Günümüzün Anlatıcıları: Ahmet PAK İle Konuştuk, Söyleşi, Müzeyyen ÇELİK K.

Günümüzün Anlatıcıları: Ahmet PAK İle Konuştuk yazısını ve Müzeyyen ÇELİK K. yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabili

Günümüzün Anlatıcıları: Ahmet PAK İle Konuştuk

19.01.2022 09:00 - Müzeyyen ÇELİK K.
Günümüzün Anlatıcıları: Ahmet PAK İle Konuştuk

Kişiyi yazmaya yönelten temel etken hayaller mi yoksa gelişen şartlar mı? Ya da diğer bir etken... Sizde hangisi daha etkili oldu?

Bahse konu olan yazma, kalbî bir iştiyaktan doğar. Şöyle ki… Kişi sinesinde bir his taşır. Bu hissin şekli, boyutu, içeriği, yönü ve yoğunluğu kendine mahsustur. Bir sızı… Sahibini telife mecbur eden bir sızı… Böylece kalem ele gelir, söz söze ulanır ve yazı ortaya çıkar. Yazının sahibi; yüreğinde taşıdığı hissi, derdi, sızıyı, muradı bir türlü ifade etmek ve bu sayede bir türlü sükûnete erişmek dürtüsündedir. Bu güdü, yazıyı inşa eden en temel etkendir bence. Hayaller ve gelişen şartlar bu dürtüyü besler ha besler. Aslında bu güdü öyle güçlüdür ki sadece hayalleri ve gelişen şartları değil gördüğü ve duyduğu, kokladığı ve dokunduğu, bulduğu ve yitirdiği her şeyi kendine amade kılar. Bende de böyle oldu elbette. Elime kalemi aldığımda içimde büyük bir iştiyak vardı. Ki hala var. Yazdıkça sükûna varacağım sandım. Ki hala sanıyorum. Şevkim derdimi, derdim yazma güdümü besleyip duruyor. Bu, en nihayetinde kişisel bir yolculuk hali. Okuyucuyu da şahitliğe davet ettiğimiz bir serüven bu.

img-20220111-wa0001

Anlatmanın arkaik yanı düşünüldüğünde, anlatının kutsal yanı var gibi görünüyor. Sizce de öyle midir?

Anlatmak varoluşsal bir ihtiyaçtır. Bu yüzden insan var oldukça hikâye de olacak. İnsan, eşya, toprak, hava, su, yıldız… Bu demde aklımıza gelen yahut gelmeyen her şey, hikâyesi kadar değer ifade ediyor. Her şey hikâyesi nispetinde etki bırakıyor bizde. İnsanoğlu hikâye dinlemenin ve hikâye anlatmanın derin ve kuvvetli lezzetinden hiçbir zaman vazgeçmeyecektir. Bu yüzden, anlatma şekilleri değişebilir ama anlatma işi hiç değişemeyecek bence. İki asır evvel dünyada var olmayan sinema, bugün bir anlatma biçimi olarak karışımızda duruyor… Bir asır sonra da bugün hayale bile gelmeyen bambaşka bir tahkiye türü pekâlâ türeyebilir. Ne ki hepsi temelde aynı şeyin, hikâye etme ihtiyacının ürünüdür. Peki, bu kutsal mıdır? Hz Allah'ın mukaddes kıldığı şeyler dışında bir fiilin kutsallığını teklif eden şey, o eylemin özünde yatan halis niyettir. Apaçık ortaya vurulmadığı müddetçe başka birinin gerçek niyetini biz tayin edemeyiz. Kendi niyetimizden, amelimizden mesulüz lakin. O halde kendimize soracağımız soru belki de şudur: "Benim hikâyemde ve tahkiyemde niyet ne?" Bu sorunun cevabı, istikametimizi tayin edecektir.

Postmodern anlatım imkânları bağlamında metinlerarasılık yanında türlerarasılık da gündemde. Hatta aynı metinde hem modern hem de post modern imkanlar birlikte kullanılabiliyor. Bu konunun bir şablona oturması gerekir mi?

Sanatkâr kendi niyetine uygun olarak, kendi istikameti üzere bir eser doğurur. Yoluna ve yolculuğuna bizleri de çağırır. İster ki şahit olalım onun hikâyesine. Okur varır gider eserin kapağını aralar. Yazarla eser, eserle okur arasında mahsus ve mahfuz bir serüven başlar böylece. Giderek yoğunlaşan, derinleşen özge bir aşinalık oluşur.

Beri yanda; sanatkâr, eser ve muhatap üçgeninde göveren bu süreci tahlil eden birileri vardır hep. Sahanın ilim adamları olan bu kişiler, gözlemler sonucunda ilmî tasnifler ortaya çıkarır. Yazarlar, eserler, okurlar sınıflandırılır. Ne ki yazarın kendi eseriyle, eserin de okur ile kurduğu ünsiyet bundan azadedir. Orada duyguların geçişi esastır. Orada türler, imkânlar, kuramlar, kurallar, tavırlar, tarzlar, modernlikler, postmodernlikler değil hisler vardır. "Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez / Gönülden gönüle gider yol gizli gizli." His geçti mi muhataba? Muhatap bu şahitlikten memnun mu? Niyet hayır, istikamet hayır, akıbet hayır mı? Asl'olan budur.

Peki; türleri belirleyen, kuralları tayin eden o ilim erbabının yaptığı şey değersiz mi? Elbette hayır. İlim tasnif edebilme gücüdür. Fakat sanat böyle bir şey değildir. Önce sanat üretir. Sonra ilim, o sanatsal üretimi tasnif eder. Önüne koyulan kurallara riayet edip etmemek sanatkârın kendi bileceği iştir. Çünkü asl'olan bu kurallar, türler, şekiller, kalıplar, şablonlar değildir.

img-20220111-wa0003

Nazım ile nesiri harman eden Tazarruname'yi, bilgi ile hikmeti bir kapta işleyen Marifetname'yi, söylencelerle ansiklopedik bilgileri aynı mizah gücüyle sayfaya diziveren Seyahatname'yi hangi türün kalıplarına oturtacağız? Dahası bunlara "hikâye değildir" diyebilir miyiz?

Tasnifler sanatı anlama çabasının ürünleridir. Bu çabayı sanatın önüne set olarak koymak hata olur.

Edebiyat dergilerinde görünüyor musunuz? Görünmek de gerekir mi? Edebiyat dergileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Dergilerde daha çok denemelerimle yer alıyorum. Çeşitli dergilerde zaman zaman yazılarım yayınlanıyor. Edebi sanat, berrak ve lezzetli bir su ise dergiler o suya mecra olan dere yataklarıdır. Bu yüzden edebiyat dergileri değerlidir ve oldukça önemli bir vazife görürler. Lakin Cemil Meriç'in dergileri "Hür tefekkürün kalesi" olarak tanımlamasına katılmıyorum. Zaten Cemil Meriç bu tanımı en fazla bir mevsim dayanan ve "yasak bölge tanımayan bir tecessüs"le imar edilen genç dergiler için kullanır. Fakat hepimiz biliriz ki güzel ülkemizde bir dergi tamamen bağımsız olarak ayakta duramaz. O halde siz bir dergide yer almak istiyorsanız az veya çok o derginin kalıplarına girmek zorundasınız. Bir muhite dâhil olmak; bir tarzı, bir tavrı, bir dili, bir fikri kabul ve temsil etmek durumundasınız. Yani her dergi bir mahalle ve siz o mahallenin delikanlısı olmalısınız. Bunu, kötü bir şey olduğu için söylemiyorum. Bu bir gerçek. Bu işin doğasında bu var. Ben edebiyat dergilerinin kendilerine has muhitlerine girmedim. Bir edebi mahalleye, bir sanatsal çerçeveye, bir hikâye çevresine dâhil olmadım. Bu bugün böyle. İleride ne olur, bilemiyorum.

Yazarken karşınıza birini alıyor musunuz? Okuyucu yahut hayali bir karakter de olabilir. Yoksa kendiniz mi kendi muhatabınızsınız?

Yazmak bireysel bir süreç. Oldukça yoğun, derin, güçlü bir ruh hali içeriyor yazmak. Ama yazdıklarımıza şahit olması için okuyucuyu çağırıyoruz. "Hele gel, bak ben bir şey yaşadım. Yaşamam yetmedi, onu yordum ve yoğurdum, yudum ve berkittim nihayet senin karşına çıkardım. Bak hele." diyoruz. Bu sebeple okuyucuyu dikkate almak, onun ne anlayacağını gözetmek zorundayız bence. Sükût İşçisi adlı kitabımı kaleme alırken buna dikkat ettiğimi söyleyebilirim. Rahat okunan, kolayca anlaşılan bir eser telif etmeye özen gösterdim Sükût İşçisi sürecinde. Edebî dili değil de derdimi öne almayı tercih ettim. Öyle yapmak bana daha doğru geldi. Bundan sonra bir hikâye kitabı çıkaracak olsam yine öyle mi yaparım, bilmiyorum. Ama yazılan her şeyde bir muhatap olduğunu, o muhatapla empati yapmak gerektiğini biliyorum.

img-20220111-wa0002

Öykü yazmak için en haklı nedeniniz nedir? Yazmasınız ne olur?

Yazmak güçlü bir dürtü. Bu dürtüye sahip çıkabilirim. Yani yazmasam da olur. Bu benim çilem, mutsuzluğum, yürek yangınım belki de depresyonum olur. Ama olur. Fakat yazdığımda okuyanlardan güzel tepkiler alıyorum. Demek ki yazma yolculuğuma şahit olanlar hoşnut kalıyor. Benim yazdıklarım vesilesiyle bir yürekte bir sıcaklık peyda olabiliyor. Yazımı okuyan bir kişi, ellerini bağlayıp kalemime, kelamıma, derdime, dermanıma dua edebiliyor. Yazmak için en haklı nedenim bu. Yazmasam kendimden ve bu hayırlı süreçten mahrum kalırım. Yazmak bir belay-ı aşk ise Rabbim beni bu aşk ile aşina eylesin. Elbette hayra vesile olsun. Elbette sözüm, okuyanın gönlünü şâd eylesin.

Yazdığınız kurgunun kaderinizi etkileyeceğine inanır mısınız? Böyle bir deneyim yaşadınız mı?

Acaba kader, dış etkenlerle etkilenebilir bir şey midir? Yani ben bir hikâye inşa edeceğim ve bu, kaderimi etkileyecek! Bu bana hiçbir şekilde mümkün gelmiyor. Kader böyle bir şey değil. Olsa olsa Cenab-ı Allah beni kaderimde zaten var olan bir hâle hazırlamıştır. Fakat kalemimle yaşadığım tüm süreç… Denemelerim, hikâyelerim, kurgularım, kaygılarım ve kavgalarım… Hepsi ama hepsi kaderime dâhil olan şeyler. Her şeyin her şeyi etkilediği, hiçbir detayın dışarda kalmadığı mahsus bir yazgının içindeyiz hepimiz.

Öykücüler genelde birbirini sever ama bu eğer bir yarış olsaydı çağdaşlarınızdan kimi geçmek isterdiniz?

Evet, genel olarak öykücüleri seviyorum. Kimilerini yakından tanıyorum. Kimilerini sosyal medyadan tanıyorum. Kimilerini sadece yazılarından, kitaplarından tanıyorum ama düşündüğümde sevmediğim bir öykücü yok, diyebilirim. Yarış meselesine gelince… Eski bir eğitimci olarak kişisel tekâmülde "yarış" kavramına inanmadığımı belirtmek isterim. Yarış tekâmül içindir ve oldukça bireyseldir. Kişi kendisiyle yarışagelir. Başkasıyla yarışmak, kendimizle yaptığımız yarışın kamçısı olabilir sadece. Böyle baktığımda yarıştığım başka bir öykücü yok. İmrendiğim, takdir ettiğim, metnini bir yudum su gibi içtiğim, diline hayran kaldığım isimler var ama hayır, kendimi bir yarışa vuracağım hiç kimse yok.

Hikâye ile öykünün farklı türler olduğuna dair dergiler dosya hazırlıyor ve yazarlar bazen görüş ayrılığına düşüyor. Sizce böyle bir fark var mı? Bu iki kavramla ilgili sizin tanımınız nedir?

Metinleri türlere ayırma konusundaki kanaatimi yukarıda kısaca arz etmiştim. Burada da ilaveten şunu söyleyebilirim. Bir metin güzelse türünün önemi yoktur. Adına hikâye desek ne olur, öykü desek ne olur. Yarın bambaşka bir nesil gelir ve bugünün türlerini hiç hesaba katmadan bambaşka türler inşa ediverir. Biz mersiye, cenkname, hilye, mesnevi, fezail, siyasetname yazıyor muyuz? O ki yazdığımız bir derde deva, bir sadra şifa olsun. Türünün çok da önemi yok bence.

Öykü yazıyorsunuz ama iyi bir öykü okuru olduğunuzu düşünüyor musunuz? Dergileri takip eder misiniz? Yeni çıkan kitapları alır mısınız? Bir de son çıkanlardan bize önermek istediğiniz öykü kitabı var mı?

Eğer yazı ile alakanız varsa elbette iyi bir okur olmak zorundasınız. Yazmak ve okumak arasında bir tercih yapmak zorunda olsam kesinlikle okumayı tercih ederim. Zira okumak, temel ve büyük bir ihtiyaçtır. Bu sebeple dergileri, yayınevlerini, kitapları takip ederim. Düzenli ve sistemli olarak okumaya özen gösteririm.

Son zamanlarda çıkan öykü kitapları arasında Erhan Genç'in "Kimsenin Atlamadığı Balkonlar"ını çok sevdim. Erhan'ı çok severim ama onun kitabına olan ilgim Erhan'a olan sevgimden bağımsız. Mahmut Sami Yıldız'ın Yankı Ustası da çok iyi bir kitap bence. Yankı Ustası'nın dilini, tadını, kıvamını çok sevdim.


Yazar: Müzeyyen ÇELİK K. - Yayın Tarihi: 19.01.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 13.01.2022 00:10
704

Müzeyyen ÇELİK K. Hakkında

Müzeyyen ÇELİK K.

Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ 1983 Kütahya doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı. Trakya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda “Edebî Yönden Hazîne-i Evrak Dergisi” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Hayal Bilgisi, İzafi, Hece Öykü, Hece, İtibar, Mahalle Mektebi, Aşkar, Nordik, Türk Dili, Karagöz, Olağan Hikâye, Geçerken dergilerinde öyküleri yayınlandı. Halen Kütahya’da öğretmenlik yapıyor. Evli ve Ali Mahir’in annesi. 

Eserleri

Kamu Baş Rüyacısı, 2014, Ebabil Yayınları
Omzumda Biri, 2017, Hece Yayınları
Bütün Ağırlıklarım, 2021, Hece Yayınları

Müzeyyen ÇELİK K. ismine kayıtlı 19 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 5 kitap bulunmaktadır.