Sahafiye 8: Enis Batur Denemelerini Okumanın Faziletlerine , Düşünce, Ethem ERDOĞAN

Sahafiye 8: Enis Batur Denemelerini Okumanın Faziletlerine Dair yazısını ve Ethem ERDOĞAN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyab

Sahafiye 8: Enis Batur Denemelerini Okumanın Faziletlerine Dair

17.05.2024 09:00 - Ethem ERDOĞAN
Sahafiye 8: Enis Batur Denemelerini Okumanın Faziletlerine Dair

Enis Batur üzerine yazan bir yazarın "o bir kitaptır, kitapları da o kitaptan birer sayfadır." yollu bir cümlesini hatırlıyorum. Alenen ve ilanen derim ki; aynı kanaati ben dahi paylaşıyorum. Enis Batur bir kitaptır!.. Ciltli ve şömizli. Yazmanın, üretilen her kelimeyle bir olumsuzluk üretme potansiyeli olabileceğini öngörüp bu endişeyi taşımak gibi bir sorumluluk olduğunun da farkındadır: "Hezeyan mıdır yazmak, yoksa heyecan mı? Yoksa: Heyelan mı?" (Sayfa 33). Bu oldukça içkin ve hacimli kitabı okuyan kazanır, okumayanın ise kaybetmiş olacağı şeyler henüz kazanılmamış şeyler cümlesindendir. Bu cümleyi de yine o kitaptan bir alıntıyla anolojiye sokalım: "Şiir, birdenbire yazılsa bile birdenbire yazılamaz" (Sayfa 133) ya da "Yarın dündür, dünse daha gelmedi." (Sayfa 68).

Enis Batur bir kitaptır evet!.. Bu haşmeti kendinden menkul cümleye Cemal Süreya'nın kendisi için kullandığı "iliştirmen" sıfatından makul bir çalıntı yaparak tevil getirelim: Enis Batur yazma fiilini insanın alınyazısıyla açıklama ya da oraya bağlama eğilimi bile gösterir. O fiili ne denli ciddiye aldığına, kaçamadığına bir tür kanıt sayalım bunu: "Boşunadır kaçmak, kaçınmak: Ne yaparsa yapsın, kişioğlu alın yazısına yargılıdır." (Sayfa 174).

Edebiyat ve sanattan beklenenleri listelemek gerekir belki. Liste çalışılsa muhtemeledir ki "gerçek" dediğimiz yanılsamanın, güzel ve olumlu yüzünün gösterilmesi beklentisi öne çıkacaktır. Bunu da bir nevi tiyatro ya da gösteri sayalım: yönetmenin emri gereği, ışık şefinin de toleransı neticesi zayıf bir oyuncu bile öne çıkabilir. Daha da açığı, iplerle kukla oynatmaktır. Edebiyat ve sanattan ontolojik-varlıksal boyutta bir beklenti yokluğu direkt olarak etik boyutta bir doğru beklentisine yöneltir. Bu beklenti edebiyat ile sosyoloji, edebiyat ile siyaset ilişkisinde tanımlanmadığı şekilde bir gelişme ve dizayn projesidir. Sonrası mı? Sonrası tufan. Bitti mi? Bitmedi. Tufan sonrası da hayat devam edecek. Ancak bu kerteden itibaren edebiyat da diğer sanat etkinlikleri gibi ütopik bir genleşmeye yaslanacaktır. Diyelim ki bu bir kaçış olsun yazara. Yazarın kaçması, misalen Manisa'da çiftlik kurması ya da o meçhul huzur ülkesinde yaşıyor tribine girmesi…. (Bazıları için meçhul değildir elbette. Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit ve bir grup arkadaşları Yeni Zelanda'ya kaçmayı planlar. Ancak yol parası temin edemezler. Bu gerçekleşmeyince Manisa'nın Sarıçam köyünü gözlerine kestirirler. İstanbul'dan, Yeni Zelanda'ya gitmek, son bir buçuk asırda bir kısım aydının en önemli projesidir. İkinci proje de Sarıçam köyü olmuştur!..) Bu türden eğilimler malumdur ki "olması gerekeni" de olması istenen ve beklenenler gibi gerçek dışına iter. Oysa insan için yalnız "olan" vardır. İnsanın tek yapabileceği ekseninden çıkmamak erdemidir. İnsanın gerçeği budur. Güzel ve olumlu olanı edebi hale getirmek fıtri bir doğruluk gerçeğidir. Zaten çirkin ve olumsuz yanını öne çıkarmaktan (o ise fıtri değil nefsidir.) sanırım farklı değildir.

Babil Yazıları

Enis Batur'un Babil Yazıları 1986'da basılan daha sonra E/Babil Yazıları şeklinde tekrar yayınlanan bir eser. Babil Yazıları'nın alt başlığı "Sanat – Hakikat İlişkisi Üzerine Denemeler" adını taşıyor. Kitabın alanda kıymetli bir eser olduğu ilk not olsun. Çünkü denemeler genellikle "gerçek" odağından bir çıkarımla üretiliyor. Denemenin o "kendisiyle konuşuyor" tavrı, yazarın dış gerçeklik karşısındaki -olumlu ya da olumsuz fark etmeksizin- tepkileri aslında. Belki de kendine izah şekli. Ancak Enis Batur gerçeğin üstünde önemli bir yerde duran "hakikat" karşısında sanatın yerini konumlandırıyor. Çünkü gerçek bir taştır. Acıtır ama illa alınır bir duvara konulur. Dış cepheye bakıp görüntü mü oluşturacak yoksa diğer taşlarla içerde bir bağ mı kuracak bu ustanın bileceği iştir. Çünkü bir taşın kırk yüzü vardır. Bunlardan kırkını dahi alsanız hakikat denilen şeyin bir yüzünü ancak gösterebilirsiniz. Çünkü hakikat aynı zamanda görünmeyene de dönüktür. (Bâtın…). Dolayısıyla bu eserin önemi herkesin önünde beklediği kapıyı zorlamaktan kaynaklanır.

Hakikatin kapısını açmaya çalışmak aslında bir reflekstir. Yazar kendini savunmaya bir argüman – araç anlamında hakikate eğilir. Oradan kotardığı verilerle kendi dünyasını kuracaktır, kurmak zorundadır. Bunun için yazıya karşı oluşan hassasiyet de normlar tarafından bir tür illet olarak değerlendirilir. "Yazarın kendi dünyasını kurma adına tutulduğu yazma hastalığının, tanrısı kaybolmuş, ölmüş hiçbir zaman var olmamış bir evrende onu mistik bir cübbeye büründürdüğü doğrudur. Bu oyunu bozmak, hastalığı metafor katında sıradan bir hizaya indirmek için karşı taraf ironiyi işe koşar. İroni daha güzel bir hastalık mıdır?" (Sayfa 41). Bu alıntıda söylenenleri denemenin bir gereği saymak ne kadar doğru olabilir? Bu cümleler "edebiyat felsefesi" olarak değerlendirilmelidir. (Tarih felsefesi gibi düşünmek gerekiyor.)

Enis Batur'un hakikat-sanat bağlamlı yazılarının daha spesifik ve teknik konulara da yöneldiğini görmek mümkün. Dil, bilgi, sanat vb… Mesela dil konusunda doğu ya da batı kaynaklarından veriler topladığı gibi önemli bir dil felsefecisi olan Nermi Uygur'un "Edebiyatta Bilgi" adlı denemesinden de alıntı yapabiliyor. "Bilgide dil bilgi içindir, edebiyattaysa edebiyat için." (Sayfa 142).

Yazma faaliyeti ve bu faaliyetin çıktısı olan kitap konusunda gereği kadar hassastır yazar. Ancak tarih boyunca kitaplara karşı yapılan barbarca tavırlar karşısında yılgınlık gösterebiliyor: "Yanılmak mıdır yazmak? Yanılgının, yanlışın, yalanın ta kendisi midir?" Bu soruya herkes kendince cevap vermeli elbette. Oysa yazmak kendisi için ontik bir mesele olmayan hiç kimse uzun yıllar bu çileye katlanamaz. Yazmanın kendisi için ontik bir mesele olduğu açık. Çünkü yazı başlı başına bir coşku sebebidir. Coşkuyu yalnız şiirde arayanların kulakları çınlasın! Sanatın özelliklerinden biridir, "her şeyini vermek". İsmet Özel'in askerde bir şiiri için revire çıkıp kaç dişini çektirdiğine bir bakmanızı öneriyorum. Ancak bunun aksine durumlar da yazarı yakalayabilir. Ancak en önemlisi özü, merkezi, ekseni kaçırmamaktır. "Yazma coşkusuyla yazamama korkusu kimi zaman yazma korkusu, kimi zaman da yaşama coşkusuyla çelişebilir. Merkezin etrafında, çemberin bir yaklaşan bir uzaklaşan çizgisine doğru uzanırken ya da orada kaskatı kalırken, merkezin kendisinde daha özlü bir kaygı yön verir yazara: Roussel'in dediği gibi kanıyla yazıp yazmadığı, Rilke'nin dediği gibi meyvedeki çekirdek gibi çalışıp çalışmadığı, Goethe'nin dediği gibi mürekkebe su katmadan dile gelip gelemediği - haslık düğümü burada değil midir?" (Sayfa 28). Neyse yukarda söz ettiğimiz barbarlık hususunda Batur'un yazdıklarını aktaralım: "Moğollar 1208'de Bağdaťa girdiklerinde yaptıkları talan öylesine akıl almaz boyutlara ulaşmıştı ki, devrin tarihçileri Dicle'nin yüzünün kitap ciltlerinden, kopup parçalanmış varaklardan gözükmediğini yazarken herhalde abartıda bulunmuyorlardı. Yüzyılların ürünü bu seçkin kitaplık bir günde eriyip gitmiş, bir başka kopyası bulunmayan pek çok yapıt hiçlik yakasına doğru geridönüşsüz bir yolculuğa çıkmıştı. Yalnız Bağdat kitaplığı mı, tarih boyunca talanlar ve yangınlar başta görkemli sıfatlarla tanımlanamayan Herculaneum ve Bergama kitaplığı olmak üzere pek çok kitap yuvasını yok etmiştir." (S. 157).

Enis Batur denemelerinin; anlamı, dili, edebiyatı ve daha geniş bir perspektifle sanatı, gerçek ötesinde bir yerde, hakikat ekseninde değerlendirdiğini ifade etmek durumundayız. Özellikle de bu değerlerin hakikate karşı ya da hakikatin yanındaki tutumu hatta hakikatin o değerlere yönelik açısı bu denemeleri fazlaca kıymetli yapıyor ve benzerlerinden ayırıyor. "Hakikatin barındırdığı anlam, anlamın barındırdığı hakikat, dil ile örtüşüyor mu? Nedir dile gelen? Hakikatin kendisi mi, yalnızca bir parçası ya da biçimi mi? Yazdıklarımız, söylediklerimizi yazmak, söylemek istediklerimizin aynası mı? Doğruyu mu dile getiriyorum, doğru mu dile geliyor, doğru dile gelir mi, dilin kendi başına bir doğrusu mu var?" (Sayfa 77).

Sonuç

Enis Batur, doğu ve batıya hâkim bir sanatçı. İki kanattan da gösterdiği referansların genişliği, bilgi ve birikiminin oylumu, bunların üstüne üslup sahibi olması bu denemeleri çok seçkin hale getiriyor. Buradan hareket ettiğinizde okunması gerekenlerle ilgili bir okuma listesi gibi diğer metinlerle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Hayatın içinde var olan hemen her şeyin bir kitaba dönüşme, olmazsa bir kitabın içinde kendine yer bulma kaygısı ve eğilimi vardır. Enis Batur metinleri adeta kitaptan ötede derin bir hakikat karşısında dikkat çekmekte olan bir işaret/çi görevindedir. Diğer önemli husus da şudur: iyi, oylumlu ve okunabilir denemeler birikim ve üslup yanında bir de geniş dil gerçeğine dayanır. Batur bu konuda çok rahat çünkü dilin bütün imkânlarını kullanabilir durumda. Bunun örneğini vererek yazıyı noktalamak istiyorum. Çünkü kitap o kadar geniş ki ben yazımın odağını kaybetmek üzereyim. Belki de kaybettim kim bilir. Örnek şu "iki meczup ya da yaltaklayan ile yaltaklanan…"(S.22). Bu örneği yaşayan dille öztürkçeyi nasıl mezc ettiğini göstermek ve kelimelere karşı önyargısız olduğunu söylemek için aldım. Edebiyatın bir yerinde olan, olmayı düşünen herkes bu denemeleri okumalı.

E/Babil Yayınları

Enis Batur

Yapı Kredi Yayınları

385 sayfa

1996

İstanbul


Yazar: Ethem ERDOĞAN - Yayın Tarihi: 17.05.2024 09:00 - Güncelleme Tarihi: 10.05.2024 09:30
309

Ethem ERDOĞAN Hakkında

Ethem ERDOĞAN

Kütahya doğumlu. 1995 yılında Alkım edebiyat dergisini bir grup arkadaşıyla beraber çıkardı. Yazı ve şiirlerini Alkım, Kırağı, İpek Dili, Edebiyat Ortamı, Hece ve Yediiklim edebiyat dergilerinde yayınladı.

Ethem ERDOĞAN ismine kayıtlı 178 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 5 kitap bulunmaktadır.

Twitter Kitapyurdu.com