Huzursuzluğun Kitabı Üzerine Altı Duruş, Edebiyat, Misafir Köşesi

Huzursuzluğun Kitabı Üzerine Altı Duruş yazısını ve Misafir Köşesi yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Huzursuzluğun Kitabı Üzerine Altı Duruş

16.12.2022 09:00 - Misafir Köşesi
Huzursuzluğun Kitabı Üzerine Altı Duruş

Kübra AKTEPE yazdı...


''Her şey idim, hiçbir şeye değmezmiş.''
(Pessoa, 2017, Huzursuzluğun Kitabı, s. 183)

Hayal Kırıklıkları

Genç Werther'i okuyanların intihar ederek öldüğüne şahit olan bu dünya, Huzursuzluğun Kitabı'nı okuduktan sonra intihar edenlerle karşılaşmamışsa, bu işte bir terslik var demektir. Şimdinin taş kesilmiş saydam duvarının içinden geçen ellerimiz, geçmişe kök salmış bir ağaç gibi sızlarken, ''Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, s. 17) diyen Soares'in çarpıcı ifadesi, kâğıdı bir kılıç gibi kesip, izini bırakıyor. Ağlamadan önce gözler yanar ya hani, düşüncesi dahi gözlerini yakacak kadar hüzünlü biri kurgudaki yazar Soares. Bazı demler, en olmadık şeye, durduk yere sanılan bir ruh haliyle ağlayan insanların hüznünü, çoğu insan o an için anlayamaz, ama anlayacağı bir an gelir; hüngür hüngür ağlarken.

''Hayattan çok az şey istedim – ama o, o kadarını bile esirgedi benden. Azıcık güneş, kırlar, bir lokma ekmek bir lokma huzur, canımı fazla yakmayacak bir yaşama bilincim olsun ve bir de ne kimseye muhtaç olayım ne el âlem bana muhtaç olsun. Bu kadarı bile esirgendi benden, hani yüreğimizin katılığından değil de, paltomuzun düğmelerini açmaya üşendiğimiz için dilenciyi başımızdan savarız ya, işte o şekilde.'' (Pessoa, 2017, Huzursuzluğun Kitabı, s. 34)

Umuyorum ki yıllar geçip de ellerim kitaplarımda dolaşırken bu alıntıyla tekrar karşılaştığımda böyle hissetmem; yarası ayan olanın hüznü gizli olandan daha ağır, saklamak istiyor saklayamıyor, tuz basanlar var. ''Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız.'' (Pessoa, 2017, Huzursuzluğun Kitabı, s. 61)

İnsanın ruhu hayatından yorulacak kadar dolduğunda, yaşamak tek çaredir, akışa bırakmak gerek. Bir insan için, içine karışamadığı hayatı, bir camın ardında görüp anlayarak ama dokunamayarak geçirdiğinde, neşeyle acının tadı bir olur, her nefes daha fazla yorulmak demekken, yormayacak şeyler bile bir vitamin eksikliği gibi çöker kemiklere. Bütün bunlar insanların biraz da birbirini yalnız bırakmasından. Kendi hayatlarımıza öyle gömüldük ki, herkes birbirini yalnızlaştırdı, bir gün yalnız kalanlardan birinin kendi olabileceğini hesaba katmadan… Bir selamı, bir hatır sormayı zül bildik, bir fotoğraf karesi için onlarca dakikayı çeşmeden suyun boşa akışı gibi harcarken… ''Gururumu körler taşa tutmuş, düş kırıklığım dilencilerin ayaklarının altında ezilmiş.'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 155) diyecek kadar hüzne battığında insan, sırtını sıvazlayanları çok olsun.

Unutmamak gerek: Pessoa'nın ifadesiyle ölüm, var olmuş olmayı bırakmak anlamına gelmez. Geldiğimiz yere döneceğiz. Sabır.

Şimdi

Dün, bugün ve yarın olarak isimlendirdiğimiz bir zaman tanımı içinde nefes alır gideriz. Ya dünde kalanlar canımızı acıtır, umutlarımızın dibine asit gibi dökülür anılar ya da bugünün memnuniyetsizlikleri gelecek için çekilen cefalarla şu anı götürür bizden. Peki, ne olacak bu şimdinin hali? Düş kurularak dalınan bir uykudan güne uyanan insan, şimdinin değerini anlamak için düş kuramayacak kadar acıya mahkûm mu olmalı? İnsanı terbiye eden, aptallığını da kibrini de ondan çırpıp atan yoksunluk, hastalık ve ölümdür. İçinde yaşarken o kadar da tatlı gelmeyen demler, zaman geçince pek bir kıymete gelir. Hâlbuki insan anda kalabilse, o an hissetse mutluluğu ne olurdu? Şunu anladım ki insan geçmişe ne zaman baksa hep hüzünlenir; mutlu günlerin geçip gitmiş olmasına, kötü anların ise hissettirdiği o acı duygulara… İşte bugünü, şimdiyi değerli kılan da benim için tam olarak bu. Ben iyisiyle kötüsüyle artık geçmişi çok da anımsamak istemediğimi fark edip, günlüklerimi yok ediyorum. Ben artık hüzünlenmek değil, bir fincan sıcak kahvenin kokusuyla gökyüzüne bakmak, sadece huzur istiyorum, ben sadece bugünümü istiyorum. Geçmiş gömüldüğü sayfalarda kalsın, yakarım bir mangalda, külleri havaya savrulsun. Tanıdıklarım, artık tanımak istemediklerim umurumda değil, bugünümde kimler var, gel bana diyebileceğim, kapısını teklifsiz çalabileceğim, işte bu. Şükürler olsun güneşin mezarımıza değil, üzerimize doğduğu her bir güne. Şükürler olsun çevremde sağlıkla, gülen gözler görebildiğim her güne. Şükürler olsun kaybetmekten korktuklarımın yanında bir çay içebildiğim her güne.

1466178603-720w Can bir emanettir. Yıllar kaç kişinin emanetini teslim ettiğine şahit etti bizleri. Geçen sene benden sadece birkaç yıl büyük kuzenimin haberi geldiğinde ağlamaktan çıkamadığım, her bir basamağında hıçkırıklarımın beni boğduğu o gün, koşup karısına nasıl sarıldığımı unutamam. O gün hayattan aldığım derslerden biri vardı; nazik bir insan bu hayattan çok erken ayrılsa da onunla yaşanan tek bir gün bir ömre bedeldir. O tek bir gün; düşünmeye değer, bugüne taşınmaya değer, geçip giden bir gün gibi değil, bugünü katlanılır kılan, ''Ben bu hayatta yaşadım'' dedirten tek bir gün… Soares'in yoksunlukları belki de o tek bir günü yaşamamış olmasından geliyor. Mutlu anıları olmadığı gibi, o kadar yalnız ve kendini içine kapatmış biri ki, yeni anılara yer vermiyor hayatında. Bir tren yolculuğundan, bir deniz kenarından, güneşli bir günden zevk almak istemeyecek kadar yoksun olmak, imkânsızı kurgulamış Pessoa, çünkü insan kısacık da olsa mutlu anlara sahip bir varlıktır.

Çelişki

İnsan ruhunun içindeki o karmaşa, bazen herkesi şöyle bir yanılgıya düşürür: İnsanlar çelişkiden uzak bir kişilikte ve davranış olarak her daim tutarlı olmalıdır, fakat gerçek böyle mi? İnsan dediğimiz çelişkinin ta kendisidir; gün gün değişir, yavaş yavaş, fark etmeden, aradaki kaçınılmaz fark ancak çok uzun zaman geçtikten sonra anlaşılır. Düşünceleri, beğendikleri, sohbet etmek istedikleri, yanında oldukları, yanında olmak istedikleri, kayıpları… Hangi yıl birbirini takip edebilir bunca ölümle, bunca doğanla, bunca gidenle? Ruh halinin şekillendirdiği ifadeler, ancak kısa sürede bir zikzak çizerse çelişki olarak nitelenmeli. En nihayetinde insan kendi öneminin farkında olmalı ama diğerleri için ''diğeri'' olduğunu unutmamalı. Önemimiz ancak kendimiz için. Bu yüzden de eleştirirken, kendi ruhunun arzuladıklarının bir ömürde ne kadar farklılaştığını, kendi geçmişine baktığında memnuniyetsizliklerini göz ardı etmemeli. Ayrıca insanların hata yapma hakkına da başkalarını acıtmadığı sürece müdahale etmemeli. Soares tüm kitap boyunca çelişki olarak nitelenecek düşüncelerle doluydu. Coşkusu, hüznü, hayat hakkındaki çıkarımları, kalbi bir kaosta mı kayıtsızlıkta mı belirsiz halleriyle, bir insandı, sadece bir insan. Soares'in eleştirilecek en büyük yanı, kendini gelişmeye kapatmasıydı, bu da acısı kendine zarar veren bir durum.

Sıradan Hayatlar

İnsanların, sıradan bir hayatın ''sıradanlık'' tanımlarının budalalığı sık sık zihnimi meşgul ediyor. Herkes yaşadığı hayatta, genel düzenin içinde, zaman zaman bazı sınırlarla karşılaşsa da tatmin olmamış ruhların kendi aynalarındaki tozu; okul, iş, evlilik, çocuk, emeklilik, ölüm şeklinde akan hayatın günlük düzenine atmaları, bana son derece şuursuz geliyor. Pazartesi sendromuna girenleri ya da güzel havalarda sınava girdiği için yakınanları gördükçe şaşırıyorum. ''Her gün vur patlasın çal oynasın, yaşasın hayatı Subaşı'nın!'' olsun istiyorlar. Gerçekten okul ve iş ortamında size mobbing uygulayan, kötü kalpli insanlarla çalışıyorsanız amenna çünkü bir ruh emiciyle aynı ortamda bulunmak cehennemdir, ama bir düşünün, belki de çevreye kötü enerji veren o kişi sizsinizdir.

Milyarlarca insanın nefes aldığı tek bir günde açlıktan nefesi kokan Afrika halklarını, savaşta yakınlarını yitirmişleri, yakınlarının cenazesini bir bütün halinde dahi göremeyen, kopmuş uzuvlarının çöp poşetleriyle katili tarafından bir yerlerde taşındığını kayıtlarda izleyenleri, Sakıp Sabancı gibi onca zenginliğin içinde engelli oğluna bir ayakkabı giydirememenin çaresizliğini, hasta bir çocuğun ailesinin çocuğun okula gideceği günleri umut ve sabırla bekleyişlerini, yetimhaneden çıkmış ve sırtını dayayabileceği bir aile için, yüreği sevgiye, kurumuş bir toprağın suya olan hasreti gibi hasret bir yetimin hayat gerçeğini, bir MS hastasının geçirdiği ataklar sonucu günlük konfordan uzaklaşmış bedenini, felçli bir hastanın altından alınırken duyduğu hicaptan yüzüne konan allarını düşününce bir durmak gerek. Hayatınızın sıradanlığı için varını yoğunu ortaya koyabilecek insanlar var. Sanki bu düzen çok kötüymüş ve küçümsenecek bir şeymiş gibi düşünüp konuşunca, farkındalığı yüksek bir insanın cümleleriymiş gibi görüleceklerini zannedenler, bende tek bir düşünce uyandırıyor: ''Kimi bulamaz, kimi bilemez.'' Hayat dediğimiz kısıtlı zamanın neyle geçmesini dilerdiniz? Nasıl akacak bu hayat? İlla ki bir şeylerle doldurmamız gerek. Eğlenebilmek için önce yorulmak gerek. Tatmin olmayan ruhların sonu alkol ve uyuşturucu batağı! Sosyal medya hesaplarımızın bizi içine ittiği sahte mutlulukların şahitliği bir aldatmacayken, ''sürekli eğlenebilmeye'' inanmamak gerek. Bir insan kendi parasını kazanıyorsa ve vicdanı rahat bir şekilde o parayı yiyebiliyorsa, bundan daha güzeli yok. Bir insan, okula gidip eve geldiğinde onu karşılayan bir anne varsa bundan değerlisi yok. Bir insan tüm kayıplarına rağmen, bir hedefi var ve bunun için çabalayabiliyorsa, bundan değerlisi yok. Eli ayağı tutan, bütün engellerine rağmen mücadele edebilen insan için bundan değerlisi yok. Alın teri bu hayattaki en önemli olgulardan biridir.

Soares'in Kişiliği

Canı gözyaşı istediğini söyleyen bir çocuktan bahseder Soares. Bir çocuk masumiyetinin hayatımıza güneş gibi sızdığı demlerde, kalbimiz sıcacık olur. 675 sayfalık bu kitapta, Soares çoğu zaman kalbimizi yırtıp yırtıp iyileşmeye terk etse de nadir de olsa bir tebessüm kondurur yüzümüze.

Kitap bir denemeler yığını diyebiliriz. Soares'in içini döktüğü sayfalar, birbirinden bağımsız, ama genel havası huzursuzluk olan metinlerden oluşuyor. Yaşadığı yalnızlık hissi, pandemide tüm dünyayla ilişkisi asgariye inmiş ve hiçbir şekilde sosyalleşememiş, kimseyle en ufak bir iletişim de kuramamış, konuşmak için kaleminden başka çaresi kalmayan, çıldırmamak için yazmış bir insan izlenimi bırakıyor. Kendi ifadesiyle kurduğu gerçekleşebilir düşler içinde, gerçek düş kırıklığını yaşayan bir adam… İstemeden geldiği bu dünyada, bir şekilde var olduğunu kabul ediyor, fakat yaşama şekli bir yemeği ille de tuzsuz yemek gibi, fakat tuz var, bu inat neden?

Bazen, bu havası ağır kitap, bende saçma sapan, zırvalamadan öteye geçmeyen yazılar düşüncesi doğurdu, çünkü gerçekten zaman zaman bazı şeyleri fazla abartmış olduğunu düşünüyorum. O kadar anlamdan uzak, o kadar aptalca cümleler vardı ki, örnek vermek gerek tabi ki: ''Görüş sahipleri, kendilerini kendilerine satmış insanlardır. Görüş edinmemek, var olmaktır. Bütün görüşlerin sahibi olanlara ise şair denir.'' Bir örnek daha: ''Ölmek, tepeden tırnağa farklı hale gelmek demektir. İntihar işte bunun için bir alçaklıktır; kendini tamamen hayata bırakmak anlamına gelir çünkü.'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 295.) Bir tane daha: ''Başkalarına yararı dokunabilecek bir hayatı heder etmek, güzel olacağı kesin bir yapıtı asla gerçekleştirmemek, başarıya giden yolu yarıda bırakmak büyüklüktür!'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 402) Ne diyor? Ne manasız, saçma sapan cümleler bunlar. ''Kimse göremese Mona Lisa'nın güzelliği bambaşka olurdu. Hele onu çalmayı, yakmayı göze alan sanatçı, Mona Lisa'yı çizeni bile katbekat aşardı!'' Bu kadar coşkulu bir söyleyişle, pek de anlamı olan cümleler kurduğunu düşünmüyorum. Bu tür ifadelerin olduğu yazılarını okurken çok yoruldum. Bazen tek sayfa, bazen ancak 5 sayfa okuyabildim ve bunlardan sonra günlerce elime alıp okuyamadım.

Bazen de güldürdü beni. İntihar eden bir kasiyeri duyunca, ''Zavallı, demek ki varmış!'' diyebiliyor. Bazı bölümleri yazarken madde kullandığını düşünüyorum: ''Sanat niye bu kadar güzel? Çünkü yararsız. Hayat niye bu kadar çirkin? Çünkü amaçlardan, tasarılardan ve niyetlerden örülmüş. Bütün yollar bir noktadan diğerine gitmek için çizilmiş. Kimsenin gelmediği bir yerden kimsenin gitmediği bir yere uzanan bir yol için neler vermezdim. Bir tarlanın ortasında başlayıp bir başkasının ortasında kayboluverecek bir yol yapmaya seve seve ömrümü adardım; uzatılsa bir işlev kazanacak, ama sonsuza dek yarım bir yol olarak kalıp yüceliğini koruyacak bir yola. Harabeler neden mi güzel? Artık hiçbir işe yaramazlar da ondan.'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 402) Bu yol ne işe yarıyor? Gerçekten ne diyor? Yorucu bir zihin yapısı.

Burada da sevilmeyi lütfetmek olarak algıladığı için küçümsüyor: ''Sevilmek, gerçekten sevilmek nasıl büyük bir yorgunluktur! Başkasının heyecanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı, hep özgür olmayı istemiş bir insanı sorumluluk hamalına dönüştürmek: bazı duygulara cevap vermek, mesafeli davranmama inceliğini göstermek, sırf başkaları kendimizi bir heyecanlar prensi yerine koyuyoruz, insan ruhunun verebileceğinin azamisini kabul etmek istemiyoruz sanmasınlar diye. Nasıl da yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek!'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 300) İşte bu tür zararlı düşüncelerin hâkim olduğu bir hayatı yaşamak, neresinden baksak ziyan.

Dipnotların birinde, Pessoa'nın bu kitapta oluşturduğu Soares karakterinin aksine, kalabalık bir aile hayatı yaşadığı düşülmüş. Sıkça kardeşleriyle, kuzenleriyle, yeğenleriyle görüşürmüş. İşte edebi yetenek burada ortaya çıkıyor. Bunca yıl, bu kitap oluşacak zemini nasıl buldu? Bu kadar yalnızlık hissi, yaşanmadan nasıl hissedilebildi? Çarpım tablosundaki 1 gibi, etkisiz eleman bir karakter ortaya çıkarmış. Kendi hayatından vazgeçmiş, hiçbir şeye ait olmayan, hiçbir arzusu olmayan, iyiliği de kötülüğü de küçümseyen ve uzak duran, mutlu değil, mutsuz değil, kayıtsız, aynı zamanda bunların hepsi olan, çelişkili ama aslında çelişkili de değil, güneşin gökyüzünde değişen konumu gibi değişen, yazı kışı birbirine geçmiş, menfaatsiz bir ilişki düşünemeyen, tuhaf, bayık, aynı zamanda 10/10 tespitler yapan, insanın içini oyan, gözlerini dolduran, efkarını çevresine boca eden, herkesten tiksinen, son derece kıskanç, duyarsız bir izlenim vermeye çalışan, ama yaptığı tespitleri duyarsızlıktan uzak olan, sıkça yabancılaşma yaşayan, yalnızlığına kimse dokunmasın isteyen, ama kendini ruhunun ihtiyaçlarıyla baş başa bulan bir karakter. Soares der ki: ''Ve bu koca kitap, upuzun bir şikayettir.'' Kitap sonlara doğru benim için, sanki akıl sağlığını yitirmiş birinin kurduğu anlamsız cümlelerle geçti.

Kitabımı öyle okudum ki, bir başkasının eline geçsin istemem. Alıntılarımdan yola çıkarak bir şeyler yazabildimse çok az, çünkü üzerine tek bir söz etmemize gerek kalmayacak türde cümleleri var. Mesela anlamak üzere söyledikleri... ''Anlamak için, kendimi yok ettim. Anlamak, sevmeyi unutmaktır. Leonardo da Vinci, insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da sevgi duyabilir, demiş. Bundan daha yanlış, aynı zamanda da daha manalı bir söz bilmiyorum.'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 79) Bir insanı tanımadan sevmek mümkün ama tanıdıktan sonra sevmek, kaç kişinin gerçeğidir? Kirpi hikayesi misal. Kimse kimsenin sınırlarını ihlal edecek kadar yaklaşmamalı, kimse kimseyi üşütecek kadar uzak kalmamalı. ''Bütün sevdiklerim beni karanlıkta unuttu.'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 269) Şüphesiz, bu çok acıklı bir hikaye.

Bol bol hayal kurar, düşlerle hayatı öyle bir harmanlar ki edebi şölen diyeceğimiz türde altı çizilecek satırlar verir okura: ''Hayal, içine girilememecesine, en elimizden alınamamacasına, en sıkı sıkıya bizim olan şeydir.'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 399)

''Yaşamak, zahmetine değmiyor.'' (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, 2017, s. 554) Bunu, ancak mezarda göreceğiz. Yaşamak, bu dünya için bir anlam ifade etmiyor, çünkü bu dünya boş, bomboş, berbat da bir düzene sahip. Çocukken ölmüş bir can için bu dünyadan geriye ne kaldı? O vakit bir yerlerde durum eşitlenmeli, o güne kadar gün doldurmaya devam.

Birkaç Cümle ile Asıl Yazar Pessoa

Pessoa'nun babası tüberküloz nedeniyle öldükten sonra, annesi Portekiz'in Güney Afrika elçiliğinde çalışan bir diplomatla evlenmiştir. Pessoa, Güney Afrika'da geçirdiği yıllarda İngilizcesini ilerletmiş ve ilk şiirlerini İngilizce yazmıştır. 17 yaşında üniversite eğitimi için Lizbon'a dönmüş, ama fakülteyi yarıda bırakmıştır. Yazmaya devam etmiş, kendi oluşturduğu şair kişilikler üzerinden paulismo akımını kurmuştur. Dilin bütün sınırlarını zorlayarak, farklı kişiliklerin kalemini tutan şair Pessoa'nun kendi adının Portekizcedeki anlamı ''birinin büründüğü kişilik'' demektir. Bir insanın taşıdığı ismin karakterine yansımasının en güçlü örneklerinden biridir. Belki de bunca şeyi düşünen, hisseden ve farklı kişilermiş gibi yazabilen Pessoa, bunu bilinçsiz yapmakta, dissosiyatif kimlik bozukluğu yaşamaktadır kim bilir? 70 farklı kişilikte kurmaca yazarın yazdığı metinler, o öldükten sonra sandığında bulunmuştur. 25 yaşından, 47 yaşında ölene dek bu kitabının üzerinde çalışan Pessoa, yazdıklarının ne kadar ünleneceğinden bihaber yaşamış göçmüştür bu hayattan. Kendi deyimiyle üzerimizden çıkardığımız giysileri hatırlatan cesedini, biricik giysisini yanına almadan, çekip gitmiştir.

Fernando Pessoa

Huzursuzluğun Kitabı

Can Yayınları

675 sayfa

İstanbul


Yazar: Misafir Köşesi - Yayın Tarihi: 16.12.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 11.12.2022 22:24
852

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

Kitaphaber ailesine misafir olmuş konuk yazarların yazılarını bu profilde bulabilirsiniz.

Misafir Köşesi ismine kayıtlı 1018 yazı bulunmaktadır.