Gökhan Yılmaz İle Hevesin Kaçış Yönü

Gökhan Yılmaz İle Hevesin Kaçış Yönü

Gökhan Yılmaz İle Hevesin Kaçış Yönü

17.05.2021 - Misafir Köşesi
Gökhan Yılmaz İle Hevesin Kaçış Yönü

Merve Çakır sordu...

Geçtiğimiz günlerde üçüncü öykü kitabınızla okurlarla buluştunuz, hayırlı olsun. “Hevesin Kaçış Yönü”nün hikâyesini bizimle paylaşır mısınız?

Hevesin Kaçış Yönü benim için içli bir yolculuk. Son bir yılda yazdığım on üç öyküden oluşuyor. Kafamda hep hikâyelerle yaşayan biriyim. Umut etmenin, kızmanın, öfkelenmenin, sevinmenin çıkışı ve yönü oluveriyor bende hikâyeler. İki cümleyi bir araya getiremediğiniz bir meseleyle ilgili sayfalarla ifadesini bulan bir öykü yazmak çok ilginç bir his oluşturuyor insanda. Bu yüzden benim için farklı bir heves, farklı bir kaçış oldu üçüncü kitabım. İlk iki kitabımın editörlüğünü yapan Murat Yalçın bana hep inandı. Geçen yıl, uzun bir aradan sonra “Bir Buçuk Dayı Hikâyesi” adlı ilk öykümü gönderdiğimde gösterdiği iltifat beni ayrıca heveslendirdi. Sonra, zaten aklımda olan ama zamanını bekleyen metinler peş peşe geldi. Uzun bir son okuma, demlendirme, dinlendirme sürecinden sonra kitap artık okurun oldu.

İkinci kitabınızdan sonra bir süre ara verdiniz. Bu bağlamda gitmek ve dönmek hakkında neler söylersiniz?

Metinlere hep inandım, kıymet verdim. Asıl olan hep metindir benim için. Gitmek ve dönmek, ortada metinler olduğu sürece pek önemli değil. Bazı hikâyelerin benden hiç gitmediğini, bazı gitmelerin bana hiç gelmediğini de görmüş oldum bu süreçte. Okumakla, edebiyatla bağımı hiç koparmamıştım zaten. Bu yüzden kendimi tamamen gitmiş gibi hissettiğim de söylenemez. Uzun sayılabilecek bir metin yazmama sürecim oldu ama cümleler hep benimleydi. İnsanın ruhuna ve cümlelerine ait bazı yolculukları yapabilmesi için bazen beklemek gerekiyor sanırım. Beklemek hep ataleti çağrıştırıyor belki ama birçok yönden bu çağın en büyük hareketinin/meselesinin durmak, beklemek olduğu fısıldanıyor sanki sürekli kulağıma.

Ailenin çelişkileri, marazları, dışarıya göstermemeye gayret ettiği tarafı “Hevesin Kaçış Yönü”nde gün yüzüne çıkıyor. Neden ev hikâyeleri yazdınız? Ya da şöyle sorayım: Ev neden sizi çağırdı?

Varlığı evle anlamlandırdım çoğu kez. Çocukluğumdan beri böyleydi bu. Koca bir güne akşam evimize dönmek için katlanıyoruz çoğu kez. Başka yerde diyemediğimizi evde aşikâr ediyoruz. Defolar da evde çıkıyor meydana. Ev, anlatmaya en müsait olan gibi geliyor bana. Çünkü yanı başımızda olan o. Terk edemediğimiz, bizi terk etmeyen. Deprem olduğunca canımızı yakan asıl şeyin evimize girememek olduğu gerçeği var sonra. Veya yemeden, içmeden serumla yaşayabiliyor mesela insan ama uyumadan yaşamak mümkün değil. Uyku da ev demek. Ruhunun bedenden ayrılması için güvenli bir yerde olmak demek. Bunlar işlenmeye çok müsait birer mesele olarak karşılığını buluyor bende. Tabiat olarak da bir ev insanıyım ben. Ayrıca yazmak için de bir “ev”e ihtiyaç var. Kıvılcımları nerede düşerse düşsün zihnimize, son noktasını hep “ev”lerde koyuyoruz öykülere. Ev böyle bir şey benim için. “İkamet” etmek devam etmek anlamına geliyor. Öyle ya da böyle, burada ya da başka bir yerde varlığın devamı evde mümkün oluyor. Hele de bu çağda, bu zamanda, bu dönemde…

Karakterlerinizin dünyasına nasıl giriyorsunuz? Onların sesini, sözünü nasıl belirliyorsunuz?

Karakterlerime inanmam gerekiyor. Onların gerçekten anlatmaya değer kişiler olduğuna ikna olmam lazım önce. Dertlerini kabul etmiş olmam, acılarını apaçık görüyor olmam şart. Öykülerimin ilk okuru her zaman ben olduğuma göre önce benim görmem gerekiyor anlatacağım kişileri. Her hâlleriyle. Okurun gözünü karakterlerimden hiç ayırmamaya çalışıyorum. Çok içerden bakmalarını istiyorum onlara. Bazı acılar emek verilmeden, zahmete katlanmadan anlaşılamıyor çünkü.

Bazen duyduğum bir hikâye, bazen gördüğüm bir manzara, bazen geçmişimden önüme düşen bir kırık anı, bazen de benim içimde anlatılması gerekene benzeterek oluşturduğum bir kurgu öykü kişilerime zemin oluyor. Her şeyin bir yakışığı var, der ya eskiler. Kişilerimle zeminlerini yakıştırmaya çalışıyorum. Bunun için de tekrarlar yapıyorum, notlar alıyorum. Yakıştırana kadar uğraşıyorum. Yazmak biraz da yakıştırmak olsa gerek.

Dünya üzerinde yazılmayan konu kalmadı diyorlar. Buna rağmen her konu tekrar tekrar yazılmaya devam ediyor. Aile teması da bunlardan biri. Bu kadar aynılığın içinde farklılaşmanın yolu sizce nedir?

Her metnin üst başlığı bir yerde birleşse de alt başlıklar hep farklı bana kalırsa. Hâlâ okuyorsak, hâlâ yazılıyorsa demek ki aslında aynılık yok. Zaman zaman okur olarak şikâyetçi olsak da okumayı, aramayı bırakmıyoruz. Yazmak kadar okumak da başlı başlına şahsi ve farklı bir eylem. Herkesin okuması farklı kapıları aralıyor.

Bu noktada dili çok önemsiyorum. Benim hikâyem herkesin hikâyesi gibi olacaksa bile orada benim dilim hissedildiği için o bana ait olmalı. Ben dilin de kurgunun, tahkiyenin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Aynı olayı, dil sayesinde bambaşkaymış gibi aktarabilirsiniz. Bazen kendi çalışmalarımda bile, bir metni (sahneyi) birkaç kere yazınca değişen dil sebebiyle farklı iki metin (olay) yazmışım gibi oluyor. İnsan hep anlatacak. İnsan anlatandır, anlattığı kadardır. Anlatacaklarına bulduğun yola göre de yazar oluyorsun sanırım.

Silgi, kılıç, kuş, ceviz ve boşluk kelimeleri size neyi çağrıştırıyor?

Silgi bende hep hatıraları ve geçmişi çağrıştırıyor. İnsanın acziyetini, bir türlü silemeyeceği şeyleri.

Kılıçsa yarayı ve kalbi. Herkeste muhakkak olanı yani.

Kuş artık daha az şeyi çağırıyor zihnime. Karışık, alacalı ama daha az şeyi.

Ceviz, insanın sırları ve gönlü olsa gerek. Biraz da huyunu suyunu. Bir bakıyorsun kaya gibi sert, bir bakıyorsun ağzında bir tat.

Boşluk, anlatmayı en sevdiğim. Bırakmak için çabaladığım. Bulmaca gibi. Bulunca, buldurunca sevindiren insanı. Boşluk boşluk

Son olarak yazın hayatınıza tesir eden üç yazarı ve neden tesir ettiklerini bizimle paylaşır mısınız?

Üç deyince dördüncü küsecekmiş gibi hissediyorum. Ama üç denmeden de ikiden sonrasına sıra gelmeyeceğini görüyorum.

Bu soruya cevap verirken biraz çağrışıma kulak vereyim istiyorum. İsimleri beni buluveren ilk üç isim yani.

Birincisi Abdülhak Şinasi Hisar. Çok sevdiğim bir yazı dünyası var. Kendisiyle tanışmayı çok isterdim. Kıymeti pek bilinememiş yazarlarımızdan biri olduğunu düşünüyorum. Üslubunu nerede okusam tanırım herhalde. Farklı, başka bir anlatı evreni var onda.

İkincisi Tomris Uyar. Öykünün ne demek olduğunu hakiki manada yazdıklarından öğrendiğim ilk isim, diyebilirim. Her öyküsü kuvvetli ve tesirli. Öykücülüğümüzün zirvesi olduğunu düşünüyorum.

Üçüncü isim de Onat Kutlar. İshak’ı okuduğumda kimseyle konuşamamıştım uzun süre. Kendimi dayak yemiş, gasp edilmiş, bütün terkler tarafından terk edilmiş hissetmiştim. Tek bir kitapla bana bu etkiyi yapabilen bir isim olmuştu Onat Kutlar. Onunki erişilebilmesi güç bir yazınsal başarı.

Teşekkür ederim.

Misafir Köşesi - 17.05.2021

,

458

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

Kitaphaber ailesine misafir olmuş konuk yazarların yazılarını bu profilde bulabilirsiniz.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin