi tutuştururduk. Devrim isterdik. Kim olduğumuzu bilirdik. Öyle haklıydık ki hem. Herkesin nasıl olup da yanımızda olmadığına şaşardık. Gökten bir emanet bırakılmıştı üstümüze ki, insan aynalara bakmaya kıyamaz” (s.79) Roman’da dava uğruna verilen bu mücadele tecrübesi, başkarakterin yaşadığı “sarsıntı” sonrasında bir sorgulamanın ve soruşturmanın spot ışıkları altındaki nesnesi haline geliyor. Hakan’ın küçük omuzlarını ezen bu dava, bu ağır yük, bugün birçok kişinin omzunu ezip onları ve başkalarını toprağa gömüyor –özellikle Suriye’de. Bu sebeple Hakan, geçmişte dahil olduğu İslami hareketlerin radikalliği ve şiddete meyilli yapısına dair derin bir hayal kırıklığı yaşamaktadır: “Yaşadığım hayal kırıklığının çapını tahmin edebiliyor musunuz abi? Okuduklarım ve bildiklerim ile gördüklerim arasındaki uçurumun mesafesi kadar” (s.36). Hakan’ın “gördükleri”nin teoriyle çelişkisi, onun okuduklarıyla da hesaplaşmasına vesile oluyor. Kütüphanesinin karşısına geçip geçmişte okuduğu ve “bazılarının yarattığı hayal kırıklığının hâlâ harf harf beynine battığı” kitaplara çektiği tiradında şunları söylüyor: “Bugüne kadar hep siz konuştunuz. Siz konuştunuz ben dinledim. (…) Kağıt üzerinde o kadar ikna edici ve güzel şeyler okudum ve başımı kaldırıp hayata baktığımda öyle hayal kırıklıklarına uğradım, öyle büyük uçurumlara şahit oldum ki, anlatsam şaşarsınız. (…) Çok geldiniz üstümüze çok! Ama benim için eskide kaldı bunlar. Ezdirmem artık kendimi. Kim olmadığımı, ne olamayacağımı biliyorum artık. Maymun gözünü açtı bir kere” (s.104-107).

Roman’ın ilerleyen kısımlarında Hakan’ın bu sorgulamalarının, radikal İslami hareketlerin “şiddete eğilimli” yönünün fark edilmesinin sonucunda ortaya çıktığı daha net anlaşılıyor: “Sistemde çok fazla açık vardı… Kan açığı! Teori, hedefin insana maliyetini, ne kadar acıya, ne kadar ölüme ne kadar ayrılığa mal olacağını hesap etmemiş, umursamamıştı… Ötekilerden ve bizden kaç kişi ölmeliydi ha!” (s.50). Hakan, bir dava arkadaşıyla (aslında kendisiyle) hayali karşılaşmasında, hayali karakterin onu ihanetle, dava kaçkını olmakla ve korkaklıkla suçlayan konuşmasının ardından, davadan neden vazgeçtiğini şöyle anlatıyor: “Rakamları ne kolay telaffuz ediyorduk. Bizden bir milyon ölmeden olmaz demiyor muyduk? İnsan yaşamının değerinin hesaba kitaba sığmayacağını anladığımda… vazgeçtim. Öldürülmek üzere olan bir esirin gözlerindeki yılgınlığı gördüğümde, ki esirin çocukken neye benziyor olabileceğini yüz hatlarından hareketle hayalimde canlandırabiliyordum. Annesinin tombul kollarıyla her kucaklanışında duyduğu huzuru düşündüm. Babasının ona güven veren nefesindeki ağır tütün kokusunu… O tütün kokusunu her duyuşunda neyi yitirdiğini bile bilmeden içine dolan hüznü… Komşu kızını kazara çıplak gördüğü andaki ateş basmış yanaklarını, yarı sarhoş halini… Vazgeçtim evet. Kendimi insan hakkında daha fazla kandıramayacağımı anlayınca oldu sanırım.” (s. 50-51). Şiddete dair bu (öz)eleştirilerin ve düşman da olsa her insanın biricikliğine odaklanan bu farkındalığın, yakın zamanda bazı İslamcıların da taraf olduğu Suriye’deki iç savaşın yakıcı manzarasıyla ve açığa çıkan acı ve vahşet dolu trajedilerle de beslendiğini anlıyoruz: “Bir akşamüstüydü… İki, belki üç yıl önce. Haberlerde ekonomik büyüme müjdesiyle deterjan reklamları arasında yayınlanan o fotoğraflardan sonra oldu. Henüz ölü sayısı şimdikinin yarısıydı ve barış olsun diyenler ihanetle suçlanıp linç ediliyordu ‘mahallede’. Fotoğrafların birinde… Kesici aletler kullanmışlar… Bir anlık bir şey de değil. Saatlerce gözlerine bakmışlar. Çığlıklarını dinlemişler. Yavaş yavaş kol ve bacaklarında derin kesikler oluşturmuşlar. İnsanı böylesine canavarlaştıran bir ortam oluşmuş yani.” (s. 51). Kahramanın bu duyarlılığı, Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında Susan Sontag’ın “acıların görselliği vicdanı harekete geçirmez, aksine acıyı sıradanlaştırır.” bağlamındaki görüşlerinin hilafına, “başkalarının acılarına bakmanın” kişiyi derinden etkileyebileceğini ve hatta onu bambaşka bir kişiye dönüştürebileceğini de göstermektedir: “Ve dünya böylesine acı doluyken ‘Tanrım!’ diye haykırdım, kaymış ve yalnız akı görünen gözlerle bakan, bakışları insanın içindeki anlamsız bir uçurumda asılı kalmış kesik kafaların ortasında, ‘Tanrım, bu muydu muradın?’” (s. 54-55). Hakan, hayali karakterin sert ve aşağılayıcı ithamlarına karşılık davadan nasıl vazgeçtiğini anlatmaya şöyle devam ediyor: “Kaldı ki yolun sonunda, -geride binlerce ‘babam nerede?’ diye soran çocuk bırakarak bir sona varsak bile- biz kim olur, kime dönüşürüz bir düşünsene… Hakikat ve vicdanım pahasına bir kurtuluş, güç ya da iktidar istemiyorum, anlıyor musun?” (s.55).

Nihayet Hakan, toplumu yukarıdan dönüştürmenin ve şiddet yüklü devrim söyleminin anlamsız olduğunu, ancak toplumdaki kendiliğinden dönüşümün gerçek bir değişim sağlayabileceği noktasına varıyor: “Ama bizim hep acelemiz vardır öyle değil mi? Dolambaçlı yollarda zaman kaybetmeye hiç tahammülümüz yoktur. Devleti ele geçirirsek her şey yoluna girer diye düşünüyoruz. Devlet olursak halkın gözü kulağı bir anda açılacak, kusurlarından bir anda soyunacak sanıyoruz. Hâlbuki sokaktaki yaşam, sokaktakilerin kendi iradesiyle değişip iyileşmeden, hangi siyasal devrim ya da aygıt daha iyi yapabilir ki insanı?” (s.92). Devrimci düşünceye inancını kaybeden Hakan, umudunu büyük ve haddi aşan iddialardansa, haddini bilen küçük gerçeklere bağlıyor: “Bir umudum var mı? … Var, Evet! Bazen küçük bir umuda kapıldığım oluyor. İnsan tekleri için ama insanlık için değil. Dünyayı kurtarmaya çalışmayan, haddini bilen, küçük iyiliklerden umutluyum. En azından böylelikle insan kalınabileceğinden… Hani bunun da Allah nezdinde az bir şey sayılmayacağından umutluyum.” (s.188). Dolayısıyla devrim, sanıldığı gibi hayatın ve insanın tüm problemlerini çözebilecek bir maymuncuk değildir. Sonuçta bir devrim gerçekleşse bile “ben kimim?” sorusu insanın yakasını bırakmayacaktır. (s.95).

Romanda gündelik hayata, basit insan alışkanlıklarına, benliğe ve varoluşa dair ciddi bir vurgunun olduğu da görülüyor. Bu vurguyu, ana karakterin İslamcı ideallerin peşindeyken büyük devrimci hayallerin gölgesinde hep geleceğe ertelediği basit gündelik gerçekleri, alışkanlıkları, aşkları ve en önemlisi kendisini hep ıskalamış olması ve bugün bunu telafi etme çabası içerisinde olması şeklinde değerlendirmek mümkün belki. Nihayetinde Hakan, gözünü gelecekte gerçekleşecek devrime ve uzak coğrafyaların acılarına diktiği için “bugünün” gerçekliğini hissedemeyecek, yakınındakileri ve kendisini “göremeyecek” derecede “hipermetrop” bir İslamcıdır: “Gündelik hayatın dışında ve üstünde duyardım kendimi.” (s. 80). Hatta bu geleceğe ve uzaklara sabitlenmişlik, kendisini ve ailesini ihmal etmesine ve eşinin onu terk etmesine de sebebiyet vermiştir. Geçmişte büyük ve idealleştirilmiş söylemlere kapılması, dava mücadelesi ve toplumu kurtarmaya dair hayalleri, bugün gelinen aşamada onun aşk ve benlik açlığının dolaylı bir sebebi oluyor aynı zamanda. Dolayısıyla büyük tarihsel ve siyasal meseleler, özeleştiri sürecinin ardından basit gündelik ilişkilere, benliğin engin denizlerine ve aşka dair heyecanlara “yeniliyor”. Bu yenilgi kahramanın iç sorgulamalar yaşamasına ve varoluşsal problemlerle boğuşmasına sebebiyet veriyor. Bu sebeple Hakan, “dışına kapanık, içine ise öyle açıktı ki, zihninin ve yüreğinin en ücra köşelerine kadar gidiyor, bazen geri dönemediği bile oluyordu.” (s.29).

Nilüfer Göle, Mızraksız İlmihal’i değerlendirdiği yazısında, siyasal İslamcılığın Müslüman aktörleri yarattığını ve güçlendirdiğini, fakat onların kendi öznelliklerini ifade etmelerine izin vermediğini iddia ediyor (Göle, 2009:39). Mızraksız İlmihal’in başkahramanı İrfan’ın şu sözü tam da bu noktaya dikkat çekiyor: “Küçük şeylerle yetinebilmek istiyorum. Evrensel şeyleri taşıyamıyorum” (Efe, 1999:150). Sarsıntı’nın kahramanının devrimci-İslamcı büyük söylemlerden bireysel ve küçük meselelere doğru yaşadığı değişimin bir sebebinin de, geçmişte saklı kalmış öznellikleri telafi etme arzusu olduğu söylenebilir. Hakan da büyük anlatıların kurbanıdır ve artık hayatın anlamını, hep ıskaladığı “küçük şeylere” yönelerek bulmaya çalışıyor. Hakikatin devrimde değil; gündelik hayatın sıradan akışında, sokaktaki çocukların küfürlü kavgasında, elleri ve kalbi titreten aşkın yalın sahiciliğinde, kapı eşiğinde gölgelenen ihtiyarların kıpırdayan dudaklarında olduğuna inanıyor: “Küllilerin peşinde koşarken cüzileri ıskalamışız, o kadar. Geleceği düşlerken, şimdiyi…” (s. 30).

Yaşadığı “sarsıntı”nın Hakan’ı getirdiği nokta, iç-sorgulamalara gömülmüş bir “yabancı” oluyor. Varoluşsal problemlere, büyük toplumsal problemlerle ilgilenmesiyle yaşadığı sarsıntı sonrasında dönüyor Hakan. Bir Mersault gibi varoluşsal problemlere gömülmüş ve insanlardan nefret eder hale gelmiştir: “İnsan… Tanrıyı bilmenin ama tanrı olmadığını da bilmenin eksikliğini, elinin yettiği her şey üzerinde öfkeyle, zulümle, baskı ve şiddetle tanrılık iddia ederek telafi etmeye çalışan kompleksli böcek…” (s.131). İslamcı Hakan’ın ve “sarsılmış” Hakan’ın ortak bir noktası da vardır: İnsandan ve toplumdan nefret! Fakat bir farkla: İlkinde toplumdan ve lümpen insandan “hakikati göremedikleri için” nefret eden Hakan, şimdi hakikati bildiği sanrısını yaşayan “kesin inançlı” insandan nefret ediyor.

Sarsıntı romanının Mehmet Efe’nin Mızraksız İlmihal’i ile en önemli benzerliği, her iki roman karakterinin de bireyselliği cemaatin içinde eriten, tarihsel değişim ve toplumsal devrim gibi büyük anlatılarca öznelliği görünmez kılan bir İslamcılıktan sıyrılma arzusu ve bir muhtariyet ve irade beyanı ortaya koyma çabasıdır. Fakat yine de, özellikle tarihsel amaçların ve toplumsal devrimin İslamcı söyleminden Müslüman bireye doğru yaşanan dönüşümü “şiddet” eleştirisi ve bu paralelde yaşanan bir hayal kırıklığından hareketle ele alan Sarsıntı romanı; bu dönüşümü “aşk” üzerinden ve püriten bir dervişlikten dünyevi gerçekliğe doğru bir dönüşüm bağlamında ele alan Mızraksız İlmihal’den farklı bir anlatı sunuyor. Mızraksız İlmihal’de “arzuyu, kişiseli, yalnızlığı getiren şey” aşktır (Göle, 2009:39). Fakat Sarsıntı’da kişiseli, içe-dönüklüğü, bireyi ve hayal kırıklığını meydana getiren temel etken radikal İslamcılığın “şiddet”i ve onun özellikle Suriye’de yarattığı trajedilerdir.

Sonuç olarak Sarsıntı, siyasal devrim heyecanıyla ve büyük tarihsel ideallerle harcanmış bir ilk gençlik döneminin yaşayamadığı gündelik detayları, sevinçleri, umutsuz aşkları, başlı başına bir “evren” olan insanı ve en önemlisi derinliğiyle baş döndüren benliği çok sonradan keşfetmenin acısını, çelişkilerini, bunalımlarını ve hayal kırıklıklarını kıvrak, zeki ve akıcı bir üslupla anlatan bir roman. Küllilerin peşinde koşarken cüzileri ıskalayanların, geleceği düşlerken şimdiyi kaybedenlerin romanı.

Yusuf EKİNCi

Kaynakça

Balçık, İbrahim Halil. (2017). Sarsıntı. İstanbul: Mat Kitap.

Efe, Mehmet. (1999). Mızraksız İlmihal. (4.baskı). Kaknüs Yayıncılık.

Göle, Nilüfer. (2009). “Modernist Kamusal Alan ve İslamî Ahlâk.” İslam’ın Yeni Kamusal Yüzleri: İslam ve Kamusal Alan Üzerine Bir Atölye Çalışması. (3.baskı). İstanbul: Metis Yayınları.

Sontag, Susan. (2004). Başkalarının Acısına Bakmak. (çev. Osman Akınhay). Agora Kitaplığı.

Misafir Köşesi - 01.12.2017

,

1092

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

2010-2017 yılları arasında destek vermiş arkadaşlarımızın yazıları... İlaveten alıntı olmadan misafir ettiğimiz kalemlerin yazılarını bu profilde paylaşmaktayız.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin