Doktor Moreau'nun Adası: Transhümanizmin Ayak Sesleri, Edebiyat, Şerife Saliha BUĞA

Doktor Moreau'nun Adası: Transhümanizmin Ayak Sesleri yazısını ve Şerife Saliha BUĞA yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabili

Doktor Moreau'nun Adası: Transhümanizmin Ayak Sesleri

01.12.2021 09:00 - Şerife Saliha BUĞA
Doktor Moreau'nun Adası: Transhümanizmin Ayak Sesleri

"Zeus gizledi ateşini insandan.

Ama İapetos'un güçlü oğlu Prometheus

Çaldı Zeus'un ateşini insanlar için,

Sakladı onu narthex kamışının içinde." (Hesiodos, s. 51)

Transhümanizm

"Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: 'Ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?' Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı." (*) Ölümsüz olma düşüncesi cezbetti, merakı onu yendi; böylece başladı insanoğlunun dünya sürgünü. Peki, bu sürgün ülkesinde Âdemoğulları o cazibeye dur diyebildi mi? Merakını yenebildi mi? Antik Sümer karamanı Gılgamış'ın ölümsüzlük arayışından felsefe taşı arayışlarına, o arayışlardan kendisine, "Biz insanlar tanrılardan, doğa ilkeleri ve kaynaklarından kaderimizi elimize almalıyız" (Dağ, s. 43) şeklindeki Prometeci sözü maksat belirleyen günümüz transhümanizm-posthümanizm anlayışına kadar insanoğlunun serüvenine şöyle bir göz attığımızda değişen pek de bir şey olmadığı yargısına rahatlıkla varabilmekteyiz. Eserimize geçmeden önce ise, tabir-i caizse, modern dünyanın yasak elması diyebileceğimiz transhümanizm görüşüne kısaca bir göz atalım.

Edebiyat ve mimari ekseninde yaşanan gelişmeler neticesinde, 15-16. yy. İtalya'sında baş gösteren Rönesans hareketi, Kilise'nin otoritesinin de sorgulanmaya başlanmasıyla, fizik-matematik esaslı bir dünyanın kapısını aralamış, insanoğlunun akıl egemen bir dünyaya adım atmasına zemin hazırlamıştır. Günümüz modern Batı medeniyetinin temel unsurlarının hatrı sayılır bir kısmının tohumlarının atıldığı bu dönemde, mitolojik kökenini ateşi çalıp insanlara armağan ederek Zeus'a başkaldıran Prometheus'da bulan hümanizm düşüncesinin filizlenmeye başladığı bilinmektedir. "Tanrının yerinden edilerek insanı merkez eden bir teşebbüs" (Dağ, s. 20) olarak nitelendirilebilecek olan hümanizm anlayışı hem 19. yüzyılın mekanik dünyasında hem de 20. yüzyılın teknolojik dünyasında başat düşünce olarak benimsenmiştir. Ancak 21. yüzyılın dijital ve sibernetik dünyasının insanları artık bununla da yetinemez olmuş, o kadim arzunun cazibesine bir kere daha kapılıp, ölümsüzlük arayışının peşine düşmüş ve posthümanist bir dünya hayali kurar olmuştur. Bu hayale ulaşabilmek için ise bir köprü olarak nitelendirilen, Prometeci isyanı ve kibri bünyesinde barındıran, 'trans(geçiş)- hümanizm' aşamasını geçmek gerekmektedir. "Özellikle insan zekâsını, fiziksel ve psikolojik yeteneklerini artırma ve yaşlılığı yok eden teknolojinin kullanılmasıyla insanın durumunu geliştirmeyi amaçlayan bilimsel ve kültürel hareket" olarak tanımlanan transhümanizm "ölümsüzlük ve hayatın uzaması ayartıcı vaadini, aşkın kutsal bir varlıktan daha çok beşerî çabalarla başarmayı özetler" (Dağ, s. 21). Terim, ilk olarak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kullanılmaya başlansa da –New Bottles for New Wine (J. Huxley) (1957)- asıl ivmesini içinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde yakalamıştır. Yapay zekâ alanında ve NBIC –nano teknoloji, biyo teknoloji, enformasyon teknolojisi ve bilişsel bilim- alanlarında yaşanan gelişmeler 'homo sapiens'in 'homo sibernetikus'a evriminin gerçekleştirilebileceği umudunu aşılamıştır. Bundan sonra amaçlanan ise insanı organik bedenin kısıtlamalarından –en nihayetinde ölümden- azade kılacak olan organik bedenden ayırmak ve insan zihnini bir bilgisayara yükleyerek posthuman bir dünya yaratmaktır.

Tüm bu çalışmalar ise birkaç hayalperestin maceraları olmaktan çok ötedir. Bilim insanlarından, avukatlara, farmakologlardan mühendislere vs. hemen hemen herkesin ucundan kıyısından bir şekilde dâhil olduğu bir görüş olarak durmaktadır karşımızda. Sinema ve edebiyat alanlarında da sıklıkla işlenmekte olan transhümanist görüşün edebiyat dünyasında, transhümanizm, daha henüz terim olarak zikredilmezken romanlar vasıtası ile ayak seslerini duyurmakta olduğuna tanık olmaktayız. "Bilimkurgu veya transhümanizmin ilk roman örneği" (Dağ, s. 175) olarak nitelenen Mary Shelley'in Frankeinstein veya Modern Prometheus (1818) romanı, yapay yollardan insan bedeni yaratma konusunu ele alması açısından ilk örnek olarak gösterilebilir. 1896 yılında H. G. Wells (1866-1946) tarafından kaleme alınan Doktor Moreau'nun Adası ise konuyu genetik bilimleri açısından ele alması bakımından bir ilktir denilebilir. Daha iyi anlayabilmek adına Doktor Moreau'nun Adası'na kısaca bir göz atalım.

Doktor Moreau'nun Adası

Bilimkurgunun babası olarak anılan Wells, dönemine dikkatini yönelten, toplumsal, siyasal sorunlarla ilgilenen, bilim, tıp alanlarındaki gelişmelere kayıtsız kalmayıp onları yakından takip eden ve tüm bu gelişmeleri kendi içinde analiz edip eleştiri süzgecinden geçiren bir yazar olarak durur karşımızda. Doktor Moreau'nun Adası romanı da onun bu ilgisinin tezahür etmiş halidir. Lady Vain isimli geminin batması sonucu denizde mahsur kalan ve bir tekne tarafından kurtarılan Edward Prendick'in ağzından anlatılan öykümüze geçmeden önce inceleme yazımızda Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Celâl Üster tarafından çevirisi yapılan basımı ele aldığımızı belirtmek isteriz.

Eserimiz, belirttiğimiz üzere, bir deniz kazası olayı ile başlamaktadır. Kahramanımız Edward Prendick kazadan kurtulan birkaç kişiden biridir ve susuzluktan ölmek üzereyken bir tekne tarafından tevâfuken fark edilmesi sayesinde kurtarılabilmiştir. Teknede bulunan bazı kişiler(!), duyduğu hayvan sesleri dikkatini celbetsede üzerinde pek durmaz ve nihayetinde tekneye alındığından beri yardımlarını esirgemeyen Montgomery sayesinde kendisini bir adada bulur. Bu ada Doktor Moreau'nun Montgomery ile birlikte deneylerini yaptığı adadır. Teknede olduğu gibi adada da ilginç görünümlü insanlar ile karşılaşan Prendick, doktorun ismini öğrendiğinde olan biteni kavramaya başlayacaktır. Zira Prendick bir vakitler Kraliyet Bilim Okulu'nda biyoloji üzerine araştırmalar yapmıştır ve o zamanlar Moreau ismi epey meşhurdur; "Dehşet Saçan Moreau" (Wells, s. 36) olarak nam salmış bir fizyologtur. Ona, İngiltere'yi terk etmesine dâhi sebep olan, bu lakap, hayvanlar üzerinde yaptığı acımasız deneyler yüzünden verilmiştir. İngiltere'yi terk edince bu adaya yerleşen Moreau, çalışmalarına kaldığı yerden, kimsenin baskısı olmadan, devam etmektedir. Bir vivisektör olan Moreau, hayvanlar üzerinde viviseksiyon (dirikesim) yapmaktadır. Genleri harmanlayarak hayvanlardan insan üretmeye çalışan doktor bunda bir noktaya kadar başarılı da olmuştur; öyle ki gördüğü yaratıkların insan olduğunu düşünen Prendick ilk etapta Moreau'nun insanlar üzerinde deney yaptığını ve onu da bu yüzden adaya kabul ettiklerini, sıradaki kurbanın kendisi olduğunu düşünüp onlardan kaçmaya başlar. Böyle bir kanıya varmasında ise haksız değildir, çünkü bu yaratıklar aynı insanlar gibi davranışlar sergilemekte, konuşabilmekte, hatta bir yasaya uyup ayinler düzenlemektedirler. Moreau'nun yaratmaya çalıştığı bu varlıklar transhümanizmin de yaratmaya çalıştığı "insan-altı varlıklar"ın (Dağ, s. 94) prototipleri olarak ele alınabilir. Zira protezlerle, implantlarla vs. kendisini homo sibernetikus'a evriltmeye çalışan insanoğlu, doğa ilkelerine meydan okuyup onun sınırlarını aşma çabası içerisine girerek doğadaki diğer varlıklara da müdahale etmekten geri durmamıştır. Teorik altyapısını Darwin'in ortaya koyduğu görüşlerden alan, bir çeşit yapay evrim gerçekleştirme amacı güden transhümanizm, bilhassa genetik bilimleri alanlarında yapılan deneyler ve yaşanan gelişmeler doğrultusunda, insan ve hayvan genlerini harmanlamak suretiyle insan-altı varlıklar yaratma çalışmaları içerisindedir. Tanrıya ve doğaya yabancılaşmış, bir sorumluluk duygusu beslemeyen, bunun da ötesinde tanrıcılık oynama sevdasına düşen insan doğayı kendi anlayış ve zevkine göre şekillendirmekten çekinmemekte, Moreau gibi, tam bir kayıtsızlık halini benimsemektedir. Her ne kadar hayvanlara acıyor gibi görünseler de Montgomery ve adaya sonradan gelen Prendick'in durumu da esasında pek farklı değildir. Zira adada olan biten her şeyi Moreau'nun ağzından dinleyen Prendick onlara ayak uydurmaya başlar; bu durum kendisini dâhi şaşırtan bir hızda gerçekleşir.

Adada, parçalanmak suretiyle, öldürülen bir tavşanın bulunması herkeste tedirginliğe yol açar; çünkü Moreau da Montgomery de bilmektedir ki bu hayvanlar öyle ya da böyle bir gün kendi özlerine döneceklerdir. Öyle de olacaktır… Bu vicdandan bihaber davranışları Moreau'nun ve Montgomery'nin sonunu getirir. Kendi elleriyle yaratmaya çalıştıkları insan-altı varlıklar tarafından öldürülmeleri, Frankeinstein romanında da yer verilen, "İnsanın var edeceği diğer ara türlerin kendisi için nasıl bir tehdit ve tehlike unsuru olacağı" (Dağ, s. 176) düşüncesini vurgular vaziyettedir. Montgomery ise ölümünden önce başına gelecekleri anlamış ve alkolün etkisiyle adada bulunan ve birlikte yaşadıkları, yiyeceklerini vs. sakladıkları kulübe ile beraber sandalları da ateşe vermiştir. Adadan kaçmaktan başka çaresi kalmayan Prendick basit bir sandal yapmayı başarır ve oradan uzaklaşır. Talihinin yaver gitmesiyle iki direkli bir yelkenli tarafından kurtarılır.

Sonuç

Viviseksiyona maruz kalan pumanın çığlıklarına dayanamayan ve kulaklarını parmakları ile tıkayan Prendick'in, "Çığlıklar dışarıda daha da yükselmişti. Sanki dünyanın bütün acıları bu çığlığa yansımıştı. Yine de, böyle bir acının yan odada sessizce çekiliyor olduğunu bilseydim sanırım pekâlâ katlanabilirdim." (Wells, s. 42) şeklinde ifade ettiği bu sözleri yabancılaşmış, olan biten her şeye kayıtsız kalmayı tercih eden insanoğlunun hâletirûhiyesini özetler niteliktedir. Kaldı ki günümüzde durum daha vahimdir; her türlü felaketin boş bakışlarla izlenmesi, bir tiyatro oyunu izler gibi engellemeye çalışmadan videolara çekilmesi insanların artık yanı başında çekilen acılara da kayıtsız kaldığını, ne kadar acı da olsa, ortaya koyar vaziyettedir. Wells'in yaşadığı çağda yabancılaşmanın boyutları günümüzdeki boyutlarıyla kıyaslanamayacak olsa da yazarın ileri görüşlülüğü, yaşanan gelişmeleri yakından takip etmesi ve onları eleştirel bir gözle incelemesi, arka planında büyük ölçüde, yabancılaşmanın semptomu olarak nitelendirebileceğimiz kayıtsızlığın yattığı transhümanizmin ayak seslerine dikkat kesilmesine yol açmış ve konunun bütün çarpıcılığı ile başarılı bir şekilde ortaya konulmasına olanak vermiştir. Bu açıdan incelendiğinde 19. yy'dan kulaklarımıza fısıldanan bir uyarı gibidir.

Nihayetinde o günden bugüne pek çok gelişme yaşanmış, yaşanmaya da devam edecektir. Hem kendi geleceğimizi hem de insanlığın geleceğini ise, kıymetli yazar Ahmet Dağ'ın da ifade ettiği gibi, "Tüm bireyleri, toplumları ve ülkeleri önüne katacak yıkıcı, önünden kaçılabilecek ya da aldırmazlık edilemeyecek bu süreçte ne kadar özne ve ne kadar figüran olacağımız meselesi" (Dağ, s. 222) belirleyecektir. Ve unutulmamalıdır ki Âdem (a.s) tövbe etmiş ve tövbesi kabul edilip yüceltilmiştir. Asıl soru, şimdi insanoğlu atası Âdem gibi tövbe edecek mi? Wells'in fısıltısına dikkat kesilip tövbe edenlerden ve tövbesi kabul edilenlerden olabilmek temennisiyle…

Doktor Moreau'nun Adası
H. G. Wells
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


Kaynakça

*. Tâ Hâ Suresi, 120- 121.

Dağ, A. (2020). İnsansız Dünya Transhümanizm. İstanbul: Ketebe Yayınları.

Hesiodos. (2019). Theogonia & İşler ve Günler. (S. E. Azra Erhat, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Wells, H. G. (2019). Doktor Moreau'nun Adası. (C. Üster, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


Yazar: Şerife Saliha BUĞA - Yayın Tarihi: 01.12.2021 09:00 - Güncelleme Tarihi: 18.12.2021 10:19
773

Şerife Saliha BUĞA Hakkında

Şerife Saliha BUĞA

1994’te Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde doğdu. Lise öğrenimini Yeşilhisar Anadolu Lisesi’nde gördü. 2017’de Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden (İngilizce) mezun oldu. “Kendini Bil” sözünü kendine gaye edinmiş, bu uğurda ‘insan’ kalmak ve insan olarak son nefesini vermek üzere çaba harcayan, ‘insan’ denen meçhulün peşinde koşan, tek sığınağı kitaplar olan bir ademkızı…

Şerife Saliha BUĞA ismine kayıtlı 8 yazı bulunmaktadır.