Hikâyecinin Dili Ve Anlatıcı Gel-Gitleri, Edebiyat, Ethem ERDOĞAN

Hikâyecinin Dili Ve Anlatıcı Gel-Gitleri yazısını ve Ethem ERDOĞAN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Hikâyecinin Dili Ve Anlatıcı Gel-Gitleri

10.01.2022 09:00 - Ethem ERDOĞAN
Hikâyecinin Dili Ve Anlatıcı Gel-Gitleri

Anlatıcıya Dair

Anlatıcı, esas itibariyle, "aktarılan hikâyeyi okuyucuya veya izleyiciye ulaştıran kişi" olarak kurgulanan metnin önemli bir unsurunu ifade etmektedir. Edebi bir eserde, anlatıcı, yaşananı okura-nesneye aktaran kişi (özne) olarak karşımıza çıkar. Yazarla anlatıcının hem aynı hem farklı olduğu durumlar çerçevesinde oluşabilecek muhtemel kafa karışıklığını aşağıda yapacağımız değerlendirmelerimizle aşmayı deneyeceğiz.

Edebi eserlerde anlatıcının önemi bariz şekilde ortadadır. Tiyatro ve sinema gibi farklı imkânları kullanabilen sanat dallarında, seyirci senaryo-hikâyedeki örgü içinde kişi-zaman- mekân gibi temel unsurlar yanında karakter oluşumunun çerçeve-sınırlarını ve diyalogların eseri ulaştırdığı yeri görür. Bu bağlamda, görsel ve işitsel özellikleri birlikte kullanabilen sanatlarda anlatıcı bir öncelik veya zorunluluk olmaktan çıkıyor. Tahkiyede ise anlatıcısız iletişim imkânı neredeyse hiç yok, anlatının okura ulaşması imkânsız. "Anlatıcı" kavramının anlaşılması, edebi eserin gerçek bir değerlendirmesini ortaya kayabilmek için çokça önem arz eder. Bu noktada yazarın bazen anlatıcı olduğu bazen de aktarıcı olduğunu, esas itibariyle aynı şey olmadığını belirtelim. Şöyle ki; anlatıcı, yazarın kurmacasını nesneye aktarırken büründüğü geçici bir sıfat bir kimliktir.

Son iki asırda yazılan eserlerde reel ile kurmaca ilişkisinin birbirine geçtiği, gerçeklik kırılmalarının, zaman sıçramalarının oluşturulduğu anlatılarda "üstkurmaca" tekniği de sıkça kullanılmıştır. Bu anlamda üstkurmaca, gerçeklikle kurgu arasına başka katmanlar-boyutlar koyan bir teknik olması yanında anlatıcıyı da etkileyen özelliklere sahiptir. Bu noktada katman artırımı yapabilmenin pek çok yöntemi olduğunu ifade edelim, yenileri de bulunabilir elbette. Çünkü anlatı türlerinin gelişimi henüz tamamlanmamıştır. En çok kullanılan yöntemlerden biri "anlatı içinde başka bir anlatı" kurmaktır. Bunlardan biri farklı türde olabilir. Mesela anlatı içinde mektup, anlatı içinde söyleşi, anlatı içinde günlük hatta en basit şekilde bir anlatıda tip ya da karakterin bir kitabı okumasıyla sağlanabilir. Anlatıcı okunan mektup ya da kitaba yönelebilir. Üç katman elde edilmiştir: reel dünya-kurmaca-kurmaca içindeki gerçeklik… Artık kurmaca ile gerçeklik arasındaki ilişkinin yeni bir katmanı oluşmuştur. Şu nokta önemlidir ama: Tip ya da karaktere anlattırılan bir anı ya da iç hikâye bunu sağlamaz, ana-çerçeve anlatının süsü gibi durur. Üstkurmacanın gerçekleşmesi, kurgu seviyesinin anlatı içinde doğrudan okura sunulmasıyla mümkündür. Bu gelişme aynı zamanda, anlatının kurgusunu derinleştirme ve genişletme olması yanında karmaşıklaştırma anlamına da gelir.

Bozkırın Atları Yaman Ölür' e Dair

Zeki Bulduk'un Bozkırın Atları Yaman Ölür kitabı Muhit Kitap etiketiyle 2021 yılında yayınlandı. 192 sayfadan oluşan bu kitap 4 bölümden mürekkep ve 27 hikâye var kitapta. İlk söz ile sonsöz de var ancak klasik örneklerinde görülenlerden değil. Esasen onlar da bir tür hikâye sayılabilir. Kitabın kendi hikâyesi de ilginç. 2001, 2016 ve 2021 yıllarında üç farklı yayınevi tarafından basılmış. Bendeniz son baskısını okuyabildim. Yazacaklarım da son baskı ile ilgili olacaktır. Dolayısıyla diğer baskılarda farklılık varsa bu yazının dışındadır.

Bozkırın Atları Yaman Ölür kitabını elime aldığımda ilk dikkatimi çeken husus, bir hikâye kitabının böyle bir hacimde-cesamette olması idi. Son iki sene içinde yayınlanan hikâye kitaplarından hacim bakımından bir farklılığı vardı. Diğer önemli bir mesele de 192 sayfalık bir kitaptaki 27 hikâye. Neredeyse her metin 7 sayfa. Hikâye başına düşen sayfa sayısı ideal görünüyor ama kitaptaki hikâye sayısı fazla. Elbette bu, ortalama okuru temsilen benim bakış açım. İdeal olan hususunda karar verici değilim.

İkinci yayınevinin (Erdem-2016) baskısında, arka kapak yazısında, kitabın etrafını ve de evsafını ifade etmek için yazılmış olan ifadeler şunlar:

Zeki Bulduk "atları" alıp bir yolculuğa çıkıyor ve çıkarıyor. Taşrada doğanlar, taşrada kalanlar, oradan ayrılıp kendine yeni bir hayat kuranlar, oradan ayrılamayanlar, oradan çıkıp üniversite okuyan gençler ve katıldıkları eylemler, yaşadıkları aşklar, analarının kuzusu çocuklar, çocukluğun hüzünlü fakat güzel hatıraları arasında bizleri dolaştırıyor.

Bu ifadelerde çıkılan yolculuk, yola çıkanlar ve yolda yaşananlar özetlenmiş. Kitabı oluşturan metinlerin ana omurgası okura aktarılmış. Anadolu çocuklarının metropollerde karşılaştığı normal olmayan hemen her şey, esasen yazarın da şahitliği ile ortaya konulmuş. Ama ilginç olan "atlar" ifadesi sembolikse neyi / kimi sembolize ediyor, imge ise arka anlamda var olan atlar kimler? Oysa bir okur olarak yola çıkan da çıkması gereken de benim.

Kitabın son yayınevi (Muhit-2021) baskısında, arka kapak yazısı kitabın ilk bölümünden yola çıkılarak yazılan ve okuru bu yolculuğa davet eden şu cümlelerden oluşuyor:

Zeki Bulduk, Bozkırın Atları Yaman Ölür adlı kitabında okuru at üstünde bir gezintiye çıkarıyor. Anadolu'nun köyleri arasında yaptığı gezintide bu toprakların dertlerini, sıkıntılarını ve tanış olduğumuz hikâyelerini kaleme alıyor. Farklı öyküler arasında ortak anlam bütünlüğü de kuran yazar, yolculuğun sonunda tesirini sürdürmektedir. Muhit Kitap, bu yolculuğa tüm okurları davet ediyor.

İki farklı baskının arka kapağında da yazarın hikâyede geldiği veya gittiği noktaya değinilmediğini görüyorum. Arka kapak (tanıtım) yazılarının vasat ve üstü okur için çok önemli olduğunu sahadan bildiriyorum! (Hele sondan bir önceki cümlede geçen "yolculuğun sonunda tesirini sürdürmektedir" ifadesi için ne söyleyeceğimi bilemedim!) Kitabı eline alan okur, ön kapak görselini inceledikten sonra arka kapağa geçip dikkatle okuyor. Edindiği izlenime göre de almaya / almamaya karar veriyor. Arka kapak yazılarının bütün okur çeşitleri için uyarıcı olduğunu da ilave edeyim. Özellikle de örtük (implied reader) okurlar için. Mesela son baskının arka kapağındaki cümleler; memleket ve çocukluk-gençlik özlemi içinde olan, memleket hasreti çeken okura yönelik. Nostalji yapmak isteyen hatta sıla-i rahim yapamayan okuru kendine çekmeye yönelik. Oysa bu kitap kesinlikle daha fazlası… Daha fazlası olan hususlara aşağıda değinmeye çalışacağım.

Zeki Bulduk'un Dili ve Anlatıcılığı

Öncelikle yazarın kullandığı Türkçe'den söz açmak isterim. Zeki Bulduk, dilin bütün imkânlarını, yatay ve dikey hayata dönük tüm yönlerini incelikli-derinlikli olarak kullanabilen bir yazar. Dilinin genişliği hikâyesinin genişliğine de kapı açmış. Bu belki de otomatiktir Bozkır hayatını anlattığı metinlerde, o hayatın içine girmeniz için, o hayatı alımlamak ve özümsemeniz için gereken bütün içtenlik ve inceliği dile yükleyivermiş. Okur için dil üzerinden anlatıya girmek hem zor hem risklidir. Genel okur kitlesi kurgu-örgü üzerinden hayatla analoji yaparak metne girmeyi seçer. Zeki Bulduk, bilinçli olarak hikâyesinde kurguyu geri çekerek, örgüyü de gevşek bırakarak okura bu yolu kapatıyor. Aynaya baktığınızı ama aynada kendinizi farklı şekilde (mesela daha güzel) gördüğünüzü düşünün… Kapanan bu kanaldan sonra, dil-retorik üzerinden metne giriş için zorluyor okuru. İyi de yapıyor, çünkü bu yöntem sayesinde Türkçenin en gerisinden en ilerisine (yerelden genele) bir atmosferden kotarıyor metni. Hikâyede yerel kullanım aslında büyük risktir ve makbul de değildir ancak Bulduk hikâyelerinde sıcacık bir sevgi dili şeklinde kendini gösteriyor. Dil genişliği, yaşayan Türkçe tanımına uygun şekilde oluşturulmuş. Tandır, dam, sükûnet gibi görece kültürün eski bir yönü olan kelimelerden; kaçakçı, tetiklik gibi kültürün bölgesel bir yönünü gösteren kelimelere ve dinginlik, döküm, durgunluk, barikat, slogan vb modern hayatı imleyen kelimelere doğru süreci işletiyor yazar.

Yazarın anlatımı çok yönlü bir seyir izliyor. Hikâye içinde kahramanın iç dünyasından, dış dünya gerçeklerinin hoyratlığına, kahramanların kendi gerçeklikleriyle dış gerçekliklerin çatışmasına ustaca geçişler yapıyor yazar. Kahramanın gerçekliği ile toplumun gerçekliği uzlaşmaya çalışırken politik gerçekliğin de kahramanın hayatını etkilemesiyle oluşan büyük kırılmaları doğal ve olağan seyrinde işliyor. Taşrada yaşayan insanların küçük dünyasından, büyük şehre iş ya da tahsil için giden insanların değişken dünyalarını, gerçekler ve idealler bağlamında anlatıyor. Mesela güngörmüş bir Anadolu kadınıyla metropolde üniversite okuyan / çalışan insanları aynı anlatının potasında birleştiriyor.

Hikâyelerin çoğunda anlamı bir bağlam şeklinde oluşturan iletiyi geri çekiyor yazar. Etrafında dönüyor, top çeviriyor, sözü genişletiyor. Bazı imgeleri sürekli okura gösteriyor. Teknik olarak olmasa da ruhen metafiction oluşturuyor. İmlenene ulaşmak için okur metni zorluyor. (Yazar, sanırım tam olarak bunu istemiş.) Okur meselenin özüyle ilgisi olmayan başka şeylerin karşısında dikilip kalıyor. Sonra yazarın retorikle kendini bir yere yönlendirirken, estetik olanı (güzel) bir yere sakladığını fark ediyor. Anadolu'da yaşananla büyükşehirde yaşananın aslında bir metal paranın iki farklı yüzü olduğunu gösteriyor bize yazar. Özellikle 80'li ve 90'lı yıllarda, Anadolu'da masalsı ve fantastik olana gerçeklik çok az girebilirken, metropolde gerçekliğin hiçbir aşamasına / yerine masalsı / fantastik lezzet giremiyor. Bu durum, Anadolu'daki hayatın geleneksel yapısında varlık olarak en asgari düzeyde yer alan "madde" ile metropolde en üst düzeyde bulunan kapitalin de çatışmasıdır. Bu çatışmalar politik arenada insan eliyle üretilmiş olan ideolojiler marifetiyle gerçekleştirilir ve olan da gariban gençlere olur. Zeki Bulduk, özellikle üniversite öğrencilerini anlattığı bölümlerde bu çatışmalar ekseninde Anadolu ve metropol karşılaştırmasına kapı aralıyor. Sadece bununla kalmıyor; gerçekliği tersine akıtıyor, kurguda yapmadığını anlatımda yapıyor, fantastik olanın ağırlığı altında gerçekliği zayıflatıyor. Zayıflayan gerçeklik folklor ve fantazya arasında daha net görünüyor çünkü. Pastel renkler arasında sert bir rengin görünümü gibi.

İlginç olan durumlardan diğer biri, bazı hikâyelerin önceki hikâyenin başka bir yönü olması. Teknik olarak; kamera tekniğinde kadraja girmeyen, gözlemci anlatıcının tespit edemediği yönleri sonraki hikâyede anlatıyor sanki yazar. Bu bakımdan birbirinin devamı gibi görünüyor hikâyeler. Bir de bazı tipler başka hikâyelerde de bulunuyor. Bu durum, yazarın hikâyeyi kurgularken gerçekliği değiştirmediği, bundan kaynaklanabilecek riskleri de yine dil üzerinden retorikle giderdiği izlenimi oluşturdu bende. Taraf olduğu ve benim de takdir ettiğim hususlar da var. Mesela doğal olanı öne çıkarıyor yazar. "Veliefendi Hipodromu'ndaki.. gördüğümüz atlara değil, yaban atlarına söylemek istiyorum" ifadesini bu kapsamda değerlendiriyorum. Hikâyelerdeki anlatıcı, yazarın dili gibi, deyim yerindeyse "yerinde duramıyor". Aynı hikâyede üç anlatıcı bakış açısını da rahat şekilde kullanıyor. Bu durum onda olumsuzluk olmuyor, söyleyiş rahatlığı oluşturuyor. Bazı hikâyeler yazarın hayatından kesitler, anılar, gerçeklikler sunuyor. O kısımlarda yazar "anlatıcı" oluyor. Bazı hikâyelerde de anlatıcı kendisi anlatıyor hikâyeyi. Çoğunlukla kahramanlar ifade ediyor iletiyi. Esasen en önemli teknik ayrıntı da; yazarın neredeyse bütün kahramanlarının tip oluşu. Yaşadıkları ortalamayı temsil ediyor, dolayısıyla tipik olmaları gerekiyor. Karakter ise tek. Şekil değiştirse de (Yazar-anlatıcı arasında gel-git) o karakter kitabın sahibi.

Hâsılı

Zeki Bulduk hikâyelerinin okuru kendine çeken bir samimiyeti, temiz bir dili var. Olay örgüsü de, Anadolu da, büyükşehir de bu hikâyelerde olduğu şekilde, eğilip bükülmemiş. Kurgu yapılırken başkalaşım geçirmemiş. Yazar kurgu üzerine yüklenip hikâye kotarmak yerine dile yüklenip anlatı oluşturmuş. Hikâyeleri çeşitlerine göre sınıflandırmaya hiç çalışmadım gördüğünüz üzere. Çünkü temelde iki çerçeve hikâye var. Biri taşrada yaşayan insan ve çevresi, diğeri de metropolde yaşayan insan ve çevresi.

El netice, Zeki Bulduk hem geleneksel hem de modern insanın hikâyesini bir potada eritmeye çalışsa da, çerçeve hikâye etrafında örgüyü salıverse de, kendi tavrı klasik anlatıcı tavrıdır. Doğu kültürünün meşhur anlatılarındaki tavrın bir benzeriyle metinleri kurmuştur.


Yazar: Ethem ERDOĞAN - Yayın Tarihi: 10.01.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 06.01.2022 13:34
667

Ethem ERDOĞAN Hakkında

Ethem ERDOĞAN

Kütahya doğumlu. 1995 yılında Alkım edebiyat dergisini bir grup arkadaşıyla beraber çıkardı. Yazı ve şiirlerini Alkım, Kırağı, İpek Dili, Edebiyat Ortamı, Hece ve Yediiklim edebiyat dergilerinde yayınladı.

Ethem ERDOĞAN ismine kayıtlı 120 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 4 kitap bulunmaktadır.