Merve Koçak Kurt Öykücülüğü Üzerine Bir Söyleşi

Merve Koçak Kurt Öykücülüğü Üzerine Bir Söyleşi

Merve Koçak Kurt Öykücülüğü Üzerine Bir Söyleşi

Merve Koçak Kurt Öykücülüğü Üzerine Bir Söyleşi

Merve Koçak Kurt son kitabı “Naz Kahvesi” ile öyküdeki yerini sağlamlaştıran isimlerden. İlk kitabı Ellerin Mavi Kelebek’te okuru simgesel anlatımının içine almıştı, Oysa Rüyaydı isimli ikinci kitabının ithaf kısmını “Sevgili Okur”a ayırmış ve emanetini öyle bırakmıştı raflara. Son eseri Naz Kahvesi ile geç kalınmış kırgınlıkları, insanın hafızasında biriken kederli anları, bir karşılaşmanın geride bıraktığı yıkıcılığı, birbirine sarılan adam ve kadınları, birbirine tutunamayan duyguları, kısaca hislerin toplamı öyküleri okurun kalbine bırakmış. Bu emin adımlarla olan yürüyüşünde öyküleri hakkında kendi merak ettiklerimi Kitap Haber okurları için sordum.

Şarkılar, türküler, icracılar; müziğin yadsınamaz bir yeri var Merve Koçak Kurt öyküsünde, öyle ki son kitabınız Naz Kahvesi’nde de diğer iki öykü kitabınızda da şarkılardan doğan öyküleriniz var gibi. Sanki bir türküyü dinlerken o büyülü tınıyla masa başına oturmuşsunuz hissi veren öyküler… Sizin yazın hayatınızda müzik nasıl bir yer teşkil ediyor, olmazsa olmazınız mıdır?

Müzik, “olmazsa olmazım” değil. Resimden, fotoğraftan, sinemadan… daha çok beslenirim. Ancak müziğin içimize doldurduğu ritim duygusu, kulaklarımıza bıraktığı coşku yazarken iyi geliyor bana. Ses, “koku” gibi kimliğin bir parçası. İnsanların içindeki sesin dışına yansıdığını düşünüyorum. Ses’e karşı hassasım. Kalbimi, ruhumu ve dilimi din(len)diren bir tarafı var müziğin. Öykülerimi yazarken de öyle. Bir türküden yola çıkıp yazdığım öyküler de vardır, bir öyküye fon olan şarkılar da… Genel olarak, müzikleri dinleyip yazı başına oturmam ama yazı yazarken müzik dinlerim. Özellikle klasik müzik…

Naz Kahvesi’nin ilk öyküsü -“Yeşile, İçine Doldurduğun Bahara”-, bir türküden yola çıkılarak yazılmıştır mesela. “Altın Tasta Gül Kuruttum”… Son yıllarda sıkça dinlediğim bir türküydü bu. “Kalenderi” grubundan dinlerdim hep. Alıp alıp yola çıkardım her duyduğumda. Memleketimin türküsüymüş meğer. Bizim yöreye aitmiş. “Bu türkünün bir öyküsü yazılmalı mutlaka…” dediğimi anımsıyorum o an. Sonra “Nasıl yazsam?” dediğimi… Bir gençlik öyküsü yazılmalıydı; bir dostluk öyküsü, bir aşk öyküsü, bir ayrılık öyküsü, bir kavuşma öyküsü: Ali’nin öyküsü.

Öykülerinizde kimi yazar ve şairlerin seslerini de duyuyoruz, son kitabınızdaki “Çıtkırıldım Yaz” isimli öyküde Cemal Süreya’nın “Sesinde uykusuz Türkçe vardı” ve “Ev dağınıklığı” dizeleriyle göz göze geliyoruz aynı zamanda öykünüze katık ettiğiniz şiirsel bir form var, şiir yazın hayatınızda nerede duruyor?

İnsanın okudukları, dinledikleri, baktıkları, gördükleri, gözledikleri, yaptıkları, ettikleri, seçtikleri… kısacası hayatındaki her şey yazdıklarına yansır diye düşünüyorum. O şiirin -8.10 Vapuru- hayatımda çok özel bir yeri vardır. İlk duyduğum an’ı bile hatırlarım. An(ı)lar bu yüzden öyküye yansıyor, bu yüzden iz bırakıyor, bu yüzden kalıyor işte. Kaldıkça da çoğaltsın istiyorum kendini şiirler, şarkılar, mekânlar, kahramanlar öykümde… Yazdıklarım, illa “şiirsel” olsun diye bir uğraşım da yok amacım da. Hayatın ritmi yansıyor yazıya.

“Sen şairsin…” diyenler oldu bana. Değilim! Öykü’nün içine gizlenen şiirin o hâli, doğal, kendiliğinden, akışıyla geliyor. Eskiden iyi bir şiir okuruydum, bu doğru. Fakat epeydir okumuyorum şiir. Arada denk gelirse… Şiir’e duyduğum o “yakınlığı” kaybedeli çok oldu. Ben öykümün peşindeyim.

Müzik gibi çiçekler ve kimi bitkiler de öykülerinizin başkahramanlarından kimi zaman rol çalıyor gibi, özellikle öykü başlıklarınızın çoğu muhakkak bir çiçek ismi, çiçeklerin dilini okura göstermeyi seviyorsunuz, bitki bilimine ayrıca merakınız var mı?

Siz söyleyince baktım; evet, epey öyküm var öyle çiçekli, baharlı, bahçeli... “Yeşile, İçine Doldurduğun Bahara”, “Çıtkırıldım Yaz”, “Nar Çiçeğinin Göçü”, “Dokunduğun Taflanlar”, “Bahçende Hanımeli, Bileğinde Yasemin”, “Evvel Bahar Mimozaları”, “Mezardaki Mahmur Çiçeğin”…

Kitaplarım hep baharda okurla buluştu. Bahar’ın s/imgesel bir anlamı var benim için. Öykülerin adında çiçek olması, o öykünün çiçekli bir öykü olduğu anlamına gelmiyor. Müziklerin de çiçeklerin de bitkilerin de kahramanlarımdan rol çaldığını düşünmüyorum ben öykülerimde. Her şey olması gerektiği gibi, her şey yerli yerinde. Ne bir eksik ne bir fazla.

Çiçeklerin diliyle konuşmayı seviyorum. Özel bir merakım yok, ancak olmasını isterdim. Balkonum çiçeklerle doludur. İleride bahçemin çiçeklerle dolu olmasını da isterim. Onun dışında, küçük bir anekdot anlatayım: Naz Kahvesi çıktıktan sonra buluştuğum iki ayrı dost da bana “Bitki Mitosları” kitabını hediye etmişti. Hatırlayınca gülümsedim şimdi…

Öyküleriniz kendi içlerinde bir hikâye barındırırken yazılış anlarının da aynı zamanda özel olduğunu hissettiriyor okura, sizin için özel olan bir yazma ritüeli yahut yazılış hikâyesi keskin bir öykünüz var mı?

İnanır mısınız, her koşulda yazabilirim. Yazmak derken, her türlü metin… Son yıllara kadar işim de yazmakla ilgiliydi hep. O yüzden her koşulda yazmaya alışkınım. Ancak dört-beş yıldır başka bir alanda çalışıyorum. İş yerinde yazmaya fırsat bulamıyorum, yoğun çünkü. Yazmak, o anlamda benim için bir “sığınak”.

Evde yazmayı seviyorum; çünkü ev de benim sığınağım, yazı da. Huzurun, dinginliğin, ışığın, müziğin anlam bulduğu bir sığınak… “Kendine ait bir oda” kavramını da önemsiyorum yazarken. Yazarken “olmazsa olmaz” dediğim bir ritüel yok. “Olursa güzel olur” dediğim şeyler var. Mesela ışık, mesela kahve, mesela müzik, mesela… çok şey!

Her öykümün ayrı bir yazılış hikâyesi vardır, her birinin yeri benim için ayrıdır. Yazarken, kimi mutluluk vermiştir kimi acı. Yazdıktan sonra benden çıkmıştır ama. Yazılış öyküsü “keskin” birkaç öykümü sayayım yine de, ilk aklıma gelen: “Palmira’nın Düşüşü”, “Feyruz’un Sesinde”, “Çıtkırıldım Yaz”, “Kaua‘i ‘O‘o Kuşunun Son Şarkısı”… Hayat koşullarım değiştikçe yazdıklarım değişti. Yazdıkça, yaşadıkça anlattığı “hikâye” de değişiyor insanın; bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi. Metamorfoz.

Yaratıcı yazarlık atölyeleri, büyük ustalardan gelen yazı tavsiyeleri genelde cümleleri en sade haliyle söylenmesi şeklinde sizin ise öykü yazarken böyle bir derdiniz yok gibi, bu durumu yazın hayatınız açısından bir tehlike oluşturabileceğini düşünüyor musunuz?

Sade’likteki derinliğin peşindeyim aslında. Herkesin “sadelik” anlayışı diğerinden ayrıdır, ona inanırım. Öykümü yazarken hesap kitap yaparsam o öykü ne kadar “içten” olabilir ki? Yazın hayatımla ilgili, yazmaktan başka bir planım yok. Su akar yolunu bulur; hitap da muhatabını…

Kitaplar üzerine yazdığınız yazılarla da dikkat çekiyorsunuz, öykücü kimliğiniz var aynı zamanda gelecekte farklı türlerle uğraşmayı düşünüyor musunuz ya da bu anlamda yeni çalışmalarınız mevcut mu?

Gazetecilik eğitimi aldım. O yüzden, söyleşi yapmayı da seviyorum kitaplar üzerine yazmayı da… Özellikle “ilk kitaplar” üzerine yazmayı, söyleşmeyi çok seviyordum. Son dönemde kitap yazılarım azaldı. Denk geldikçe yazmayı düşünüyorum ama.

“Öykücü” olayım diye yola çıkmamıştım. “Yazar” olma hayalimin peşindey(d)im. Ancak hayatımın olağan akışında dilim öykü’ye evrildi. Zamanım genişlerse diğer türlerde eserler de vermek isterim.

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 19.03.2021

,

2507

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987 yılının Aralık ayında Yozgat’ta dünyaya geldi.  Doğduğu bu şehirde yaşamaya devam ediyor. 2008 Yılında Yozgat Bozok Üniversitesinde Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümünü, 2016 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme bölümünü, 2020 yılında da yine Bozok Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 2011 yılından beri Kitaphaberde kitap değerlendirme yazıları yazıyor.

Yazı çalışmaları; Bir, Şehrengiz, Serencam, Kün Edebiyat, Yedi İklim, Ayraç, Berhava, Mâi, Hayal Bilgisi, Mahur Beste, Yolcu, Siyah Sanat gibi süreli yayımlarda yer aldı.

2016 Eylül ayından beri evli. Şimdilerde bir oğula anne, okumaya âşık bir dünyazede!

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin