Zamanın Aynasında ‘‘İnsanın Durumu’’

Zamanın Aynasında ‘‘İnsanın Durumu’’

Zamanın Aynasında ‘‘İnsanın Durumu’’

18.01.2016 - Uğur Cumaoğlu
Zamanın Aynasında ‘‘İnsanın Durumu’’

İnsanın doğaya göre konumu ve durumu, diğer türlere göre üstün gelme potansiyeli, geçmişten günümüze kadar onun çok boyutlu özelliklerini desteklemiş, fakat insan; daha çok yok edici bir özne olma özelliğini geliştirmiştir. Merkezsiz insan, merkezini yitirmiş ve bu merkezden uzak insandır. Yaşatan ve inşa eden bir merkeze göre konum belirlemeyen insan, kent veya kaldırım filozoflarının tahayyülleri arasında yalpalayacaktır. Müspet insan, müspet olanı inşa eder ve olumlu tüm sonuçların sebebidir. Sebebi olduğumuz dönüşümlerin menfi tüm sonuçları saflığını yitirmiş bir doğa ve insanı karşımıza çıkarır.

Yakın zamanlar kömür çağı idi ve artık içinde bulunduğumuz petrol çağının da son dönemlerindeyiz. Modern insanın tinsel bir tarihi ne yazık ki yok. Zira modernizm kendisiyle içkindir ve ruhsuz olduğu için derinliksiz ve sığdır. İnsan, yaşadığı zamanı anlamak için geçmişe bakar ve oradan aldığı referanslarla geleceği inşa eder. İnsanın zaman anlayışı ve disiplininin değişmesi, onun gündelik hayata odaklanma düzeyini de etkilemiştir. ‘’Binlerce yıllık uzun soluklu hikayesi içerisinde insan nerede durmaktadır?’’ diye sorup bugünün referans noktaları ve değer yargılarıyla bir insan tanımı yapmak en zor iş olsa gerek. Bireysel yaşamın kısalığı ve ölümün kaçınılmazlığı iyiden iyiye yükselen ve insanı rahatsız eden bir ses halindedir. İnsanın tanımının hep yeniden yapılması, zamanlar ve mekanlar üstü insana ve onun tanımına ulaşmanın zorlaşması, hep yeniden tanımlanan insanın da tanımsızlaşmasıdır.

İnsana dair ne varsa insana ait değilmiş gibi duruyor. Buna tanımı da dahil. İnsanı anlamak, perdelerin biraz daha incelmesi için Demir Bir Kafesin Ardından Mumford’u Okumak demek. Selim Karlıtekin imzalı ve Lewis Mumford’un İnsanın Durumu adlı eserinin ilk yazısı olan Demir Bir Kafesin Ardından Mumford’u Okumak başlıklı yazısı geniş bir karşılaştırma ve değerlendirme sunmakta. Lewis Mumford’u Hatırlamak başlıklı Alim Arlı’nın Mumford’un entelektüel biyografisini geniş bir şekilde anlatan ve kıymetli değerlendirmelerin yer aldığı takdim yazısı, ilk defa Türkçeye tercüme edilen bu eser için önemli bir bölüm olmuş. Arlı, bu bölümde Mumford üzeriden örneklerle şehir, teknoloji, insan, medeniyet ve sanat üzerine ehemmiyetli analizlerde bulunuyor. Mumford’un ‘Hayatın Yenilenmesi’ adlı dörtlü serinin önemli bir parçası olan İnsanın Durumu adlı eserin diğer tamamlayıcı öğeleri ‘Teknik ve Medeniyet, Şehirlerin Kültürü, Yaşamın İdaresi’ adlı eserlere de kısaca yer veriliyor. Ayrıca ses getiren diğer eserleri ‘Tarih Boyunca Kent, Makine Efsanesi, Kentsel Beklenti, İnsanın Dönüşümü’ adlı eserleri hakkında da değerlendirmeler bulmak mümkün.

İnsanlık tarihi kadar eski olan ‘İnsan nedir?’ ve ‘Yaşamın anlamı nedir?’ soruları ile başlayan eser, giriş bölümünde Mumford’un bu soruya verdiği cevaplarla devam ediyor. On bir bölümlük eserin 1. Bölümünde bir döneme mukaddime yazılıyor ve çözülmenin öngörüleri ve modern insanın arkeolojisine giriş yapılıyor. İsa-Mesih’ten önce Grek’lerin tarih sahnesine çıkışı ve yaşam şekilleri örneklerle anlatılıyor. Eflatun ve Grek-Atina bilgeleri gibi inşa ediciler, felsefe okulları-ekolleri, idolleşen bir ölü benlik olarak Helen uygarlığı ve avangart fikirleriyle Aristo, çevre ülkeler ve şehirlerle iletişim ve etkileşim, Mısır, Anadolu, Grek Diasporası’nın cezalı isimleri Diyojen ve Epikür ile binyılın sonuna geliniyor. Roma’nın tarih sahnesine çıkışı Grek etkisinde Roma felsefe ekolleri ve İsa-Mesih’in doğumu ve tüm bunların birbirleri ile etkileşimi misalleri ile bu bölümde anlatılıyor.

Geleceğin gölgesinde bir Nasıralı İsa-Mesih portresi çizen 2. Bölümde, onun hayatından örneklerle geniş bir İsa-Mesih biyografisi ve değerlendirmesi bulmak mümkün. İsa-Mesih’in takipçilerine ve İncil yorumcularına bir şahsiyet paradoksu eleştirisi yapan Mumford, Hıristiyanlığın varoluş mücadelesini irdeler ve çileciliğin putlaştırılmasını eleştirerek, İsa-Mesih’in şahsiyetinden topluma geçişi inceler ve Hıristiyanlığın ne’liğini tartışmaya açar.

3. Bölüm, bir geriye dönüş stratejisi çizer ve Hıristiyanlık ile paganizmin tarihte geldiği yol ayrımına bir pencere açar. Hıristiyan ve pagan bilgin ve din adamlarının mücadeleleri bu bölümde sahnelenir. Aziz Agustin’den insan ve iman üzerine misaller ile Tanrı’ya bir şehir ve yurt aranır. Yoksulluk, arınma ve itaat ile başlayan yeni manastır tarzı hayatın yaygınlaşması ve birçok yere yayılması ve buna bağlı olarak kilise otoritesinin merkezileşmesi şehir ve kilise/manastır örnekleriyle derin analizlere tâbi tutularak incelenir.

Orta Çağ sentezi, denize akan gür akarsular ile baharın yeniden yeşermesi gibi görünse de, İsa-Mesih’in 1000 yıllık hükümranlığının artık biteceği endişesini taşımaktadır ve 4. Bölüm bu incelemeye yoğunlaşmaktadır. Bir yandan Hıristiyan Orta Çağ tahayyülleri ve bir yandan da İslam’ın doğuşu ve güçlenmesi ile ortaya çıkan Arap tehdidi ayrı bir güç endişesi yaratmaktadır. Dezavantajlı bir durum olarak ortaya çıkan Hıristiyanlığa olan sevgi sınırlarının ortadan kalkması ve bağlılığın çözülmesi, artan kilise ve merkezi otorite şiddeti olarak kendini gösterir. Orta Çağ Hıristiyan skolastisizmi ve köreltmeci zihniyetin inşa ettiği gotik katedraller ve iç süslemeler değişen inanç ve anlayışın bir göstergesidir. Thomas Aquinas’ın öncü ve baskın skolâstik Orta Çağ’ının tedricen natüralizme evrilmesi, Dante ve İlahi Komedya ile tabiatüstücülüğün güçlenmesi, giderek aforoz listelerinin kabarması Orta Çağ Hıristiyan dünyasının görüntüleri olarak ayrıca bu bölümde işlenmektedir.

 Kapitalizm, mutlakiyetçilik ve Protestanlığın yükselişi 5. Bölümün hâkim konusudur. Orta Çağ’dan Rönesans’a geçiş öncesinde Avrupa da dolaşan Kara Ölüm (veba) salgını ve Homo Economicus’un yükselişi bu bölümde arka planda işlenen konudur. Ekonomik İnsan’ın atılan temelleri ile güçlenen siyasi despotizm ve baş gösteren finansal yoğunlaşma ile gelişen ve ilerleyen yeni bir iktidar sanatının mevcudiyeti soruşturulur. Ayrıca büyüyen bir makyavelist dalganın varlığı ile Protestanlığın kapitalizme meydan okuyuşu ve Hıristiyan standartlarını ekonomik yaşama uygulama iradesi bölüm boyunca tartışmaların ekseninde yer alır. Jean Calvin ve Martin Luther ‘in Kalvinizmi ve Luteryanlığı reform hareketlerinin avangart ve sürekli dinsel tartışmaları olarak yer edinir.

6. Bölüm, yüksek hayat enerjisini hayatın her alanına yerleştiren ‘Libido’nun Yükselişi’ ile sürer. Baskın karakter Âlim’den, Feodal Şövalye’den, Hümanist’ten, Hıristiyan’dan ve klasik pagan karakterinden doğan yeni tip olan Beyefendi’dir. Rönesans’ın doğurduğu estetik sentez ve onun sonucu olarak doğan cinselliğin örneği Çıplak Tanrı; Libido’nun yükselişinin ve Beyefendi’liğin vazgeçilmez mekânları olan, şehir hayatından uzak kır malikâneleri ve statüsü ile azizliğe yükselen Beyefendi’ler bu bölümde tartışmaya açılan asıl problemlerdir.

Dünya da oluşan yeni yarım küreler ve yeni bir dünyaya duyulan inanç, 7. Bölümüm merkezi tartışmasıdır. Yeni Dünya’nın keşfi ile zihinlerde başlayan fırtınaları dindirme mücadelesi, bir Yeni Dünya sembolü olan Ütopya’nın da ortaya çıkmasını sağlayan önemli bir etkendir. Thomas More’un Ütopya’sı tam da bu arayışın eseridir. Yeni bir dünya hayali ve bu Yeni Dünya’nın meydan okuyuşu, Eski Dünya’nın zorbalığına karşı alternatif oluşturmuştur. Bilimsel devrime doğru bilimin yarın kalmış dünyası ve bilimin kurmaya çalıştığı ahlaki otorite, Sosyal Atomlaşma ve Tekbiçimlilik Mumford’un ayrıca münazara ettiği konudur. Matbaanın icadı ile başlayan kitap üretimi ve kitaba dayalı öğretim, Mekanikçi yenidünya tasavvuruna ve öncesinde temelleri atılan ‘Modern İnsan’ın zuhuruna önemli ölçüde kaynaklık ettiği bu bölümde özellikle dile getirilir.

 Romantizmin patlayışı ile sosyal ilerlemeye duyulan inanç 8. Bölümün soruşturma konusu. Fakat bu ilerleme hedefe daha fazla yaklaşmak mı veya başlangıç noktasından daha fazla uzaklaşmak mı? İşte bu bölüm 18. yy akıl çağı ve aklın akıldışılığı meselesine yoğunlaşmakta ve ilerlemeyi bu temelde derinleştirmektedir. Hume’un, Aklın Hayatı’nın izini sürerken hayatın aklıyla karşılaşması ve onu idrak etmesini, Rousseau’nun tabiata göre yaşayan ve tabiata teslim olan doğal insanını, sonuç olarak ortaya çıkan tabiat kültünü etraflıca inceler. Rousseau’nun diliyle çocukluğa geri dönüşü telkin etmeye çalışır ve tabiatı yaşamayı salık verir. Zira insan ‘doğuştan iyi’ bir varlıktır ve özüne dönmek zorundadır. 19. yy Fransız Devrimi’nden sirayet eden etkileri derin bir şekilde yaşamaktadır. Mekaniğin icadıyla tabiatın fethedilmesi ve insanın tabiata karşı özgür kılınması, Promete’nin kabirli ilerleyişi, faydacı ideolojilerin baskın otoritesi, siyasi reformlar ile siyasi olmayan romantik bir hayvan ola insandan eleştirel akla ve muhakemeye geçişi, demokratik devletin temellerinin yeniden atılmasını ve Rousseau’nun Toplumsal Sözleşmesi, Batı’da etkin hale gelen ve süreğen şekilde rüyası görülen devrimci ütopyaları, gelişen devrim diyalektiği ve Marks ve Engels’in bu diyalektik üzerinden mücadelesi 9. Bölümde izlenebilir.

19. yy da barbarlıktan sonra ortaya çıkan çözülme neticesinde, doğal seçilim efsanesi Batı’nın saldırganlığının gerekçesi haline gelmiştir. Natüralizmden nasyonalist milliyetçiliğe varoluş mücadelesi, milli olanın yükselişi ve milli olan üzerinden yürütülen eylemler tüm öncü ve nihai örnek ve tartışmalarıyla 10. Bölümde takip edilmektedir. Barbar uygarlıktan türeme veya uygar barbarlığın ideolojik altyapısının faşizm olarak dallanması, seküler ideallerin çöküşü sonucu ortaya çıkan çürümenin başlaması ve çözülmenin engellenememesi bu bölümün arka planında sorgulanan genel temasıdır.

Batı uygarlığının aktif çözülüşüne devam etmesi Batı’yı yeniden dirilişin temelleri’ni arayışa itmiştir. ‘İlerleme’ doktrininin durgunluğu ve seküler kapitalist illüzyonun yayılmasının sonunun gelmesiyle Dünya Cepheleri kapanmış ve Batı’lı endüstri istikrarlı hale gelmiştir. Bu süreci izleyen 11. Bölüm, bundan hareketle Batı kontrolünde oluşturulan bir nüfus dengesi veya patlaması ile oluşturulan bir pazarı işaret eder. Fakat uygarlığın itiraf edilemeyen iç/deruni bunalımı ve bunun dış bunalımlar olarak kendini göstermesi bu mecrada tartışılan temel sorundur. Bunalımın bozduğu insani iç/dış denge ve bu dengeye duyulan ihtiyaç, ideal/dengeli şahsiyet arayışlarını güçlendirmiştir. Zira şahsiyet arayışı, uygarlık krizinin bu şahsiyete etkisi nedeniyle ortaya çıkmıştır.

 Hülasa Mumford, her bölümde her asra imzasını atmış, Batı uygarlığının kilometre taşları olan önemli düşünürleri isim isim her bölümde zikretmiş ve uygarlığa olan katkılarını o bölüme has izlemlerle sorgulamıştır. Mumford’un geniş müktesebatı esere fazlasıyla yansımış ve İnsanın Durumu’nu asıl keyifli kılan, eseri Türkçeye kazandıran Yusuf Kaplan ve onun muhteşem çevirisi elbette. İnsanın Durumu (veya İnsanlık Durumu) André Malraux, Hannah Arendt gibi düşünürlerin benzer isimli eserleriyle karşılaştırmalı okunabilir.

 İnsanın Durumu, Lewis Mumford, Çev. Yusuf Kaplan, Açılım Kitap Yay., İstanbul, 1. Baskı, Ekim 2015, 599 Sayfa

Uğur Cumaoğlu - 18.01.2016

,

2585

Uğur Cumaoğlu Hakkında

Uğur Cumaoğlu
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin