Kürt romanı mı, yoksa Kürtçe roman mı, Kara Tahta, Sait ALİOĞLU

Kürt romanı mı, yoksa Kürtçe roman mı yazısını ve Sait ALİOĞLU yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Kürt romanı mı, yoksa Kürtçe roman mı

16.04.2014 12:09 - Sait ALİOĞLU
Kürt romanı mı, yoksa Kürtçe roman mı

Tasfiye dergisi 24. sayısını 'Kürt Edebiyatı' mevzusuna ayırmıştı. Derginin o sayısına girebilecek, telif ve tercüme yazıların, şiirlerin, inceleme ve araştırma yazılarının tespiti sürecinde, hem sürecin gidişatından haberim olmuş hem de benden talep edilen; bir adet Kürtçe'den Türkçe'ye tercüme, bir adet de, Kürtçe ile ilişkime dair telif bir yazı ile dosyaya katkıda bulunmaya çalışmıştım.

Esasında bu konu ile ilgili çalışmaların çok önceleri yapılması gerekiyordu. Böyle bir çalışmayı yapacak kadronun başta edebiyat ve roman olgusuna vukufiyeti bir tarafa, en azından kavramların habire çatıştığı, çatıştırıldığı kaotik ortamların varlığından heberi olan, o tehlikeyi yakından hisseden, kendi anlam dünyasını kendi düşünsel imkanlarıyla yeniden kurma savaşını verebilecek kişilerden oluşması icap ederdi! Maksadın hasıl olması açısından bu ayırım çok önemliydi.

Hem kaotik ortamlarda tehlikeye bulaşılmayacak hem de olayın 'nasıl'lığı, 'niçin'liği anlaşılmaya müsait hale gelecekti. Tasfiye dergisi de olaya bu minvalde yaklaşmış ve yola koyulmuştu...

Bu özel sayıda (24. sayı) editoryal bağlamda bir inisiyatif içre, olay salt ve yüzeysel olarak Kürt sorunundan yola çıkılıp, çeşitli alanlarda kurumsallaştığı belirginleşen Kürt ulusalcılığı etkisinde kalınmadan; konu, ulusalcılık girdabından azade bir şekilde, 'Kürtçe edebiyat' kalıpları çerçevesinde tartışılmaya açılmış ve araştırmaya dahil edilmişti.

En akıllıca yol buydu sanırım. Öncelikle kendisine ıshah ve tecdid/yenilenme ilkesini düstur edinen bir İslamcı kişi ve kadronun her alanda olması gerektiği gibi bu alanda da söz söyleyebilmesi için 'unutulanı hatırlama, kaybolanı arayıp bulma ve yerli yerine oturtma' ameliyesini icra etmesi gerekirdi. Zira aksi tarzda hareket etmek ulusalcılığa -hangi taraf açısından olursa olsun- olumlu bir gözle bakmak, yapılıp edileni onaylamak, kavmi gerçekliği olduğundan ziyade batılı bir formda; asliyetinden soyutlamak ve kendi anlam dünyamızı söz konusu ederek söylersek, "İslami aidiyetimizi salt şekilselliğe ve ritüellere terketmek" olurdu!

Bu minvalde, öteden beri varolan Kürt sorunu ve onunla bağlantılı bir yığın olay, olgu ve durumda, meseleyi kavrayabilmek açısından, maddeleri tespitle birlikte, eleştirilerimizi de iyi formüle etmemiz gerekmektedir.

Burdan hareketle, Kürt romanı ile ilgili, onu inceleme suretiyle ortaya koyma çalışması sayılabilecek "Kürt Romanı Okuma Kılavuzu" adlı Abidin Parıltı ve Özlem Galip imzasıyla 2010 yılı içerisinde Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmış çalışmayı bir kritiğe tabi tutmak istiyoruz.

Bu kitap, Kürt sorunu ile ilgili bir çok konuda ortaya konan düşünceleri içermekte ve yazarların insiyatifleri doğrultusunda, birkaç kuşağı içeren 21 Kürt romancısının kaleme aldıkları romanlarına projektör/ışık tutmakta ve onlar üzerinden Kürt romanının fotografını çekmeye çalışmaktadır.

"Kürt edebiyatı var mı ki, 'Kürt romanı üzerine' bir çalışma olsun" Bu kitabı eline alan okurun sorabileceği bu soruya peşine cevap vermeli; Evet, Kürt romanı var!" yaklaşımı kitap boyunca kendini hissettirmektedir.

Baştan belirtelim ki eskiye nazaran artık herşeyden ziyade Kürt dilinin varlığının inkarı, yani yok sayılmasının kabili imkansız olduğundan, hiç kimsenin bu dilin varlığını sorgu malzemesi yapmayacağı, yapmaması gerektiği, ayan beyan ortada durmaktadır. Ama ortada mesaj itibarıyla netliği belli olmayan, aynı zamanda da flulaşıp duran ve maksadı 'çeşitlenen' bir edebi çalışma olgusu gözden ırak tutulmamalıdır.

Tüm Doğu/İslam toplumlarında olduğu gibi kültür olgusu nesilden nesile -genel olarak- şifahen aktarıla gelmiştir. Öyle ki ilim ehlinin, üretilmiş ya da iletilmiş olarak yazıya geçirilip kitabileşen bilgileri istisna edilirse, bir yığın 'dinsel söylem' bile nesilden nesile şifahen, kulaktan kulağa aktarıla gelmiştir. Bu yöntem Doğu/İslam toplumlarının kendi kültürel ortamlarında kotardıkları edebi çalışmaların önemli bir kısmında bile kendini göstermiştir. Önemine binaen, gerek oryantalistler tarafından, ulusçuluk akımlarının revaç bulması; gerekse de onlardan onlarca yıl sonra oluşan ulusçulukları yeniden tahkim etme esası adına, bu tür çalışmaların bazı araştırmacı ve akademisyenler tarafından elde tutulduğuna dikkat çekmek gerekir...

Doğunun, Batı tarafından her açıdan sömürülebilmesinin disiplinel aracı olması için icat edildiğini söyleyebileceğimiz oryantalizm sayesinde, kavmi kimliklerin başta salt biyolojik olarak ve daha sonra ise atomize edilme suretiyle birer etnik kimliklere indirgenmesi suretiyle, 'antik' bulgulardan hareketle, dile varıncaya kadar bir çok konuda oluşan materyalin, bir araya getirilip sözde bilimsel kalıplara sokulmaları devam etti durdu, onlarca yıl boyunca...

Yukarıda adı geçen kitap, Kürt topluluğu adına kaleme alındığı belirtilen roman olgusunu kendi imkanlarınca ortaya koymaya çalışmaktadırlar. En azından böyle bir çabanın ürünü olduğunu çalışma boyunca gözlemleyebiliyoruz! Ama yazarlarının alıp içselleştirmiş oldukları seküler temelli laik eğitimleri sonucu, insanın dünyada bulunuş amacının aksine batı aydınlanmacılığı ilkesini 'kendi akli imkanları' oranında o yaraya merhem olan -buna kendileri de dahil!- bir kitlenin olası mahvını da berfaberinde getirmektedirler...

Tamam! Kabul edelim ki, Kürt halkı modern dönemlerin içerisinde var olma hakkı ellerinden alınmak istenen bir vasatta, ölüm-kalım mücadelesi veriyor olsunlar. Ama coğrafyamızın sair bölgelerinde varlık sebepleri ellerinden alınma anlamında Kürt halkından daha çok, baskıya onlarca yıldır 'ziyadesiyle' maruz kalan diğer Müslüman halkların önderlikleri, aydınları, entelektüelleri var olan İslami formları ellerinden hiç ama hiç bırakmamaktadırlar. Örneğin, halen Hindistan işgaline karşı direnen Keşmirliler...

Eleştiriler ve tespitler...

'Kürt Edebiyatına Genel Bir Bakış' bölümünde Latin alfabesi üzerinden çeşitli konuları içeren bir sabitleştirmeye gidildiği görülmektedir. 'Latin harfli Kürt alfabesi fonetik bir alfabedir...' denilerek, daha baştan itibaren batılı formların ne olursa olsun kabulü söz konusu edilmektedir. Daha henüz resmi dil sıfatı kazanmamış, eğitim ve öğretim dili olmamış olan bir Kürtçenin günümüzde yazılımı büyük oranda Latin Alfabesiyle yapılmaktadır. Çeşitli dilsel teknikler açısından; Kürtçeye nazaran, batıya daha yakın duran Türkçe'nin bile, alfabe olarak çözüme kavuşturulması konusunun uzmanlarınca hâsseten vurgulandığı bir ortamda, bu sıkıntıdan Kürtçe'nin berî olduğu/uzak kaldığı düşünülemez bile...

Aynı bölümde, Kürt edebiyatının Arap harfleriyle kendini oluşturmuş klasik bir edebiyat olduğu vurgulanırken, öteden beri bir eğitim kurumu olan medreseden, garip bir şekilde 'bir ilim okulunu andıran'(!) tarzda bahsedilmesi ironik olsa gerek!

Fransız ihtilali sonucu dünyaya yayılan ve ilerlemeci tarih ve toplum anlayışına dayanan seküler/materyalist temelli bir hayat telakkisi, ilerleyen zaman içerisinde telafisi mümkün olmayan yaralar açmakta, sendromlar oluşturmakta ve hayatın her alanında kaos ve kargaşayı başat unsur olarak öncelemekte...

İşte bu minval içre, o ihtilalin şahıslar bazında 'bazı' Kürt zihinlerdeki izdüşümü olan ulusçuluk paradigmasının sonucu, her şeye istisnasız yamuk bakıldığı çok rahatlıkla söylenebilir. Bu bağlamda, modern zamanların kendine özgü ortamlarında, batılı bir düşünce olarak ortaya çıkan ulusçu akımların etkisinde kalındığından olsa gerek, Melayé Cıziri gibi Kürt edebi şahsiyetlerin milliyetçiliğinden dem vurulmaktadır. Aslında o insanlarda bir takım olumsuz insani özellikler bulunuyor olsa bile, o dönemin şartları içerisinde milliyetçilikten eser aramak beyhude ve abes bir çaba olur... Buradaki esas âmilin, adına anakronizm denilen şey olduğu aşikardır...

Bu konu, günün anlamlandırılması ve anlamlandırıldığı oranında da kendilerini bir nevi haklı ve gururlu çıkarabilecek bağlamında geçmişe sığınarak, ondan dayanaklar devşirerek yer yer Melayé Cıziri ve Ehmedé Xani üzerinden bolca işlenmektedir. Yazarların kendi bakış açıları, zaman içerisinde, batı zemininde bir kurguya ve üretilmiş olana dayandırıldığından olsa gerek bir insanın kendi dilinde eser vermesinin fıtrata uygunluğu gözden kaçabilmektedir. Halbuki Allah dilleri insanlara bahşederken, her dilin aynı zamanda birer ayet olduğu gerçeğini de vahyetmiştir.

İlk dönem Kürt şairlerinin 'güçlü tasavvuf bilgisine sahip oldukları' vurgulanmakta, o insanların o bilgileri 'ilim yuvasını andıran'(!) medreselerde talim ettikleri belirtilmektedir. Bir de o medreseler andırılmayı aşıp evresel eğitim kurumları olsa imişler Kürtçe belki de dünyanın en önemli dilleri arasında hatırı sayılı bir mevki işgal ederdi! Yine medrese olgusuna vurgu yaparsak; "medreselerde son derece üretken bir biçimde gelişen Kürt edebiyatı..."(sh.19) vurgusu yazarların gerçekçilik ve ulusçuluk girdabında sıkışıp kalındığını resmetmektedir!

Yine aynı bölümde batılılaşma serüvenimizde başat rol oynayan, İttihad ve Terakki'den bizlere yüz küsur yıllık bir miras olan(!) 'ilericilik-gericilik' retoriği, yazarlarımızı da epey sarmış bulunmaktakdır! Bu retoriği kendi döneminin önemli şairlerinden olan Cegerxwin'in özetle hayat hikayesi anlatılırken kullanılır. "Ancak daha yirmi yedi yaşındayken imamlığı bırakır ve gericiliğin tam karşısında yer alır." denir.

Biz şunu merak ediyoruz, Kürt edebiyatının gelişimine devamlı katkılar sunan medresenin de birer gericilik yuvası olduğu eğer söz konusu ise, bu edebi yüceliğe nasıl ulaşılmış olabilir. Burada bir zuhul eseri mi söz konusu, yoksa yazarlar açısından Kürt halkının kadim ve esaslı kimliği olan İslam hakikaten o bayat, banal ve ilkel retoriğe göre bir geriliği mi temsil etmektedir" Eğer İslam gericilik olsa idi, ne medrese olurdu ne Kürt edebiyatı; ne Kürt dili ortada kalırdı ne kimliği, ne de Kürt halkının kendisi. Belki yazarlar bile! İslamsız bir dünyayı tahayyül etmek, vahyin aydınlığına set çekmek; "en iyi haber, hidayet rehberi ve aynı minvalde bir hayat kitabı olan" Kur'an'ın mesajını idrak etmemekle eş değerdir!

Yazarlara İslam, gericilik ve medrese üçgeninde bu olgulara bakış açıları çerçevesinde bir-iki eleştiri yönelttik. Onlar da kitapta ele aldıkları konuları içeren bazı bölümlerde Kürtçe romana imza atmış roman yazıcılarının bakış açılarını irdelemeye çalışmaktadırlar.

Kitapta Kürt edebiyatının yaraları kapanmamış bir edebiyat olduğu ve genel anlamda yaralara merhem olduğu, o yaraları sağaltmaya çalıştığı vurgulanmaktakdır. Mağdurun dilinden ve onun hissiyatından alabildiğince faydalanan bu edebiyatın, tansiyonu yüksek bir edebiyat olduğu vurgulanmaktadır. (Sh.171)

Bir edebi tür olan roman, sanayi devrimi şartlarında oluşan, burjuva sınıfının -toplumsal görünürlük bağlamında- kendini alabildiğine ortaya koyan, onu pazarlayan bir muhtevaya kucak açarak oluşmuştu! Batının, küresel planda ilk hareketleri olan coğrafi keşifler sonucunda, dünyayı eskisine nazaran daha yakından tanıyan ve sonucunda kendi değerlerini taşımada bazı kültürel materyalleri ve kaynakları kullandığı bir gerçektir. Bu kaynaklardan biri de edebiyat alanında kendini oluşturan romandır.

Batıcı kulvarda, kendi modernleşme sürecini peyderpey tamamlamaya çalışan Osmanlı aydını da, bir yığın şeyi olduğu gibi romanı da keşfetmiş oluyordu! Süreç içerisinde bu form klasikliği aşma, ondan kurtulma ve onu adım adım yıkıma uğratma konusunda, cumhuriyetle birlikte önemli mevziler elde etti. Cumhuriyetin kültürel kanadını oluşturan ve kurucu kadronun yağdanlığına soyunan roman yazıcıları da bu formu, toplumun İslami değerlerden hızla arınması adına, yaşatmaya çalıştılar.

Uzun bir dönem cumhuriyet, batıcılık ve kendi aralarında, zihinsel olarak kurduğu bağı, hemen hemen bir yığın alana teşmil eden Müslüman kitleler, romandan tutun da sinemaya kadar bir sürü alanı ve iletişim araçlarını kullanmamayı göze aldılar! Zira haklı olarak o araçların kimlikleri üzerinde olumsuz etkileri görülmüştü. Bu yargı yerini, yeniden o araçları ve alanları kendi adlarına kullanma şekline dönüşmekte, eksi yargı önemini peyderpey yitirmektedir.

Bu Müslüman kitleye Kürt halkını da eklersek, bu halk sözde kurtarıcıları konumunda arz-ı endam eden ulusalcı yapıların "Amerika'yı keşfedercesine" bu araçlar üzerinden yeni okumalar yapma girişiminin tekrardan kurbanı olmaktadırlar. Bu form Müslüman Türkiye toplumu bağlamında kendi İslami değerlerinin genç nesillere aktarılmasında yepyeni işlevler icra ederken, tersinden de sözde o ulusalcı kurtarıcılar eliyle de Kürt gençliğinin ahlaki dejenarasyonunu derinleştirmektedir.

Burada yapmamız gereken en önemli iki şey, ikrah ettirici bir tarzda sanat tartışmasına meydan vermeden, bu forma İslami bir çerçeve kazandırmak ve mağdur ve mazlum kitleleri sözde ulusalcı, laik, seküler kurtarıcıların elinden çekip alma suretiyle özgürleştirmek...

Yine soralım; Kürt romanı mı, yoksa Kürtçe roman mı"..


Yazar: Sait ALİOĞLU - Yayın Tarihi: 16.04.2014 12:09 - Güncelleme Tarihi: 17.11.2021 16:45
4519

Sait ALİOĞLU Hakkında

Sait ALİOĞLU

Araştırmacı yazar. haberdurus.com'un editörlüğünü yapmakta olup çeşitli konuları içeren yazı ve araştırma çalışmalarını sürdürmektedir.

Sait ALİOĞLU ismine kayıtlı 80 yazı bulunmaktadır.

Twitter Facebook