Dünya Masalları: İbrani Masalları, Çocuk, A. Erkan AKAY

Dünya Masalları: İbrani Masalları yazısını ve A. Erkan AKAY yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Dünya Masalları: İbrani Masalları

01.03.2022 09:00 - A. Erkan AKAY
Dünya Masalları: İbrani Masalları

Derleyicimiz Gertrude Landa hakkında 1892 doğumlu İngiliz Yahudisi olması dışında bir bilgiye ulaşamıyoruz. Kitaplarının tamamı Yahudi Masalları üzerine. Sonuna gelmek üzere olduğumuz Dünya Masalları serisinde, üzerinde doğup büyüdüğü, yaşayıp öldüğü toprakların masallarını derleyen yazarlarla pek karşılaşamadık. Landa uzaktan da olsa en azından derlediği masalları üreten kavme mensup. Kitapta yirmi beş kısa masal bulunuyor.

İlk masal "Kartalların Sarayı" alışık olmadığımız bir dersle başlıyor. Yalıtılmış ülkesinde zevk-ü sefa içinde yaşayıp giden kralın kıtlıkla imtihan olmadan önce ilâhî bir uyarıya muhatap olması ve kıtlık gelmeden önce aklını başına devşirip halkına dönmesi anlatılıyor. "Dağ gibi mücevherler yığmıştık ama mısır saklamamamıştık" cümlesi insanlığın bugün de karşı karşıya kalmak üzere olduğu tehlikeye dikkat çekiyor. Bu masalın bugüne iz düşümüne bakarsak muhataplarına hem mücevheri hem gıdayı garanti altına alma düsturunu edindirdiğini görebiliriz.

"Tufandaki Dev" masalında Nuh Peygamber'den, İbrahim ve Musa peygamberlere uzanan bir hayat süren Og adlı devin İsrailoğlullarıyla ilişkisi konu edilmiş. Masal, üzümden yapılan şarabın haramlığını anlatmayı hedeflemiş ve ona meyletmenin kavmi hedeflerinden alıkoyacağını çocukça bir kurgu içinde vurgulamış. Çok içen Og saçmalıyor ve insanlara verdiği sözleri unutup Kenan'ı almalarına yardım edeceğine onlarla savaşıyor.

"Ergetz'in Peri Prensesi" masalı sözünde durma üzerine. Sözünde durmadığı için dünyası değiştirilen zengin bir adamın ikinci ve son şansını nasıl kullandığı anlatılıyor. "Bir kez daha sözünüzde durmadınız. Artık bu günahı işlemek size kolay gelmeye başladı." Her işin içinden sözünde durmayarak sıyrılacağını sanan Bar Shalmon babasına verdiği sözü tutmamasıyla başlayan serüvende, bir krala ve sonra eşi olan bir prensese verdiği sözleri de tutmayınca canından oluyor.

"Allak Bullak Saray" masalı İbrahim Peygamberin, eşsiz güzellikteki eşi Sare'yi Mısır firavunundan sakınmak için Allah'a başvurmasını ve ancak O'nun yardımıyla eşini esaretten, kendini de ölümden kurtarmasını anlatıyor. Masalın sonundaki ikaz yine inancını Yahudi çocuğuna hatırlatmak için özenle seçilmiş; "Seni ikaz ediyorum. Eğer senin soyundan gelenler bir gün bizim soyumuzdan gelenlere eziyet edecek olursa, Rabbimiz, kâinatın tek sahibi olan Allah, o zaman kral her kimse ona bu belayı yeniden indirecektir." Sona düşülen not da durumu tasdik ediyor "Ve yıllar sonra Kitab-ı Mukaddes'te de okuduğunuz gibi, durum gerçekten de böyle oldu."

"Kırmızı Terlik" masalı Kül Kedisi masalının bir başka sürümü. Prensin masalın sonunda birden bire ortaya çıkıp Rosy-Red'in yine masalın sonlarına doğru kaybettiği terliğinin tekiyle kapıya dayanıyor olması biraz garip. Kül Kedisi kurgusu daha başarılı, burada döngü yerli yerine oturmuş değil. Önceki masallardan, zaman-mekân-karakter belirsizliği ile ve tarzıyla farklı bu masal bir uyarlama mı yoksa 'Kül Kedisi'nin esin kaynağı mı, karar vermek zor.

Araya giren 'Kırmızı Terlik'ten sonra Tevrat'tan mülhem masallar devam ediyor. "Yıldız Çocuk" bildiğimizden biraz farklı bir rabbini arayan çocuk İbrahim kıssası. Yerine başka bir bebek feda edilerek Nemrut'tan kaçırılan Hz. İbrahim, biraz büyüyünce ağabeyi Haran'ın put dükkânında çalışmaya başlıyor ve putları orada müşterilerine küçük düşürdükten sonra kırıyor. Masalın sonunda Nemrut iman ediyor.

"Abi Fressah'ın Ziyafeti" yeni bir konuyu, bedavacılığı işliyor. Buna değinen bir masalla karşılaşmamıştık. Yüzsüzün hakkından daha yüzsüzü gelir, insanları yıldıranı yıldırmak gerekir önermesini iliklerimize kadar hissediyoruz.

"Dilenci Kral" kendine duyduğu sonsuz güveni boşa çıkarılan, yüce makamına ancak dilenci olarak dönebilen ama sonunda pişman olup dünyanın en nazik ve şefkatli hükümdarına dönüşen bir kralın masalı. İlâhî kudretin büyüklüğü karşısında hiçbir kuvvetin esamisinin okunmayacağını, kuvveti kendinden bilenin bu nimetten bir anda mahrum bırakılabileceğini anlatan bir ibret kıssası. Çin masallarında karşılaştığımız, hanedanın kutsallığına işaret eden, onu tanrısal güçlerin çoğu zaman en üstüne, zaman zaman arasına yerleştiren detayları hatırlarsınız. Burada ise tek tanrıdan alınan gücün dizginlenmesi, doğru temsil edilmesi ağır basıyor.

"Kediyle Köpeğin Kapışması" bir benzerine daha önce Çin masallarında rastladığımız ama oradaki kadar eğlenceli ve tatmin edici olmayan, Hz. Adem'in evinde gerçekleşen ilk anlamsız kapışmayı anlatan bir masal. "Su Bebeği" Hz. Musa'nın firavunun sarayına getirilip orada kendini kabul ettirmesinin hikâyesi. Bebek Musa'nın yargılanışını, firavunun onun sarayda kalmasına nasıl ikna olduğunu anlatıyor.

"Talmud'un Sinbad'ı" Rabba isimli bir yahudi ile Ali isimli bir Arap'ın bulundukları şehirden gemiyle ayrılıp önce dev bir balinayla mücadele etmelerinin, sonrasında da vardıkları bilinmeyen bir kasabayı Hürmüz adlı cinden kurtarmalarının hikâyesi. Geri dönüşsüz, doğrusal akan bir serüven, ders, dinî veya tarihî bilgi verme değil çocukları eğleme amaçlı anlatı olarak masallar arasında yer almış. Kötü cinin adı, İran şahlarına göndermeyle "Hürmüz" olarak seçilmiş. Dolayısıyla masaldaki deniz Basra Körfezini, onun ötesindeki meçhul kara da İran'ı işaret ediyor olabilir. "Bostanay'ın Hikâyesi" masalında bu îma yerini İran şahının Yahudilere düşmanlığını açıkça ortaya koyuşuna bırakıyor. Tüm Davud soyunu kılıçtan geçiren şah, gördüğü bir rüyadan sonra son Yahudi çocuğunu kendi sarayında bir prens gibi yetiştiriyor ve böylelikle kurulan düzende Yahudiler refaha eriyor. Bu barışçıl son şaşırtmadı desem yalan olur çünkü masal Yahudi idealine değinerek başlıyordu ve gidişat ebedî bir düşmanlığa işaret edecek gibiydi.

"Kimsesiz Prens" henüz prensken halka zulmeden, kibirli ve gururlu davranışlarıyla halkını usandıran bir gencin kral babası tarafından beş parasız sürgüne gönderilmesini ve yaptıklarından pişman olduktan sonra iyi bir prens olarak yurduna dönmesini anlatıyor. Adil yönetici, merhametli yönetici, basiretli yönetici kavramlarının tekrar tekrar işlendiğini görüyor, masalların yönetim erki üzerine ısrarla eğilişine şahit oluyoruz. Masalın başında prensin eğitime ihtiyaç duymadığını ifade edişi, devamında prensin cezasının beşe kadar saymayı öğrenince bitecek olması ve aynı zamanda kendisine yardımın yasaklanması, masalın yardımsız öğrenmenin zorluğu üzerine yürüyeceği fikrini uyandırıyor ancak gidişat öyle olmuyor. Öylesi de gayet parlak bir masal olurdu. Onu yazmak da bize düştü.

"Çobanlıktan Krallığa" adından da anlaşılacağı üzere çocuk Hz. Davud'un çobanlığı sırasında yaşadığı mucizevî bir felaketten yine mucizevî kurtuluşunu ve krallıkla müjdelenişini anlatıyor. Mezmur'lara eklenmiş olan bir ilâhîye de geçmiş bir kıssa. "Sihirli Saray" masalı ise fakirlikten aciz düşmüş İbrahim Peygamber'e yardımıyla yetişen İlyas Peygamberin mucizesini anlatıyor.

"Yüz Yıllık Uyku" masalı Süleyman Mabedi'nin Babilliler tarafından yıkılışından sonra yüz yıllık bir uykuya dalan Haham Onias'ın uyandığında yaşadığı hayal kırıklığını vurgulayan bir masal. Yahudilerin yoldan çıkarak, dinlerinden uzaklaşarak tanrının cezasını hak ettiklerini ve bu yüzden Mabed'in yıkıldığını bilen Onias, uyandığında da Yahudiler arasında lakaytlığın devam ettiğini, gevşekliğin hüküm sürdüğünü görüyor ve bu dünyaya ait olmadığını hissediyor.

"Üç Günlük Kral" 1. Haçlı Seferi komutanlarından Godfrey de Bouillon'un Kudüs'ü fethetmeye gelirken bir hahamdan dua istemesi garabetini anlatıyor. Haham, düşmanı için dua etmeyeceğini söyleyip bir de komutanın hoşuna gitmeyecek bir kehanette bulunuyor. Kehanetin gerçekleşmesiyle Godfrey muzaffer ama bir o kadar da mağdur bir komutan olarak yurduna dönüyor. Kudüs fethinin anlamsızlığı, yıkımın büyüklüğü ve kadim düşmanlığın temeli masalla zihinlere sabitlenmiş.

"Bulutlardaki Saray" çocuğu olmadığı için kız kardeşinin oğlunu evlat edinen ama bu nankör evlatlığı tarafından ihanete uğrayan bir vezirin dostlarının yardımı ve kıvrak zekâsı ile ölümden kurtuluşunun hikâyesi. Bilgeliğin ve hakkaniyetin düşmanlar tarafından bile takdir gören önemli bir erdem olduğunu göstermesi açısından güzel bir masal ancak bir iki sayfa daha uzatılarak vezirin haklılığıyla ilgili çözümleme de açıkça anlatılabilirdi. Üstün körü geçildiği için iyi masal olmak üzereyken sekteye uğramış.

"Papa'nın Satranç Oyunu" hikâyesi evdeki Hristiyan hizmetçi tarafından kaçırılıp papaza teslim edilen yüksek kabiliyetlere sahip bir Yahudi çocuğunun papalığa kadar yükselişini anlatıyor. Özünü unutmayan, kilisenin Yahudilere zulüm niyeti taşıyan politikalarını benimsemeyen Papa, bir davanın çözümü için mağdur Yahudilerle karşı karşıya geliyor ve onların arasında yer alan babasıyla satranç oyununa tutuşuyor. Benzersiz zekâ emarelerinden birbirilerini tanıyan baba oğul meseleyi sulhle çözüp yıllar sonra kavuşmuş oluyorlar. Öze bağlılık vurgusu tüm masallarla aynı doğrultuyu koruyarak dinleyiciyi yetiştirmeye devam ediyor.

"Kölenin Talihi" keskin zekâsı nedeniyle babası tarafından iyi bir eğitime koşulan bir çocuğun, bu defa bir Arap çocuğu olan Ahmet'in hikâyesi. Ahmet babasının isteklerine uygun şekilde hareket eden uyumlu ve hayırlı bir evlat olarak Kudüs'te eğitim almakta iken babasının ölümünü haber alıyor ve anlayamadığı vasiyetiyle yüzleşiyor. Önce afallayıp karamsarlığa kapılsa da bir gece düşününce babasının işaret ettiği hikmetin farkına varıyor ve doğru seçimi yapıyor. Hikâyede bir öğüt dikkatimi çekti. Eğitim için Kudüs'e giderken yanında kölesi ve yoldaşı Pedro'yu da götürmek isteyen Ahmet'e babası şöyle diyor: "Bu uygun olmaz evladım. Herkes senin zenginliğini göstermeye çalıştığını düşünür. Bu hareketler seni ve babanı aptal durumuna düşürür. Zenginliğimizin aklımızdan büyük olduğunu zannederler. Ayrıca oğlum, gelecekteki eğitimin sadece bilge insanların sana aktardıklarıyla sınırlı kalmamalı. Dünyanın her türlü hâlini öğreneceğin bir şehre gidiyorsun. Orada kendine güvenmeyi, kendini insan olmanın sorumluluklarına hazırlamayı öğreneceksin."

"Denizdeki Cennet" Süleyman Mabedi'nin inşa edildiği dönemde kral olan Sur Kralı Hiram'in kibre kapılıp tanrılık iddia etmesini, bu iddiasını ispat için denizin üzerine yaptırdığı bir sarayda fırtınaya yakalanıp can korkusuyla rezil olmasını anlatıyor. Tarihî kaynaklarda Hz. Süleyman'a yardımları dolayısıyla mübarek bir adam olarak anılan Hiram'ın masalda aptal bir adam olarak yer alması ilginç. Masalın sonunda bunun, Hiram'ın Babil kralı Nebukadnezar'a yenilen kral oluşuna dayandığını anlıyoruz. Oysa bu yenilgi kralın suçu değil, yahudilerin uslanmaz azgınlıklarının sonucuydu.

"Hahamın Gulyabânîsi" kitabın şaşırtan masallarından bir diğeri. Halkın yahudilere olumsuz yaklaşımı sebebiyle kendisine hizmetçi bulamayan Prag Hahamı Lion, kendisine hizmet etmesi için mekanik bir hizmetçi yapıyor ve tanrının telafuz edilemez isminin yazılı olduğu bir kâğıdı onun ağzına tutuşturup canlanmasını sağlıyor. Bu mekanik hizmetçi yüzünden çıkan bir yangın büyük hasara yol açınca kral onu yargılıyor ve fakat yapılan işin cazibesine kapılarak aynı hizmetçiden bir tane de kendisine yapması şartıyla onu affedeceğini söylüyor. Yapılan ikinci hizmetçi de kontrolden çıkıp kutsal metinleri yok etmek amacıyla sinagogun kapısına dayanınca haham hatasını anlıyor ve robotun ağzındaki, ona can veren parşömeni geri alarak onu öldürüyor. Şeytani niyeti ve sonucunu ortaya koyan bu masal, eşeğin kulağına karpuz kabuğu kaçırmak mıdır yoksa uyarıcı mıdır, anlamak pek mümkün değil.

"Kurbağa Peri" yine babasının garip vasiyetini ne pahasına olursa olsun tutan çocuğun ulaştığı hikmeti anlatan bir masal. Kurbağa Peri'nin Hz. Adem'in oğlu olması buraya kadarki masalların izlediği yolla pek örtüşmüyor.

"Kuledeki Prenses" savaşçılıkları, avcılıkları veya halkından habersiz oldukları hâlde mağrur hükümdarlıklarıyla bilinen ama asaleti edeniyle makbul sayılan prenslerle evlenmeyi reddeden, insaniyetin, diğerkamlığın, merhametin peşinde olan bir prensesin masalı. "Hiçbirinde bir duygu kırıntısı gördünmü? Sence de hepsi gösteriş düşkünü birer züppe değil mi?" Prensesin babasına sorduğu bu soru babasına şöyle düşündürüyor: "Kızım kendi zamanından binlerce yıl önce doğmuş." Oysa insanlık binlerce yıl sonra o duygu kırıntısını arıyor mu? O erdeme ulaşabildi mi? Yoksa aşkın peşinde koşan prensesler daha da gerilerde kalıp, artık masalları bile unutulan kahramanlara mı dönüştü? Masalın sonunda bir çobanla yolu kesişen ve onu evleneceği adam olarak babasına tanıştıran prenses babasının "bu da kim" sorusuna şöyle cevap veriyor; "İnsanlar içinde bir prens işte! Halkın içinden biri. Bize halkın ihtiyaçlarını ve onların nasıl yönetilmesi gerektiğini öğretecek."

Kitabın sonunda "Büyük İskender'in Maceraları" başlığı altında İskender'in Yahudilerle karşılaşması ve ilişkileri anlatılmış. Birinci bölümünde o zamanlar Yahudilerin de kralı olan Pers Kralı Darius'u yenip Yahudilere müsamaha göstereceğini beyan eden İskender, Mısırlılar ve Kenanlılarla olan anlaşmazlıklarında da onlardan yana bir arabulucu oluyor. İkinci bölümünde Amazonlarla karşılaşıp kraliçenin bilgeliğiyle büyülenen İskender, bir Yahudi hahamdan da "insanın gözünü ancak toprak doyurur" dersini alıyor. Son bölümünde ise İskender'in gökyüzü ve denizler altını keşfedip yeryüzünün insanlar için geri kalanların ise diğer canlılar için yaratılmış olduğu kanısına varışı anlatılmış. Yahudi dostluğu nedeniyle İskender'i anmak, İskenderiye şehrinin hatırasını aktarmak niyetiyle yazılmış bölümlere benziyor. İskender'e değersiz dünyayı fethetme idealinin beyhudeliğini anlatanların bu fikirden nasiplenip nasiplenmedikleri aklımızı kurcalıyor.

İbrani Masalları tarihî olaylardan ve kutsal metinlerden yansıyan içeriği ile zaman zaman masaldan uzaklaşıyor. Ama her halükârda bir milletin çocuklarına anlattıkları ve o temel üzerinde oluşan toplumsal yapıyı görebilmemiz açısından bize fikir veriyor. Bu genel akış içinde sırıtan zamansız iki masal okuduk. Bu derlemede yer almasalar kayıp olmazmış. Kitapta, birbirini takip eden cümlelerde farklı geçmiş zaman kiplerinin kullanılmış olması sık sık karşımıza çıkan bir hata olarak rahatsız ediyor. Bunun dışında dinleyiciyi ve okuru kavrayan, odaklanma zorluğu yaşatmayan, karışıklık, bulanıklık içermeyen, doğrusal, berrak ve orta uzunlukta metinler olduğunu söylemek mümkün. Edebî tarafı kuvvetli olmadığı için on üzerinden sekiz verebiliriz. Afrika masalları değerlendirmemizle serinin sonuna gelmemize son bir adım kaldı. Böylelikle seri kitapları arasında bir sıralama da ortaya çıkacaktır.

İBRANİ MASALLARI

Gertrude Landa

Çev. Ali Fahri Doğan

Salt Okur Yayınevi


Yazar: A. Erkan AKAY - Yayın Tarihi: 01.03.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 29.12.2021 23:09
351

A. Erkan AKAY Hakkında

A. Erkan AKAY

1981 İstanbul doğumludur. İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği bölümünden mezun olmuştur. 2008 yılından bu yana Konya'da yaşamaktadır. İki evlat babası, iki evlat amcası, ikisinin de eniştesidir.

Spora, edebiyata ve küçükleri eğlemeye ilgisi çocukluğundan beri devam etmektedir. 2012-2020 yılları arasında Bilgin Atıcılık Spor Kulübü Kurucu Yönetim Kurulu Üyeliği, 2015-2020 yılları arasında Türkiye Atıcılık Federasyonu Teknik Kurul Başkanlığı, 2017-2020 yılları arasında Türkiye Olimpiyatlara Hazırlık Merkezleri Atıcılık Komisyonu Üyeliği ve İl Branş Sorumluluğu görevlerini yürüterek ulusal ve uluslararası düzeyde başarıya ulaşmış birçok sporcunun yetişmesine katkıda bulunmuştur. Destek AFAD gönüllüsüdür.

2017 yılında, kardeşinin bir hayali olan “Hayallerin Karın Doyursun” isimli kitaba katkılarından sonra, hep arzuladığı çocuk kitapları yazımının önü açılmıştır. Yayımlanmış sekiz çocuk kitabı bulunmaktadır. “Edebistan”, “Eğitim Her Yerde”, “Dilhane” gibi çeşitli sanal dergilerde deneme, makale ve şiirleri yayımlanmıştır.

Farkındadır ki her yazılan okunmaz ama okunanlar da ancak yazılanlardır. Yaşadıkça anlamını kaybeden sonsuz sözler arasından zarurî olanlara tutunuyor.

Dualarınızı bekler.

A. Erkan AKAY ismine kayıtlı 40 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 5 kitap bulunmaktadır.