Sahafiye 1: Okuma kültürü, Sahafiye ve Ahmet Kekeç’e D, Düşünce, Ethem ERDOĞAN

Sahafiye 1: Okuma kültürü, Sahafiye ve Ahmet Kekeç’e Dair yazısını ve Ethem ERDOĞAN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabi

Sahafiye 1: Okuma kültürü, Sahafiye ve Ahmet Kekeç’e Dair

08.02.2024 10:25 - Ethem ERDOĞAN
Sahafiye 1: Okuma kültürü, Sahafiye ve Ahmet Kekeç’e Dair

Ülkemizde kitaba olan ilgilinin eskiden beri (her zaman) az olduğuna dair bagajlar, bir şikâyet konusu olarak söylenegelmiştir. Sözün tamamına yakını maalesef nahak yere harcanmaktadır. Bu konuda nüfusa oranla kitap satışı karşılaştırmaları falan yapılmakta, hatta komşu ülkelerle durumumuz masaya yatırılmaktadır. Nüfusu bize oranla 10/1 olan bir komşumuzda x kitabının şu kadar baskı yaptığı vb. Bunları mesele edersek bizde de örneğin A. G. Yıldız romanlarında 40'lı 50'li baskı sayılarını görüp örnek vermemiz gerekebilir. Bütün bunların elbette bir yerde karşılığı vardır. Karşılığı olmasa bunca yıldır aynı teraneye devam edilmezdi değil mi? Aynı teraneye, bir karşılığı olmaksızın devam ediliyorsa da bunu ileri bir tür hamakat saymamız gerekir.

Okumak yerine görmeyi yeterli sayan bir toplumuz sanırım. Derinlemesine kavramak yerine yüzeysel bilgi ile fikir sahibi olmayı yeterli görüyor gibiyiz. Hızlı okuma tekniklerinin son çeyrek yüzyıldaki popülaritesi ya da sosyal medyada yazmak yerine fotoğraf – resim paylaşımının revaçta oluşu yukarıdaki cümleyi doğrular nitelikte.

Şu ana dek yansıtmaya çalıştığımız manzaranın olumsuz yanlarını gören pek çok girişim, resmi kurum ya da stk, bir çeşit okuma – okumayı sevdirme programı, projesi yürüttü. Net olarak ifade edelim ki resmi zorlama yapılabilenler haricinde hiçbir program yürütülemedi. Yürütülebilenlerin de mevzi hareketler olarak kaldığını söylememiz gerekiyor. Çünkü aynı yöntemleri uygulayarak yeni ve farklı sonuç alamazsınız. Oysa sürdürülebilir bir okuma programını bir tür beslenme saati gibi hissettirmek ve uygulamak gerekir. Bu yeni bir program tasarımı ve ayrıntılarını resmi makamlar isterse anlatırım.

Asıl meselemize gelirsek: Sahaflık ve ikinci el kitap satışı birbirinden tamamen farklı şeylerdir. İlk sahibinin ölümü üzerine, kitabın kıymetini bilmeyen yakınları tarafından satılan kitapların çoğu ikinci el satışı yapanlara, çok azı da onlardan alan sahaflara gider. Mesela ikinci el kitap satışı yapanlar sayfa sayısına ya da kitabın kondisyonuna göre fiyat yazarken sahaflar o kitabın hinterlandına göre davranır. Sahaflık; nadir, kaliteli, antikaya yakın eşsiz eserleri elinde bulundurmak anlamına gelir. Bibliyofillik ve mecanin-i kütüb yani kitap delisi olmak bahsi diğerdir.

Konuyu sahaf ve ikinci el kitap satışına getirmemin bir sebebi var elbette. Son yıllarda pandemi ve ekonomik kriz birlikte geldi. Üstüne bir de kâğıt krizi eklenince kitap fiyatları uçtu. Aslında şöyle söylememiz lazım: "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / birinciliği beyaza verdiler." (Ö. Asaf). Bu topyekûn bir pahalılık dalgasının kültüre yansıyan boyutlarından sadece biri aslında. Dolayısıyla sahaflık ve ikinci el kitap satışına olan rağbet artmış oldu. Okur zaten nüfusa oranla az, bir de bu okuru kaybetmek istemeyiz. Onlar da zaten okuma özelliklerini kaybetmek istemezler. İstedikleri mümkün olduğunca ekonomik kitaba ulaşmaktır. Bu durumun özeti şudur: ekonomik bunalımda maalesef "kitap" öncelikler arasında yer almaz. Kâğıt krizinin fiyatları tetiklemesi hatta yeni kitap yayınının sekteye uğraması yukardaki manzarayı ortaya çıkardı.

Ahmet Kekeç Tarzı

Kitaphaber'de ayda en az bir tane "sahafiye" kitap yazma fikri oluştu bende. Bu fikir bir yönüyle Kitaphaber'de yenilik, yeni bir alan oluşturmaya dönüktü. Aslında ani bir durum, yeni bir durum oluşması denemez buna tam olarak. Belki biliyorsunuzdur, eski kitaplara da meraklıyım biraz. Türkçenin bütün dönemlerine şamil kullanım imkânlarını ve şekillerini seviyorum. Geçmişte 1946, 1954 vb. baskısı hem telif hem tercüme kitaplardan, dilinden dolayı yazdıklarım oldu.

Bu kapsamda ilk ele alacağım eser de merhum Ahmet Kekeç'in "Atam Sen Kalk Ben Yatam" kitabı. Ahmet Kekeç merhumu, kalemi ve dili çok güçlü bir yazar olarak görürüm. Akit gazetesinde yazdığı dönemlerden itibaren hemen her yazısını okudum. Önemsiz bir ayrıntı ama yâd etmiş olalım: Sanıyorum 1997 idi, bir edebi tartışmaya taraf olmaklığımdan dolayı telefonla görüşmüştüm. Daha doğrusu rahmetli beni arayıp, edebi polemiğin uzamamasını, bunun kimseye bir faydası olmadığını rica etmişti.

Ahmet Kekeç, uzun yıllar editörlük, köşe yazarlığı ve tv programları yaptı. 2020 yılında kanser tedavisi görürken, Kovid19 testi pozitif çıkınca yoğun bakıma alınmış bir süre sonra da vefat etmişti. İlk kez henüz 17 yaşında "Gırgır" dergisinde mizahi öyküler yayınladı. Bu bilgiyi onun çıkış noktasını görmeniz için aldım buraya. Ahmet Kekeç büyük çoğunluğun gördüğünden ibaret birisi değildi, çok daha fazlasıydı. Onu tv programlarında lüzumsuz tiplerle tartışmalarını gördüğü üzerinden kurdum önceki cümleyi. Buna da hem kendisi hem reelpolitik ihtiyaç duymuştur o ayrı mesele. Hele Rasim Ozan'ı ya da Ersan Şen'i tvde izleyenlerin Ahmet Kekeç'i izlemiş olmasını aykırı bir tutum olarak sayamayız. O, 1980'den itibaren hikâye, eleştiri ve denemeler yazdı. Bunları önemli edebi mahfiller olan "Mavera", "Yönelişler", "Aylık Dergi", "Kayıtlar", "Kırkayak (Kırklar)", "Kitap Dergisi", "Girişim" ve "İmza" dergilerinde yayınladı. 1989'da gazeteciliğe başladı. "Milli Gazete", "Yeni Haber", "Vahdet", "Zaman", "Akit" ve "Star" gazetelerinde editör ve köşe yazarlığı yaptı. Yazılarıyla çeşitli ödüller kazandı. Edebi yönü kuvvetli bir yazar olan Kekeç esasen siyasette de bir dönem yer aldı. Kimler hatırlar, YDH vardı, Ahmet Kekeç ve Salih Tuna da kurucular kurulunda yer almıştı. Genel başkanı Cem Boyner'di ve sair.

Usta yazarın kaleme aldığı eserlerden bazıları: "Son İyi Şeyler" (1985), "Yağmurdan Sonra" (2000), "Beni Türk İmamlarına Emanet Ediniz" (1991), "Atam Sen Kalk Ben Yatam" (1993), "İnek Sosyalizmi" (1996), "Sıkı Adamlar" (2002).

Atam Sen Kalk Ben Yatam

Ahmet Kekeç'in edebi serüveni kırk yıl, gazeteciliği 31 yıl yapıyor. Onu emsallerinden farklı kılan, öne çıkaran yanları var. Gördüğüm kadarıyla, karşı çıkmayı düşünüp de boş verdiği, dalgaya alması gerektiği halde yapmadığı vaki değil. Elbette konunun ayrıntılarını yakınları bilir. Süreli yayınlarda hem günceli hem de genel ve geniş zamanlı gerçekleri onun kadar açık ve komik anlatan çok kişi sayamazsınız. "Atam Sen Kalk Ben Yatam" adlı ilginç kitabı, onun farklı zamanlarda farklı yayın organlarında yazdığı yazılarından oluşuyor. Bu kitap özelinde siyasi yelpazenin tüm kesimlerini, daha açığı da sağcısı, solcusu, kemalisti, milliyetçisi, futbolcusu, gazetecisi, roman yazarı (Orhan Pamuk) başta olmak üzere hemen her kesimin uç noktalarına mizahi eleştiriler yöneltir. Dolayısıyla her kesimin ilgisini, çoğunun da hayranlığını kazanır.

İlk bakışta hemen bir dava konusu olması beklenen bu kitabı okuduğunuzda eleştirisinin başka yere yöneldiğini görürsünüz. Uzun yıllar bu kitabın adını aldığı manzumeyi dillerine dolayanların nasıl hiçbir şey yapmadığına gelir dayanır mesele. Garip olan bu kitabın basımının üstünden 30 yıl geçmesine rağmen hala sindirilememiş olması. Kitap satış sitelerinde ellerinde mevcut olmasa bile bilgisi olur kitapların. Ahmet Kekeç'in diğer kitapları mevcudu olmamasına rağmen bu sitelerde yer alırken "Atam Sen Kalk Ben Yatam" kitabı sadece sahaflarda bulunuyor.

"Atam Sen Kalk Ben Yatam" kitaptaki ilk metin. Şu cümleyle başlıyor: "Ata kalksa, yatacağı filan yok hergelelerin." "Atam Sen Kalk Ben Yatam" şeklinde manzume yazılmasını, kafiye merakını, müfredata alınmasını eleştirdikten sonra konuyu Emre Kongar'ın o eşsiz ve bilimsel (!) analizine getiriyor: "Allah'tan Emre Kongar var: Atanın kalkıp başkalarının yatması bilimsel olarak olası değildir." Bu bağlamda önce Ankaralı Âşık Ömer mahlasını kullanıp sonradan Behçet Kemal Çağlar olarak karşımıza çıkan müteşairi, yalakalık yaptığı, yavan, soğuk, kuru şiirler yazdığı şeklinde eleştiriyor. Sonra şu tespiti yapıyor: "Atatürk'e Atatürk'e Esselat şeklinde biten şiirine Süleyman Çelebi'ye gıcıklık olsun diye Yeni Mevlit başlığını uygun görmüş…"

Bakış adlı bir gazeteden, bu gazetenin başyazarı Avni Altıner'den söz açıyor. Onun bir yazısında "Atatürk'ü inkâr edenlerin namaz kılıp oruç tutsalar, hacca gitseler bile hakiki Müslüman olamayacaklarını" yazdığını açıklıyor. Avni Altıner'in "Darbelerin Metafiziği" kitabı olduğunu da öğreniyoruz elbette. Bu kitapla Ahmet Kekeç şunları yazmış: "Avni Bey'in "Darbelerin Metafiziği"ni daha çok tuttum. Tanrı, Atatürk'ün ruhuna emretti, güvendiğin insanların ruhuna gir. 27 Mayıs'ta Atatürk ruhu ordu ileri gelenlerine girdi. Devrim oldu ve iyi insanlar kurtuldu fakat yine başa geçen sahte dinciler, sahte milliyetçiler, kendi çıkarları, saltanatları için Türk milletini birbirine öldürtme yoluna saptırınca, birçok masum namuslu insanın ruhu Atatürk'e yalvardı. Atatürk'ün ruhu tanrının izniyle yine ordu ileri gelenlerinin ruhuna girdi ve ordu gericileri, komünistleri etkisiz hale getirdi."

Kitapta, Murat Belge'den Melih Cevdet'e, Mete Tunçay'dan Toktamış Ateş'e, Attila İlhan'dan Kemal Tahir'e, Mehmet Altan'dan Ahmet Tezcan'a oradan İsmet Paşa'ya, Falih Rıfkı-Aka Gündüz-Kenan Evren'den Hilmi Yavuz'a geniş bir perspektif sunuluyor. İlginçtir, Mete Tunçay'la yapılan bir söyleşiden ilginç bir bölüm aktarıyor Ahmet Kekeç. İsmet Paşa'nın evinde yapılan bir incelemede Sakarya Savaşı münasebetiyle İsmet Paşa'ya Sultan Vahidettin'in "Osmanlı Harp Madalyası" verdiğini fark ettiklerini aktarıyor. Mete Tunçay bu garabeti "Bakalım İnkılap Tarihçileri ne diyecekler?" şeklinde değerlendiriyor. E o zaman biz de değerlendirelim: Demek ki Sultanın bilgisi, ilgisi ve isteği dışında değilmiş Sakarya Savaşı. Hatta Milli Mücadele aynı zamanda Osmanlı'yla mücadele de değilmiş!

Sonuç

Ahmet Kekeç bu kitapta genel olarak bir fikri düzlemi içselleştirmek yerine kullanmayı seçen klikleri ve komiklikleri, mizahtan ve argodan aldığı güçle ve kelimelerle silah gibi vurarak, delip deşerek, kırarak anlatmış, bazısı bildiğiniz hikâye (Turan Dursun). Bu anlatımların kendi mahallesinde yaşananları da kapsadığını söyleyelim. Hokkabazlık ve şaklabanlık olarak gördüğü her balona iğne batırmış.

Türkçenin imkânlarından aldığı yetkiyle, darbecileri, günü kurtarıcıları, hödükleri, güdükleri sıraya dizmiş. Önemli fikir insanlarından, edebiyatçılardan önemli siyaset adamlarına kadar herkesi ağırlamış Türkçenin gücüyle. Birinci Körfez Savaşında atılan bombalardan Cesare Pavase'nin intihar sürecine kadar çok mesele var. Ayrıca spesifik örnek olsun bazı kelimelerin bazı yerlerde "gitmediği" üzerinden Türkçe kullanımındaki inceliklere geniş bir alanı kapsıyor kitap. (…yeniden keşfedilmeyi bekleyen dev bir esere -Burada yapıt gitmiyor.- imza atmıştı. / Büyük bir ozan -şair pek gitmiyor- büyük bir yazar değildi. S. 35.) Kitap bu kadar değil tabii. Bulun ve okuyun. Merhum gibi bir cümle kuralım: Deli dehşet…


Yazar: Ethem ERDOĞAN - Yayın Tarihi: 08.02.2024 10:25 - Güncelleme Tarihi: 08.02.2024 10:26
390

Ethem ERDOĞAN Hakkında

Ethem ERDOĞAN

Kütahya doğumlu. 1995 yılında Alkım edebiyat dergisini bir grup arkadaşıyla beraber çıkardı. Yazı ve şiirlerini Alkım, Kırağı, İpek Dili, Edebiyat Ortamı, Hece ve Yediiklim edebiyat dergilerinde yayınladı.

Ethem ERDOĞAN ismine kayıtlı 170 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 4 kitap bulunmaktadır.