Şairlerle Şiir Soruşturması: Abdullah Sezer, Söyleşi, M. Hüseyin ÖZER

Şairlerle Şiir Soruşturması: Abdullah Sezer yazısını ve M. Hüseyin ÖZER yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Şairlerle Şiir Soruşturması: Abdullah Sezer

18.01.2024 09:00 - M. Hüseyin ÖZER
Şairlerle Şiir Soruşturması: Abdullah Sezer

Bize Abdullah SEZER'den bahseder misiz?

Abdullah Sezer'den bahsetmek yani yaşam öykümü anlatmak bana göre bir iş değil. Zira insan geçmişinden bahsederken istemsizce yaşadıklarını göz önüne getiriyor ve kırılma noktaları olduğunu düşünüp anlatmak istediği çoğu hadiseyi es geçmek durumunda kalıyor. Neden mi? Çünkü kendimden bahsetmem için kısa bir otobiyografi yazmam demek. Yani otobiyografi demekte doğru olur mu bilmiyorum. Bana göre insanın birkaç cümleyle yaşamını özetlemesi -kendisi yazsın yahut yazmasın- böyle nitelendirilmemeli. Bu kadar basit olmamalı. Dolayısıyla kendimden bahsetmekten pek hoşlanmıyorum. Tabi bazı sanat eserlerini anlamak için onu üreten sanatçıyı tanımak gerekir derler ancak sanatçı yalnızca doğum senesinin, kütüğünün, okuduğu okulların bilinmesi ile tanınacak bir insan değil bana göre. Bunu sanatçıyı yüceltmek için söylemedim. Merakına yenik düşmüş bir insan bir sanat eserini anlamak istiyorsa ve sanatçının yaşam öyküsünden yola çıkarak bu eseri anlayabileceğini sanıyorsa büyük bir yanılgıya düşmüş olur.

Şiir ile ünsiyetiniz nasıl gelişti?

Şiirle birebir kurduğum ilk münasebet ilkokul döneminde gerçekleşti. Çeşitli törenlerde öğretmenlerim beni şiir okumakla vazifelendirirdi. Hevesim de vardı tabi şiir okumak için. Annem de çocukken şiir yazarmış. Arada bunu anlatır ezberinden yazdığı şiirleri okurdu bana. Bu da bende şiire karşı bir ilgi ve heves oluşturmuştur diye düşünüyorum. Ancak törenler dışında şiir okuyamıyordum. Tabi o dönemlerde şiire erişme imkanım da var mıydı tartışılır.. Erişebilmem için bir şiir kitabına ihtiyacım vardı. Evimizde yoktu. Okul kütüphanemiz o dönem hatırladığım kadarıyla yoktu. İlk şiir kitabımı ortaokulda sınıf öğretmenimiz olan Rukiye hocamızdan almıştım. Bana hediye etmişti kitabı. Hatırlıyorum, rastgele şiirler açıp okurdum. Okurken garip hissederdim ama sanki içime gömdüğüm ne varsa hepsi önümdeki imcelerde ve imgelerde hayat kazanırdı. İçimden, bu adamlar benimle aynı şeyleri yaşamış olamaz, deyip şaşırır biraz da utanç içinde şiirleri okumaya devam ederdim. Bu okumalar çok kısa sürse de benim için çok etkileyici olurdu. Kitabı kapattıktan sonra düşüncelere dalardım. Şiir çok güzel hissettiriyordu bana.

Onunla ünsiyetim bu şekilde gerçekleşti.

Şiir ile yaşadığınız hayat arasındaki ilişkiden biraz bahseder misiniz? Hayatınızdan şiiri çektiğinizde geriye ne kalır?

Bir yazımda "Şiir bizim için olağandır, tıpkı uydular gibi. Çünkü şiiri yazan da uyduyu üretip uzaya süren de insandır." demiştim. Evet, şiir bizim için gayet olağandır. Zira bunu "insan" olarak üretiyoruz. Şiiri kutsal bir metin gibi görmeye gerek yok. Onsuz yaşamak mümkün müdür? Bu soruya sokakta yürürken yanımızdan geçen insanlara bakarak cevap verebilmek mümkün. Peki, şiirin olmadığı bir dünyada ne kadar insan olarak kalabiliriz? Açıkçası ben bir filozof olsam bu soruya sinirlenirdim belki de. Ama değilim. Bir şair olarak konuşuyorum ve şair olduğum kadar insanım da. Kendime şair derken aslında ne demek istediğimi anlatmam gerekiyor. Ben şair olmayı Allah'a iman etmiş olan bir Müslümanın imanına benzetiyorum. Tabi olduğumuz fırkaya (Maturidi fırkası) göre iman dinamik bir şeydir. Tıpkı şairlik gibi. Günah işleyen insan dinden çıkmasa da imanı zayıflar. Namazını kılmış olan bir insanın imanı ise kuvvetlenir. Peygamber dışındaki herkes yaşamı boyunca tamamen güçlü bir imana sahip olamaz. Çünkü insan hataya dolayısıyla günaha meyilli bir mahlûktur. Böylece insanın imanı bazen zayıflar bazen güçlenir. Ama ona asla dil ile ikrar etmediği müddetçe kâfir diyemeyiz. Şairlikte tam olarak böyledir. Kendisine şair unvanını yakıştıran kişiler bazen şiire en uzak kişilerdir. Fakat bir gün söz konusu şairimiz kapınızı öyle bir şiirle çalar ki siz onun sihir yapmış olma ihtimalini düşünmeye başlarsınız. Bu durumu göz önünde bulunduran şairler kendilerine şair derken iki defa düşünür. Zira ben şairim demek cesaret isteyen bir şeydir. Cesaret eşiğini geçmek bu yola başvuranlar için çok önemlidir. Bunu belirttikten sonra söyleyebilirim ki hayatımın tamamı şiirle geçmedi. Şiirden uzak olduğum dönemlerde de yaşıyordum ancak bunun nasıl bir yaşam olduğunu anlatmam zor olacaktır. Bugün günümün tamamını bazı dünyevi meselelerle meşgul ettiğim vakitler olsa da şiire ihtiyaç duyuyorum. Çünkü ondan uzak olduğum zaman ruhum daralıyor, büyük bir anlamsızlığa duçar oluyorum. Bu durumu fark ettiğimde 16 yaşındaydım. Bu farkındalık beni bir karar almaya itmişti o zaman. Ya şiiri yaşamımdan asla çıkartmayacaktım ya da şiir lafzını bir daha ağzıma dahi almayacaktım. Buna da bir şiir yazarak karar vermek istemiştim. Yazdım ve o gün bugündür şiir yaşamımın manşetindedir.

Şiir yazım hayatınızda bir ustanız var mıdır? Var ise kimdir ve katkıları nelerdir?

Soruya cevap vermeden önce şunu belirtmeliyim ki şiir asla "ben tamamen özgün, kimseden etkilenmeden bir şiir yazacağım" diyen insanların dediği gibi bir şey değildir. Her şiir ne kadar özgünse o kadar değildir. Bu taklit anlamına gelmesin. O şiire öykünmek, o şiirden mülhem bir şiir yazmaktır demek istediğim. Her şairin etkilendiği birileri vardır haliyle. Şairler yiğittir, yoğurt yiyişi farklıdır hepsinin.

Benim ustam yoktur. Çünkü usta tesisatçıdır, sanayicidir, alçıpan yapan kişidir. Şair yalnızca ve daima şairdir.

Taşra, kasaba, köy ya da metropollerin mekânsal açıdan şiire katkıları nelerdir? Şiirinizde hangi mekâna sığınırsınız?

Günümüz şiirinin temellerini attığını düşündüğümüz şairlerin şiirlerine baktığın zaman ne görürsün sevgili kardeşim? Ben tamamen kentlerde yaşayan ama kentleşemeyen insanlar görürüm. Hiç düşündün mü, günümüz saatleri bize neyin zamanını göstermektedir? Çalışma saatlerini göstermektedir değil mi? Neden? Kentte yaşayan bir insan sistemin yaşayan parçasıdır. Belirlenmiş saatlerde üreten ve bu saatler haricinde tüketen bir üründür insan. Şairler de bunun sıkıntısını çekmektedir. İnsan kalmaya çalışmanın acısını çekmektedir ve kentten kaçmak istemektedir. Kentten yani yapaylıktan. Nereye kaçmayı arzular peki? Doğala yani köye, sığlıktan derinliğe. İnsan ruhu derindir. O derinlik hak ettiği kıvamda dolmadığı takdirde ortaya çıkan boşluğu insanı alçaltan hevesler doldurur. Şairler buna karşı durmaya çalışırlar. Yani aslında karye-kent çatışması günümüz şiirinin temelinde yatmaktadır. Ben de bundan nasibimi alıyorum şüphesiz.

Günümüz şiirine olan ilgi ve iştiyakı yeterli buluyor musunuz? Bulmuyorsanız bu durumun sebepleri sizce nelerdir?

Hiçe göre çok, olması gerektiği gibi değil. Stabil. Herkesin sebebi kendincedir ve herkesin elbet bir sebebi vardır.

Gelenek mi, modern mi? Lirik mi, epik mi? Hece mi, serbest mi? İlham mı, Deney mi? Ya da?

Hepsi. Çorbadan şiir. Ne kadar da iğreti durur değil mi? Şaka bir yana şiir için böyle yargılarda bulunmak artık çok doğru gelmiyor bana. Örneğin gelenek mi modern mi sorusuna cevap vermek oldukça anlamsız. Zira şiir eğer bugün yazılıyorsa elbette modern olmalıdır. Ama bu geleneği yok saymak anlamına gelemez. Gelmemeli. Bugün saz çalan herhangi bir insan nasıl Neşet Ertaş'ı anmadan saz çalmıyorsa bir şair de Mehmet Akif'i, Baki'yi, Yunus Emre'yi umursamadan şiir yazamaz.

abdullah_sezer2 Lirik mi epik mi sorusuna da bugün artık oldukça açık ve net bir cevap veremem. Bunu da artık gereksiz görüyorum. Her dönemin, her şiir tarzının, her şiir akımının epiği de vardır liriği de. Ben ikisinden birisini seçmiyorum. İkisinden de birer parça olmasından yanayım. Sadece lirik ağlak duruyor. Aynı şekilde epikle örülü şiirler de uzaya hitap ediyor. Biz insanız. Ne kendimizi yerin dibine sokacak kadar lirik ne ayaklarımızı yerden kesecek kadar epik olmalıyız. Her insanın içinde lirik duygular da vardır epik duyular da. Şiirde bunları müşterek kullanmak oldukça hoş duruyor bence. Bu nedenle ben şiirimi ikisiyle de kuruyorum. Hakan Arslanbenzer'in ortaya attığı Neo-epik (Yeni Destan) teorisine bakarsanız bu yeni çıkmış bir şey de değil.

Hece mi serbest mi sorusuna ise serbest şiir yazan birisi olarak vermem gereken cevap gayet açık. Ancak bugün hece ile yazan bazı şairlerin şiirleri de dikkate değerdir. Onlar hakkında asla bizim "dinozor" diye tabir etiğimiz boomerlıktan söz edemeyiz. Gayet modern şiir yazıyorlar. Biçime değil de muhtevaya mı geçsek artık?

İlham-deney sorusuna gelecek olursak ben de bir soru ile cevap vermek isterim. İlham nedir? Öncelikle buna düzgün bir tanımlama yapmalıyız ki ondan sonra bu soruya uygun cevabı verebileyim.

Günümüz Türk şiiri poetik ve teknik açıdan yeterli ölçüde eleştiriliyor mu? Eleştiri kültürümüze bir eleştiriniz var mıdır?

Ülkemiz tamamen kavram karmaşasından müteşekkil bir düzende ayakta durmaya çalışıyor. Ne kadar durur bilinmez ama bizim soruna çözüm bulmamız gerekiyor. Örneğin bugün kim millet ile ulus arasındaki farkı anlatabilir? Biz ulus devletinin mensuplarıyız ama halkımıza Türk Milleti deniyor. Neden? Bunun milletçe bilinmesi gerekiyor. Bunu ancak eğitimle sağlayabiliriz. Eğitim… Türkiye gibi bir ülkede eğitim nasıl verilebilecek en sığ, en kötü şekilde verilebilir? Ben liseyi açıktan bitirdim. Bu ailemin benim hakkımda aldığı en güzel karardır bana göre. Zira liseyi açıktan bitirmeme bir sene kala üniversiteye hazırlanmak için kaydolduğum dershanede bizi tasnif etmek için bilgi sınavına sokmuşlardı. Ben o sınavda en iyi ikinci sınıfta yer almıştım. Benim arkamda iki sınıf daha vardı. Arkadaşlar beni o sınıfta gördüklerinde en az benim kadar şaşırmışlardı. Buradaki önemli detay ben o sınava ilk ve ortaokuldan kalan bilgilerimle girmiştim. Bu olaydan sonra lise okumadığım için şükretmiştim. Bu konuya derinlemesine değinmek istiyorum çünkü bu mesele benim gerçekten içimi acıtan, kalbimi yaralayan bir mesele. Hâlihazırda 25 yaşındayım. Bugüne kadar liseyi dışarda tutacak olursam hem üniversitenin ilk iki senesinde hem ortaokulda düzenli olarak İngilizce dersi gördüm ve fakat bu toplam 5 senede klasik metotla yalnızca iki yıl gördüğüm Arapça dil eğitiminin "a"sı kadar İngilizce öğrenemedim. Hadi ben çalışmadım, tembel teneke gibi oraya buraya yuvarlandım. Türkiye genelinde benim akranlarımın yüzde kaçı Milli Eğitim adını verdiğimiz sistemden gördüğü İngilizce eğitimiyle bu dili öğrenebildi? Sadece dil eğitimi değil; tarih, edebiyat, din ve benzeri alanların hepsi nitelikten yoksun ve oldukça yetersiz. Ekranlara çıkan tarihçileri izlediğimde dillerine "ders kitaplarında bu hadise yanlış anlatılmıştır" ifadesinin pelesenk olduğuna şahitlik ediyorum. Bu ne kadar acı bir ifade değil mi? Bugün Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün son sınıfına gelmiş bir öğrenci Mehmet Akif diye bir şairden bihaberse yahut İlahiyat (İslami İlimler de deniyor. Kelimelere ne kadar da takıntılıyız. Neyse.) son sınıfta eğitim alan bir öğrenci Kuran okumada sorunlar yaşıyor, Arapça bir ibareyi okuyamıyorsa yahut Felsefe bölümünden mezun olan bir kardeşimiz felsefenin Yunan medeniyetinden doğduğunu zannediyorsa burada tüm suçu öğrencilere atmak doğru mudur? Ancak biz hala bir kitapçıda Ece Ayhan'ın cinsiyetini karıştıran çalışanlarla dalga geçmekle meşgulüz. Sait Faik'in "Abasıyanık" kitabı…

Şimdi bir de bunun edebi camiaya sirayet eden kısmına bakalım. Mesela bugün avare bir tartışma olan Türk şiiri mi, Türkçe şiir mi sorusuna bir cevap vermemiz gerekiyor. Avare gördüğüm şeye cevap vermemiz gerekiyor dedim fark ettin mi? Balık avlamak için nehre dalmamız gerektiğini düşün sevgili kardeşim. Ancak biz bu nehre dalamıyorsak ya yüzme bilmiyoruzdur ya da suyu beğenmiyoruzdur değil mi? Biz hem yüzme bilmiyoruz hem de suyu beğenmiyoruz. Bunun dışında öncelikle eleştiri nedir, bunu öğrenmemiz gerekiyor. Ben cumhuriyet kurulduğundan buyana birkaç isim haricinde Türkiye'de ve Türk şiirinde eleştiri yapıldığını görmedim. Serbest şiir mi olur, şiir dediğin şeyin bir vezni olur; şiir dediğin şey basit olur, anlamlı olur, kalbe işler; bu şiirdir, değildir ya da iyi şiirdir, kötü şiirdir gibi tartışmaların yapıldığı bir ortamda nasıl eleştiri bekliyorsunuz ki? Bugün ikinci baskısının satıldığı kitabımdan elde ettiğim olmayan geliri merak eden insanlar var. Hâlbuki ben bu kitabı kaç para kazanıyorsun sorusuna muhatap olmak için çıkartmadım. Şairler okusun da ciddi eleştirilerde bulunsun diye çıkarttım. Ama gel gör ki sevgili kardeşim, şairler tarafından bana yapılan geri dönüşler ya isminin ya da kapağın güzelliği üzerine oldu. Peki, bu kitap tanıdığım ve okuduğuna inandığım kişiler haricinde kaç şair, eleştirmen tarafından tenkit edilecek derecede okundu? Ben hala bu kitaptan habersiz olan şairler biliyorum. Neden okumuyorlar, neden bihaberler? Acaba yayınevini mi sevmiyorlar, yoksa ismim hoşlarına mı gitmedi bilmiyorum. Hâlbuki ben bu kitabın iyi bir eleştiriye maruz kalmasını istemiştim…

Çok mu şair-yazar, çok mu kitap var? Hepsine yetişemiyor musunuz? E bunun bir çözümü yok mu? Elbette var lakin benim gözlemime göre ortada bir edebiyat ortamı yok. Ne var? Birbirleriyle sövüşen şairler var. Birbirinin arkasından konuşan ve oldukça basit meselelerle hemhal olan edebiyatçılar, birbirini okumaktan aciz taraftarlar, yardakçılar vs. bunlar var. Yazık. Gerçekten çok can sıkıcı.

Bir okuyucu ve yazar olarak dergilerle ilişkiniz nasıldır? Dergilerin şiir dünyamıza katkısı açısından neler düşünüyorsunuz?

Ben mevcut şartlar dâhilinde bütün imkânlarımı bitmek bilmeyen merakıma hasretmiş bir kişiyim. Meraklı biriyim ve bu da beni dergiler arasında dolaşmaya icbar ediyor. İstemiyor muyum? Bazen evet. Çünkü dergiler yukarıda söylediklerimle bağlantılı olarak nitelikten yoksun bir vaziyete doğru gitmeye ant içmiş gibiler. Dinozor dergiler, yardakçı dergiler, düz bir çizgide hareket etmeyi hedeflemiş dergiler… Bunlarla dolu bu camia. Edebiyata nitelikli katkı vermek isteyenler ise bir elin beş parmağını geçmez. Umarım çoğalırlar ve biz okuduğumuzdan zevk alırız.

Dergâh dergisinin kapanması zannettiğimden büyük bir tepki topladı. Oluşturduğu tepki kadar tiraj yapıyor muydu peki? Bunu derginin son dönemlerinde çizdiği çizgiden bağımsız söylüyorum. O, o zaman tartışılmalıydı. Şimdi, tam da burada bir başka dergiden bahsedeceğim: Kaygusuz… Yayım serüvenini noktalayan bu dergi ne kadar ilgi topladı? Kim üzüldü Allah aşkına? Neden kapandığını sormuyorum, ikisinin de kendilerince sebebi var elbette ve bence ortak olduğu kadar farklı sebepleri de var. Dergâh çok köklü olduğu söylenen bir dergi diye mi Kaygusuz'dan daha fazla tepki topladı? Sevgili kardeşim bak burada tepkinin neliğini falan sormuyorum. İyi-kötü herhangi bir tepkiden bahsediyorum. Edebiyat camiası diyoruz değil mi? Bugün bu camia nerede? Benim bu röportajımı kaç kişi okuyup reaksiyonda bulunacak mesela? Umutsuz değilim, şaşkın ve sinirliyim. Böyle bir ortamda şiir yayımlanıyor bir yerlerde. Haftada birkaç tane. Ayda birkaç yüz tane. Bunların şiir dünyamıza -eğer böyle bir şey varsa tabi- katkısı olduğuna inanıyor musun? Görev arkadaşlarının milyonlar önünde dayak yemesinin ardından maça çıkmayacaklarını beyan ettikten saatler sonra bu kararından vazgeçip maça çıkan hakemler gibiyiz. Sorun var ama kim dertleniyor? Bu ortamda dinozor olmak, şiir yazıyor olmak çok konforlu bir şey işte. Belli bir yaşa ve tanınırlığa erişmişsen hele. Birilerini yanına çekmişsen ve bir yerlerde "usta" diye anılıyorsan…

Yan gel yat Osman…

Sadece üç şairi okuma hakkınız olsa bu şairler kimler olurdu? Sadece üç şiir okuma hakkınız olsa bu şiirler hangileri olurdu?

Yani sürekli değişen dünyada insan da değişmektedir. Düşünceler, hobiler, fobiler, renkler ve zevkler de değişir haliyle ama el'an seçecek olursam hakkımı klasikten yana kullanırdım.

Üç şairden ilki Paul Celan, ikincisi Baki, sonuncusu da İsmet Özel olurdu.

Üç şiirden ilki Fuzuli'den "Leyla vü Mecnun", ikincisi Ahmet Haşim'in "O Belde"si ve sonuncusu da hala üstesinden gelemediğim Sezai Karakoç'un "O" şiiri olan "Mona Rosa…" olurdu. Çok lirik oldu değil mi? Ne yapalım, benim damarım epik, kanım liriktir. Ben kan kokusu aldım bu sorudan.


Yazar: M. Hüseyin ÖZER - Yayın Tarihi: 18.01.2024 09:00 - Güncelleme Tarihi: 08.01.2024 14:01
426

M. Hüseyin ÖZER Hakkında

M. Hüseyin ÖZER

1996 yılında Ağrı’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Mersin’de, lisans eğitimini Mersin Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümlerinde, yüksek lisans eğitimini ise Mersin Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Eğitimi alanlarında tamamlamıştır.

Birçok edebî ve akademik dergide şiir ve makaleleri yayımlanmıştır. “Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat Dergisi” ve “Telmih Kitap” editörüdür. “Fel” şiir kitabının yazarıdır. Yazı ve şiirleri; Telmih, Söğüt, Olağan Şiir, Dâvâ, Miftah, Çare ve Maki dergilerinde yayımlanmıştır.

Millî Eğitim Bakanlığında görev yapan Özer, İstanbul’da yaşamaktadır.

M. Hüseyin ÖZER ismine kayıtlı 27 yazı bulunmaktadır.