Bütün Çevirmenler Hain Değildir, Kara Tahta, Misafir Köşesi

Bütün Çevirmenler Hain Değildir yazısını ve Misafir Köşesi yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Bütün Çevirmenler Hain Değildir

25.10.2023 09:00 - Misafir Köşesi
Bütün Çevirmenler Hain Değildir

F. Zehra Aydemir[1]yazdı...

Öncelikle bu başlığa tıkladığınıza göre -hangi açıdan olduğu fark etmeksizin- konu ile ilgilendiğinizi varsayıyorum. Çeviri alanında henüz bir senelik tecrübesi olan taze bir çevirmen olarak sizlere bu konudan biraz bahsetmek istiyorum. Çeviri denilince akla sadece dilden dile aktarım gelmemeli, dille birlikte kültürü de içerdiği bilinmektedir. Bundan dolayıdır ki alana çokça katkısı olan Hans g. Hönig çeviriyi şu sözlerle tanımlar: "Satranç nasıl taşların yerini değiştirmekten ibaret değilse, çeviri de sözcüklerin yerini değiştirmekten ibaret değildir." Absürdizm akımının savunucularından olan Albert Camus ise şöyle der: "Çevirmenler, Babil Kulesi'ne saldıran korkusuz savaşçılardır." Bahsi geçen Babil Kulesi, Çeviri Tarihi literatüründe oldukça bilinen bir efsanedir. Takdir edersiniz ki bu efsane başlı başına bir yazının konusudur.

Bu girişten sonra daha sistematik olması adına konuyu üç başlık altında açıklamayı hedefliyorum. Bu başlıkların çeviri konusunda çok yetkin ve yeterli olduğu iddiasında değilim. Sadece konuya ilgi duyan ve mümkün olan en yalın haliyle bir fikir edinmek isteyenlere bu şekilde aktarmak arzusundayım.

Çeviri ve Çevirmen

Çeviri, bir dilden başka bir dile; başka bir deyişle kaynak dilden hedef dile yapılan aktarımdır. Çeviri kaynak dil ve hedef dil arasında tarafsız ve üçüncü bir dil alanı gibi görülebilir. Nitekim Bernhard Waldenfels çeviri dilinin hiç kimsenin hâkim olmadığı bir ara bölgede bulunduğu görüşündedir. Çeviri dili kaynak ve hedef dilden bir yönüyle farklı olmasına karşın, bir yönüyle de ondan izler taşımaktadır.

Çevirmen türü fark etmeksizin yazar ile karşı taraf arasında köprü görevi gören bir kişidir. Her ne kadar çeviri ediminin özü aynı kalsa da, hayatın her alanında olduğu gibi bu alanda da teknoloji bir takım yenilikleri beraberinde getirmiştir. Bundan dolayı çeviriyi kişi ile sınırlamak doğru olmaz. Yapay zekâ çevirilerini de göz önünde bulundurduğumuzda "köprü görevi gören bir araçtır" demek daha doğru olacaktır.

Her ne kadar romantik yazarlar çeviriyi özgün bir metin yazmaktan daha üstün tutsalar da çeviri ediminin gerçekleşebilmesi için çeviriye konu olan bir metne ihtiyaç vardır. Bu metni üreten kişiye "yazar" diyelim. "Yazar" özgün olsun veya olmasın metnini ortaya koyduktan sonra "çevirmen" sürece dâhil olur. İnsanoğlu tabiatı gereği kıyas etmeye meyillidir. Bu durumda çoğunlukla yazar ve çevirmenin kıyaslandığını görürüz ki bu oldukça gereksiz bir kıyastır. Nitekim yazar ile çevirmenin rolü farklıdır. Dolayısıyla onları bir tutup kıyaslamak mümkün değildir. Şöyle ki yazarın çevirmenden ayrıcalık kazandığı en büyük nokta "özgün olarak bir metin üretmesidir." Çevirmen ise yazarın metnini duygu ve formunu bozmadan yeniden yorumlayan kişidir. Çevirmen, çeviri kimliği ile her ne kadar özgün olarak bir metin üretmiyor olsa da, özgün olarak üretilen bir metni türüne göre erek dile yetkin bir şekilde aktarmak, takdir edersiniz ki oldukça çaba gerektiren bir iştir. Söz gelimi uluslararası tanınırlığı olan, sizin de çok sevdiğiniz bir yazar var. Yeni kitabını heyecanla bekliyorsunuz. Nihayet kitap çıktı. Yazarın kitabını yazdığı dile hâkim olanlar çoktan okudular bile. Çok beğenildi, üzerine yorumlar yapıldı. Övüldü, hatta bu senenin Nobel Edebiyat Ödülüne aday olacağı iddia ediliyor. Gelelim kitabın takipçisine, kültürlerin bu kadar iç içe geçtiği bir dönemde takip ettiği bütün yabancı yazarların dilini bilmesi pek de mümkün değil. Büyük bir heyecanla kitabın "çevrilmesini" bekliyor. Evet! Bu sürece işinde yetkin bir çevirmen dâhil olmadığı müddetçe, okuyucunun anadildeki kadar edebi ve etkili bir formda kitabı okuması mümkün mü? Yapay zekâ çevirileri her geçen gün ilerlese de, edebi metinler gibi alanlarda cümle düşüklükleri, kullanılmayan kelimeler ve bunun gibi hatalara düşmemesi şu an için imkânsız görünüyor. Daha sağlıklı olması açısından alanımdan yakın zamanda da şahit olduğum bir örnek vereyim: Her ne kadar Arap Dili ve Belagatı olsa da bu alanda yazılan yüksek lisans ve doktora tezlerinin Türkçe olması beklenir. Ülkemizde yüksek lisans yapan ve anadili Arapça olan öğrenciler, günlük konuşma dilinde kendilerini yeterli olarak ifade edebilseler de konu akademik yazın olan tez meselesine gelince –çoğunlukla- yeterli seviyede olamıyorlar. Bu durumdaki bir öğrenci tezini Arapça yazıyor, daha sonra biraz kendisi büyük miktar makine çevirisi ile tezini Türkçe'ye aktarıyor. Şayet bu çeviriye iki dilde de yetkin bir insan eli değmediyse, alana hâkim olmayan biri bile metindeki cümle düşüklüklerini ve yaygın olmayan kelime kullanımlarını kolaylıkla fark edebilir. Bunu eleştirmekten ziyade farklı bir bakış açısı olarak ifade ettim. Söylemeden geçemeyeceğim, tıp-hukuk-banka konulu belge çevirilerinde dahi makine çevirisinin bir yerde patlak verdiğine ve kendini belli ettiğine çokça şahitlik ettim. Şöyle ki bu çeviriler proofreading işlemi için başka bir çevirmene sunulduğunda "yapılan çeviri" karşısında dehşete düşecektir. Hal böyleyken bir müddet daha edebi, akademik ve dini metin çevirisinde sadece yapay zekâ çevirisinin yeterli olmayacağını söyleyebiliriz.

Metot ve Süreç

Çeviri edimi oldukça kapsamlıdır. Çok genel bir bakışla çeviriyi yazılı ve sözlü; görsel ve işitsel olarak incelemek mümkündür. Edebi bir içerik veya dini bir metin dışında neredeyse her içeriğin dijital ortamda, çeviri araçlarıyla –elbette elle müdahalede bulunarak- çevrilebildiğinden bahsetmiştik. Bu başlıkta işin dijital çeviri girmeyen kısmını; geleneksel çeviriyi esas alacağım.

Çeviri salt dilsel bir aktarım olmadığı için bir takım kuram ve yöntemleri de bünyesinde barındırmaktadır. Bundan da önce çevrilebilirlik-çevirilemezlik, serbest çeviri-bağımlı çeviri, eşdeğerlik gibi ifadelerle sıkça karşılaşmaktayız. Çeviri hakkında dil odaklı, işlev odaklı ve söylem odaklı yaklaşımlardan[2] bahsedilebildiği gibi; yabancılaştırma, öykünme, kültürel ödünçleme ve açımlama gibi stratejilerden[3] ve erek odaklı, skopos ve bağıntı odaklı kuramlardan[4] da bahsedilir. Bu kavramlar konu hakkında ilerlemek ve işin ilmini öğrenmek isteyenler için muhakkak öğrenilmesi gereken bilgilerdir. Fakat bu yazı akademik kaygılarla ele alınmadığı için isimleri ve kavramları tek tek, açıklayıcı bir şekilde ele almayacak; belli başlı bilgilerle yetineceğim. Çevirinin devingen karakteri sebebiyle zaman ve şartların değişmesine göre farklı kuramlar ortaya çıkmasına müsait olduğu kanaatindeyim. Bununla birlikte çevirmen çeviri edimini hangi normu göz önünde bulundurarak gerçekleştiğinin bilincinde olmalıdır.

Fritz Guttinger'e göre çevirmen erek metni irdelemek amacıyla belli bir okur kitlesine yönelik çeviriyorsa yabancılaştırıcı, salt zevk almak için çeviriyorsa yerelleştirici bir yaklaşım izlemiştir.[5]

Burada okuyucu şöyle düşünebilir, bütün bu kuramlar ve yöntemler çerçevesinde çeviride doğru ve yanlış var mıdır?

Bu soruya cevabım hem evet, hem de hayır.

Şöyle ki söz konusu çeviri eylemi ön kabulleri ve kesin sınırları olan matematik, fizik, kimya gibi bilimlerde ve bir takım ezbere dayalı hukuk ve tıp gibi alanlarda yapılacaksa doğru ve yanlışlarının olduğunu düşünebiliriz.

Söz konusu çeviri eylemi edebiyat ve sosyoloji gibi sosyal ve beşeri bilimlerde gerçekleşen bir faaliyetse daha serbest ve esneklik payı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle de roman, hikâye, şiir gibi edebi bir aktarımda bazı durumlarda özel isimler bile yerelleştirilebilir. Konuya bilinen bir örnek vermek gerekirse Yüzüklerin Efendisi romanında özel bir bölgeye verilen "Mirkwood" isminin "Kuyutorman" olarak aktarılmasını zikredebilirim. Ya da örneğin çeviri eyleminin gerçekleşeceği metinde kaynak dile ait bir atasözü geçti diyelim. Şu Arapça atasözünü de örnek verelim:

"Ona peş peşe cümleler sıralıyordu. Sanki kum üzerine yazı yazıyordu."

Bu metni yerelleştirirken dilimizde kullanımı olan şu atasözü ile aktarırız: "Ona peş peşe cümleler sıralıyordu. Sanki su üstüne yazı yazıyordu."

İki atasözünde de yazıya konu olan maddenin iki milletin farklı kültürlerinden olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Zira daha çok kurak ve kumlarla dolu çöl ikliminde yaşayan bir toplum için kum neyse, yerleşim yerlerini suyun kenarına kuran ve tarım ile uğraşan bir toplum için de su o manadadır.

Bir de Çeviri Atölyesi kitabında ele alınan şu örneği zikredelim: Bir grup öğrenciden "Here we are" şeklindeki İngilizce başlığı Türkçe'ye çevirmeleri istenir. Birebir çeviride "İşte Buradayız" olarak aktarılan bu başlık için hoca "İşte Nihayet" ve "Sonunda" "Gözümüz Aydın" gibi başlıkları da bir yere kadar geçerli bulur.

Bu durumda çeviriye konu olacak metnin türü ve çeviriye nasıl bakıldığı da önemlidir. Örneğin akademik bir çalışmada yapılan şiir çevirisinde anlamı bozmamak ve birebir aktarmak ön plandayken, edebi şiir çevirilerinde şiirin ruhunu yansıtmak ve kafiyeleri gözetmek adına metnin temeline zarar vermeden bir takım esneklikler yapılabilir. Muhtemelen "Çevirmenler haindir." atasözü de bu esneklik payından olsa gerek. Dolayısıyla esneklik payının genel olarak var olduğunu düşünüyorum. Fakat daha önce de değindiğim gibi hukuk ve tıp gibi çeviriler bunlardan müstesna tutulur. Hatta Çeviri Sanatı: İncelikleri ve Zorlukları isimli seminerde Prof. Dr. İlyas Karslı, çeviriye başlarken bu konuya dikkat çekmiş ve yeni başlayan bir çevirmenin roman, hikâye ve şiir gibi eserlerle başlangıç yapmasını daha uygun gördüğünü belirtmiştir. Nitekim o konularda yapılan hataların da dönüşü insan hayatını etkileyecek sorumluluklar almayı gerektirir.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum: Skopos kuramının sahibi Hans J. Vermeer çevirinin olası olumsuz bir tepkiye neden olmadan çevrilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu durum her zaman böyle olmasa ve baskıcı iktidarlar dönemlerinde farklılık gösterse de genel olarak çevirmen üstlendiği görevle topluma karşı büyük bir sorumluluk almıştır diyebiliriz.

Sonuç

Çevirinin tarihini insan varlığının başlangıcına kadar götürmek mümkündür. Bu konuda inançlara bağlı olarak farklı görüşler ortaya atılmıştır. Nitekim dillerin ayrılmasının başlangıcı olarak görülen Babil Kulesi efsanesi de bunlardan biridir. Semavi din inanışlarında var olan Zülkarneyn'in de bazı topluluklarla çevirmen aracılığı ile konuştuğunu biliyoruz. İslam kaynaklarına baktığımızda Hz. Muhammed (s.a.v.) Yahudilerle yaptığı görüşmelerde kendisine çevirmenlik yapmasını için Zeyd b. Sâbit'ten yabancı dil öğrenmesini istemiştir.

Çeviri edimi genel olarak müstakil bir alan olarak görülmemiştir. Önceleri kutsal metinler, edebi metinlerin ve milletler arası yazışmalar ile sınırlı kalmıştır. Bundan dolayı çeviri ve çevirmene özgü bir bilim dalı meydana gelmemiştir. Çeviri dilbilim ve edebiyat bilimin ikincil bir alanı olarak görülmüş ve araç olarak görülmüştür. Velhasıl çeviribilimin sistematikleşmesi oldukça yakın bir tarihe, yirminci yüzyıla denk düşmektedir.

Bir dilden başka bir dile çeviri için sadece birebir kelime aktarımı yeterli değildir. Bilakis iki dile ve iki dilin kültürüne de hâkim olmak gerekir. Sözcükleri birebir aktarmamak, onlara takılmamak gerekir. Günlük dilde kullanılan kelimeler kullanmak, metnin türüne göre yalın ve okuma zevki veren bir formda aktarmak gerekir. Bu durumda çevirmenin kendi dilinde de yetkin olması beklenir.

Kitap çevirmenliği konusunda ne yazık ki belli başlı çevirmenler hariç çevirmene genel olarak yeteri kadar değer verilmediğini görmekteyiz. Bir yayınevinin çevirmene verdiği değeri elbette öncelikle telif ücretinde, daha sonra okuyucunun çevirmeni görüp hakkında bilgi sahibi olacağı şekilde kitabın kapağında adının yazmasından, kitabın başında küçük bir özgeçmişten ve türüne göre çevirmene ait bir önsöz yazısından anlayabiliriz. Bazı yayınevlerinin birden fazla kitabını çeviren çevirmenleri için imza günleri düzenlediğini görmek bu konudaki umudumu yeşertiyor.

Çeviri sürecinin olmazsa olmazı okura gelince, Çevirinin Tarihi kitabından şöyle bir alıntı yapmak istiyorum:

"Theodore Savory Tercüme Sanatı adlı kitabında bu konu çerçevesinde edebi metin okurlarını dört sınıfta incelemektedir:

İlk olarak kaynak dili bilmeyen okurlar, bu tür okurlar serbest bir çeviriyi yadırgamaz. Bu şekilde çevrilen metin okurun merakını tatmin edecek seviyededir. Onu düşünme zahmetinden kurtarır, kolayca okumasını sağlar.

İkinci tür okur ise yabancı dili öğrenmekte olan okurdur. Bu okur diğerlerinden farklı olarak sadık çeviriden yanadır. Bu tür çeviriler okura öğrenmekte olduğu dilin farklı cümle kuruluşlarının anlamlarını anlamaya yardım eder. Az alışılmış kelimelerin doğru kullanılışlarını gösterir.

Üçüncü tür okur ise yabancı dili daha önce öğrenip o alanda eskisi kadar iyi olmayan okur profilidir. Bu okurlar eski bilgilerini anımsatmasına önem verdikleri için çeviri kokan metinleri yeğlemektedir.

Dördüncü okur ise yabancı dili iyi bilen okurdur. Kaynak metni anadiliyle daha önceden okumalarına karşın çevirmenin metni nasıl çevirdiği ile ilgilenmektedirler. Bu okurlar kendi yabancı dil bilgilerini denemek ve çeviri yapabilmek yetilerini ölçmek için bu çevirileri okurlar."

Peki, siz kendinizi hangi sınıfta görüyorsunuz?

Kaynakça

Yücel, Faruk: Çevirinin Tarihi 2016.

Suçin, Mehmet Hakkı: Öteki Dilde Var Olmak 2007.

İnce, Ülker-Dizdar, Dilek: Çeviri Atölyesi 2017.

EDURESE, Çeviri Seminerleri

[1] 1995 yılında Konya'da doğdu. Küçüklüğünden itibaren okumaya ve dillere merakı oldu. Yine küçük yaşlardan itibaren Arapça'ya merak saldı. Hafızlık ve İlahiyat eğitimi de bunu pekiştirdi. Farklı alanlarda ruhu besleyecek eğitimler almayı ve her geçen gün dünyaya farklı bir bakış açısı ile bakmayı hedefliyor. Kitaplarla birlikte insanları okumak da oldukça ilgisini çekiyor. Evli, üç çocuk annesi. Çocuk ve yetişkin kitap çevirilerinin yanı sıra freelance olarak mütercimlik yapmakta. Şu aralar Arap Dili ve Belagatı yüksek lisansını tamamlamak ve çocuk edebiyatı ile ilgilenmekle meşgul.

[2] Dil Odaklı Yaklaşım: Çeviriye dilsel düzeyde bakan yaklaşımdır. Bu tür yaklaşımlar dillerin yapı ve anlamlarına odaklanmıştır.

İşlev Odaklı Yaklaşım: Dil Odaklı Yaklaşımın statik olması gerekçesi ile geri plana atılması ile ortaya çıkan yaklaşımdır. Çeviriye işlevsel düzeyde bakmaktadır.

Söylem Odaklı Yaklaşım: Söylem çözümlemesi ilişkin ortaya atılan bu yaklaşım, dil ve işlev odaklı yaklaşımın yetersiz kaldığı alanları doldurmaktadır.

[3] Yabancılaştırma Stratejisi: Kaynak dilin kültürel özelliklerinin hedef metinde alabildiğine hissettirilmesidir.

Öykünme Stratejisi: Bir takım ifadelerin yabancı dilden olduğu gibi veya bir bölümünün çevrilerek aktarılmasıdır. Bu tür ifadeler artık hedef dile yerleşmiştir.

Kültürel Ödünçleme Stratejisi: Bir kelimenin kaynak dilden alınarak hedef dile olduğu gibi yerleşmesidir.

Açımlama Stratejisi: Kaynak metin ile hedef metin arasında bir takım kelimelerde meydana gelen boşluğu doldurmak için çevirmenin ek bilgiyi metin içine dâhil etmesidir.

[4] Erek Odaklı Kuram: Çevirinin erek yani hedef kültür göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmesidir.

Skopos Kuramı: Oldukça meşhur olan bu kuram beraberinde bir takım tartışmaları da doğurmuştur. Bu kurama göre çevirideki amaç, metinlerin belli bir hedefe yönelik olarak aktarılmasıdır. Bu kurama göre çeviri metni özgün metne aykırı olmayacak şekilde esnetilebilir.

Bağıntı Kuramı: Bu kuramda çevirmen çeviri sürecinde aldığı kararları amaca bağlılık açısından kaynak metinle sınırlı tutmaz. Çeviri metnini ortaya koyarken hedef metinle bağlantılı olmasına dikkat eder.

[5] Guttinger, Fritz: Zielsprache.


Yazar: Misafir Köşesi - Yayın Tarihi: 25.10.2023 09:00 - Güncelleme Tarihi: 18.10.2023 12:30
595

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

Kitaphaber ailesine misafir olmuş konuk yazarların yazılarını bu profilde bulabilirsiniz.

Misafir Köşesi ismine kayıtlı 1037 yazı bulunmaktadır.