Avusturalya’da “Türk İşi Dondurma”, Sinema, Necla DURSUN

Avusturalya’da “Türk İşi Dondurma” yazısını ve Necla DURSUN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Avusturalya’da “Türk İşi Dondurma”

22.04.2022 09:00 - Necla DURSUN
Avusturalya’da “Türk İşi Dondurma”

"Yıl 1915. İngiltere'nin başını çektiği İtilaf Kuvvetleri Çanakkale Boğazı'nda aşıp İstanbul'u işgal etmek amacıyla harekete geçerler. Haftalar süren deniz savaşlarının sonunda 18 Mart 1915 günü büyük bir yenilgiye uğrayan İtilaf Devletleri bu kez 25 Nisan günü Gelibolu Yarımadası'na çoğunluğunun Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin oluşturduğu "Anzak" adı verilen birlikler çıkartırlar. Böylece 8.5 ay sürecek Çanakkale Kara Savaşlarını başlatmış olurlar. Yüz binlerce gencin hayatını kaybettiği bu korkunç savaşta yer yer 8-10 metreye düşen siper aralığında Anzak ve Türk birlikleri arasında dostlukla savaş iç içe devam eder. Günlerce birbirini öldürmek için mücadele ne askerler ateşkes aralarında ölü ve yaralılarını toplayıp sohbet ederler ve yemeklerini paylaşırlar. Bu süreçte dostluk da düşmanlık da aynı cehennemde yitip gider."

Yukarıdaki açıklamanın yazılı ve sesli görüntüleri eşliğinde başladım "Türk İşi Dondurma" isimli filmi izlemeye. Bir dönem filmi olma özelliği taşıyan yapımın çekimlerinin İstanbul Kemerburgaz'da, yedi bin metrekarelik büyük bir platoda kayda alındığını yazılı basından takip etmiştim. Gerçek bir hikâyeye dayanan kurgusuyla başkarakterlerden birinin seyyar dondurma satmasından mütevellit "Türk İşi Dondurma" ismiyle 2019 yılında gösterime giren filmin yönetmenliğini Can Ulkay, yapımcılığını Mustafa Uslu, senaristliğini Gürkan Tanyaş üstlenmiştir. Başrollerinde; Ali Atay (Dondurmacı Mehmet), Erkan Kolçak Köstendil (Deveci Ali), Şebnem Bozoklu (Ali 'nin eşi Gülsüm) bulunmaktadır.

Köklerinde Makedon göçmenliği olan biri olarak filmi izlememdeki temel sebebin "Üsküplü Dondurmacı Mehmet" olduğunu belirtmeliyim. Sonrasındaysa, Ali Atay 'ın Balkan göçmeni rolündeki başarısının altını çizmeliyim. Role uyumlu fiziksel özelliklerinin desteklediği yerinde şive telaffuzuyla rolünün hakkını teslim etmiştir.

Film hakkında bir şeyler söylemeden önce önemli not olarak şu hususu belirtmekte fayda bulunmaktadır: Bazı kaynaklarda, Türk olup olmadığı hakkında çeşitli iddialar olan filmin kahramanlarının Osmanlı vatandaşı olmakla birlikte Afgan ve Hint asıllı mülteciler olduğundan bahsedilmektedir. Hint Müslümanı olduklarına değinilen bu kişiler için sarf edilen söylevin dayanak noktasının her iki ülkenin İngiliz sömürüsü altında olmasına ve esir olarak bulundukları gemiden Avusturalya 'ya kaçtıklarına işaret edilerek açıklama getirilmektedir. Okumakta olduğunuz yazıda bu türde bilgilere (doğruluğu teyit edilemediğinden) değinilmeyerek, yapımcının gerçek bir hikâyeden kurgulandığını deklare etmesi noktasında sabit bir duruş sergileyerek sıradan bir seyircinin penceresinden yapım değerlendirilecektir.

Filmin Konusu

"Bu filmde bahsi geçen olay ve karakterler gerçek bir hikâyeden esinlenerek kurgulanmıştır." cümlesiyle izleyiciyi selamlayan yapımın rivayeti şöyledir; "İngilizler 'in Hindistan'ı işgalinde Osmanlı ordusu Hindistan'a yardıma gider ve kayıtlara göre 40 kadar Türk askeri esir düşer. Savaş sonrası gemide çalıştırılan esirlerden ikisi gemi Avustralya'ya geldiğinde kaçar. Mesleği dondurmacılık olan Maraşlı Abdullah ile kasap Tarakçı Mehmet'tir. Abdullah ve Mehmet mesleklerini icra ederek yeni bir hayat kurarlar. Avustralya hükümetinin İngilizlerle birlikte Çanakkale'ye asker çıkarmaya karar verdiğini duyan Abdullah ve Mehmet cephede görev almak için ülkelerine gitmek isterler. Gidemeyince, Avustralya hükümetini bireysel olarak karşılarına aldıklarını, bir anlamda savaş ilan ettiklerini gazete duyurusuyla ilan ederler."

Rivayeti bu şekilde olan, çekimleri dört ay süren filmin konusunu kısa bir cümleye sığdırmak gerekirse o cümle şu olabilir: "Tarihinin en önemli mücadelelerinden birini veren Türklerin savaşa dahil olduğunu duyarak savaşmak için Avustralya 'dan cepheye gelmeye çabalayan iki Türk 'ü konu almaktadır." Kısa cümleyi uzatalım diye düşünürsek o da şöyledir; "İki Türk'ten biri devecilik yaparak eşine ve yeni doğmuş çocuğuna bakarken diğeri bekârdır ve seyyar arabasıyla Maraş dondurması satmaktadır. Çarşı-pazarda Anadolu 'daki mücadeleyi duyduklarında Çanakkale 'ye gitmek için harekete geçerler. Fakat Avustralya ve Yeni Zelanda İngiliz sömürgesi ve müttefiki olarak Türklere karşı savaşa dahil olduklarından resmi makamlarca ülkeden çıkmalarına izin verilmez. Film boyunca bu "çaba" etrafında gelişen bir senaryo kayda alınmaktadır."

"No War!"

Filme mekân olan kentteki sinema salonlarının reklam panolarına devlet eliyle "Çocuklar buraya gelin, sizi istiyoruz!" afişlerinin asıldığı, Avusturalyalı ailelerin çocuklarını gözyaşlarıyla ve hıçkırıklarla cepheye uğurladığı anlarda savaş karşıtı bir kısım halkın "No war! (Savaşa Hayır)", "Stay ar home!(Evinizde kalın)" sesleri birbirine karışmaktadır. İlgileri olmadıklarını düşündükleri bir savaşa evlatlarını göndermek istemeyen anne babaların sesleri cılız bir "barış" çağrısı olarak kalmaktaysa da filmde yer alması, izleyene az da olsa umut vermektedir.

"Ayla", "Naim", "Çiçero" ve "Müslüm" filmlerinin yapımcısı Mustafa Uslu 'nun tarihi olayları kayda alma tutumunun ürünü olan filmin yönetmeni, "Ayla" nın da yönetmenliğini yapan Can Ulkay 'dır. Vatansever iki Türk 'ün savaştan haberdar olunca ülkelerine dönmek isteği hissetmeleri olağan karşılanabilir bir durum iken olağan dışı olanın yaşam sürdükleri koskoca ülkeyi karşılarına alma cesareti göstermeleridir. Takdir edilesi bu süreci müthiş bir yapım olarak izleyeceğimi sanma süresinin bir-iki dakika devam etmesi hayal kırıklığına neden oldu. Oysaki, bahsi geçen bir-iki dakikada oldukça yoğun duygu yaşatarak izleyeni derin bir muhakemeye sürükleyen filmin ilk sahnesinde beklenti arşa çıkar nitelikteydi. Şahsi fikrimce filmin konusuysa "nefis" ti.

İzledikçe "Daha iyi kayda alınsaydı keşke." dedim üzülerek. Yapımda en çok eğreti olanın espri yapmaya gayret ettirilen, "eksik akıllı" izlenimi veren ve kafası karışık karakterler oldu. Daha derinlikli karakter çözümlemeleri olsaydı ve bu karakterlerin kimlikleri, geçmiş yaşantıları, hayat görüşleri aktarabilseydi çok başka bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Avustralya 'ya nasıl geldikleri, aileleri, doğdukları yer, savaşa neden bu kadar çok gitme isteğinde oldukları anlatılsaydı. Çok değil sadece birkaç dakika sürecek olan bu yatırım filme çok katkı sağlayabilirdi. Böylece seyircinin derinlik beklentisi karşılıksız kalmazken film ve konusuyla içselleşme ve daha evrensel bir bakış mümkün olabilirdi. Mevcut haliyle tüm bu sorular soru işareti olarak kalmakta, karakterleri bu eyleme sürükleyenin ne olduğu bilinmez olarak kalmaktadır.

Film ilerledikçe; bir filmin ruhunu izleyiciye derinden hissettirmekte aracı görevi üstlenen yakın çekim sahnelerin göz ardı edildiği izlenimi uyanmaktadır. Yüz ifadesi ve duygu aktarımlarında ayrıntılara zum yapıldığında; izleyen filme uzaktan bir katılımcı değil hikâyenin içindeymişçesine kendisini merkezde hissetmektedir. Filmde bu noktaya odaklanılmış olsaydı; kahramanlardan birinin eşiyle yeni doğmuş bebeğini diğerinin ise gülüşüne hayran olduğu konuşma ve işitme engelli sevdiğini Avustralya'da bırakmak gibi zor bir kararı verirken hissettikleri daha anlaşılır olabilirdi. Verilenin ne kadar zor bir karar olduğunu, gidip de dönememe ihtimalinin gölgesinde karakterlerin gelgitlerine yer verilseydi bu gelgitlerin ne kadar doğal ve insani olduğu ve neden kendilerini gitmek zorunda hissettikleri da gözle görülür ve hissedilir olurdu. Ne yazık ki şu haliyle izleyen bunu hem görememekte, hem hissedememektedir. "Madem gidemiyoruz, biz de düşmanla burada çarpışarız." diyen bu iki kişiyle izleyen arasında bir iletişim kanalı açılmış olabilirdi. Böyle bir oyuncu kadrosu ve bu kadar güzel bir hikâyeyle büyük bir başarı elde edilebilirdi.

Montaj hatası olarak değerlendirilebilecek bir örnek vermek gerekirse; Deveci Ali 'nin eşinin ve çocuğunun cansız bedenini kucakladığı anlarda Dondurmacı Mehmet 'in birden arkasında belirivermesi gösterilebilir. Oldukça duygu yüklü bu sahnede karakterin yüzüne odaklanan seyircinin gözünü tırmalayan bir görüntü olmuş o an.

Mantık hatalarından bahsedecek olunursa iki örnekleme yapılabilir. Örneklerden ilki; Dondurmacı Mehmet 'in sevdiklerinin öldüğünü gördüğü anda şöyle bir kapıdan bakıp gitmesi, sevdiği kadın oracıkta ağlarken o yokmuş gibi davranması duygusal bir sahne için biraz garip durmaktadır. "O manzara karşısında hiç mi etkilenmedi yani?" diyecek kadar da hayrete düşürücüdür. Bir mantık hatalarının ikincisi ise; konuşma ve duyma engelli Maria (Marleen Mathews) ın onca insan yanı başında öldürülürken vazoya çiçek koyduğu sahnedir. Bir veya birden fazla duyusunu kullanamayanların, diğer duyularının gelişkin olduğunun bilimsel olarak kanıtlanmış olmasından ötürü; söz konusu sahnede çok sayıda kurşunun hızını, titreşimini, havada oluşturduğu akımı Maria nasıl hissetmez? Diyelim ki hissetmedi en azından son anda bir farkındalık anı kayda alınabilirdi. İşin özü; bu sahne daha başka olmalıydı. Tıpkı Dondurmacı Mehmet 'in cansız bedenler başında şöyle bir kapıdan bakıp gitmek yerine, doğal refleks olarak o anda ağlamakta olan sevdiceği Maria 'ya sarılmasının beklendiği gibi.

Bir eleştiri olmamakla birlikte, karşılık bulmayan bir beklenti defilmin müzikleri üzerinedir. Fahir Atakoğlu 'nun müzikleri tartışmasız harika, diyecek söz, orası net. Ancak, gurbette olan iki vatan sevdalısı Türk 'ü konu alan yapımda bir parça memleket tınısı duymak istedi bu kulaklar. "Çanakkale İçinde" uygun görülen enstrümanlarla yine uygun görülen uyarlamayla kısacık da olsa verilebilirdi örneğin. Ya da; nereli olduğu sorulduğunda göğsünü gere gere "Üküpliyım ben." diyen dondurmacı Mehmet 'in ön planda olduğu sahnelerde inceden inceye "Bir Fırına Tuttu Bizi" işitilebilirdi.

Sonuç

Filme dair belki de en temel bilgi olan "Bu Türkler nasıl Avusturalya 'ya gitti?" sorusu yanıt bulmamakla beraber yapımın emek istediği aşikârdır. Bu gerçekliğe rağmen, çekim kalitesi ve yeni inşa edildiği çok belirgin olan plato mekânları göz önüne alındığında filmin "aceleye gelmiş" bir hali olduğu çıkarımında bulunulabilir. Biraz daha üzerinde çalışılmış olsaydı; savaşın bir kazanım olamayacağı, kahramanların neden cepheye neden bu kadar çok gitmek istedikleri, savaşın cereyan ettiği yere binlerce kilometre uzaklıkta birbirini tanımayan insanların (üstelik aralarında paylaşılamayan bir şey/olay/hesaplaşma yokken) arasında beliren düşmanlığın yersizliği ve anlamsızlığı daha iyi anlatılmış olurdu. Evrensel bir iş çıkartılması ihtimalinin (ne yazık ki) kaçırılmış olduğu filmin; akıcı, izleyeni sıkmama güzelliği ve ülkenin sembolü kanguru görseline rağmen (fazlasıyla) plato filmi olduğu söylenebilir.

Yönetmen: Can Ulkay

Senaryo: Gürkan Tanyaş

Yapımcı: Mustafa Uslu

Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Ali Atay, Şebnem Bozoklu, Will Thorp, Marleen Mathews, James Farley

Yıl: 2019

Süre: 2 sa 2 dk


Yazar: Necla DURSUN - Yayın Tarihi: 22.04.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 19.04.2022 23:21
240

Necla DURSUN Hakkında

Necla DURSUN

1976 Sakarya doğumludur. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yerel Yönetimler Anabilim Dalı Küresel Şehirler ve İstanbul Araştırmaları Bilim Dalı’nda Yüksek Lisansını “Kuzguncuk Semt Tarihini İnsandan Okumak; Bir Seçki ile Şahsiyetler” konulu yüksek lisans teziyle tamamlamıştır. Finans sektöründe çalışmakta ve İstanbul’da yaşamaktadır.

Necla DURSUN ismine kayıtlı 58 yazı bulunmaktadır.