Şairlerle Şiir Soruşturması: Bayram Tayyip Yaslıca, Söyleşi, M. Hüseyin ÖZER

Şairlerle Şiir Soruşturması: Bayram Tayyip Yaslıca yazısını ve M. Hüseyin ÖZER yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsi

Şairlerle Şiir Soruşturması: Bayram Tayyip Yaslıca

27.07.2023 09:00 - M. Hüseyin ÖZER
Şairlerle Şiir Soruşturması: Bayram Tayyip Yaslıca

Bize Bayram Tayyip Yaslıca'dan bahseder misin?

''Bahsetmek'' için uzun konuşmak gerek. Biz meselenin kısacasına bakalım: Bayram Tayyip Yaslıca dendiğinde; tanrısına bozuk atmaktan hoşlanan, babasının yeniden yaratılacağına inanan, cenazelere alışkın bir adam geliyor aklıma.

Şiir ile ünsiyetiniz nasıl gelişti?

Çocukluğumdan itibaren lise yıllarıma kadar hatıralarımı şöyle bir düşündüğümde aklıma gelenler arasında şiire dair bir şey yok. Şiir bizim ailemizde gündelik elbiseler kadar bile yoktu. Liseden mezun olduktan sonra hayata dair bir yer edinme çabasına girdim. Sonradan sonraya üzerinde yaşadığım toprakların ne anlama geldiğini bilmekle yükümlü olduğumu fark edince şiiri bir eylem planı olarak görmeye başladım. Halâ öyle görüyorum. Evet, eylem planı. İçinde yaşadığımız toplumun ekopolitik, sosyopolitik, ruhsal ve çoğulcu yapısına karşı ne ile kuşanmamız gerektiğini şiirle belli ediyorum. Okudukça, yazdıkça, konuştukça bu eylem planını genişlettiğimi düşünüyorum. Diğer yandan şiirin sınır tanımazlığı, azgınlığı, taşkınlığı ruh halimin yansısı. Bu da başka bir sohbetin konusu olsun.

Şiir ile yaşadığınız hayat arasındaki ilişkiden biraz bahseder misiniz? Hayatınızdan şiiri çektiğinizde geriye ne kalır?

Şiirin hayatımdan çekilmesi demek gündelik bir elbise kadar bile dünyada yer edinememekle eş değer. Yani benim ipe' sapa gelmez bir pantolon kadar bile değerim varsa bunu şiirden alıyorum. Ben buradayım demenin, şahidim demenin özgür ve sert yolu şiirden geçiyor. Şahitlik demişken atlamak istemem; şiiri şahitlik üzerinden değerlendiriyorum sadece. Mesela koca İslam dinin bir mensubu olmak için dahi söylemeniz gereken kelimenin başı şahitlikten geçer. İsmet Özel bir şiirinde "her şey ben yaşarken oldu bunu bilsin insanlar'' diyerek şahitliğini belli eder. Ben de Köpek Merakı kitabına "Oradaydık'' isimli şiirimle başladım. Oradaydık! Yani gördük, biliyoruz, şahidiz! Küçük büyük ayırt etmeden yaşamaya dair bütün detayları şiire dâhil etmenin benim kanadımdaki yolu buradan geçiyor. Ölümün kepazelik çıkaran yaygarasına kadar sürmesini dilerim. Küçük hesapların insanı olmamakta fayda gördüm hep. Ama insan bir masanın da şahidi olabilir. Altı masanın da.

Şiir yazım hayatınızda bir ustanız var mıdır? Var ise kimdir ve katkıları nelerdir?

Zaman. Benim en büyük ustam zaman. Yetiştiren, öğreten, pataklayan. Yine de eli ayağı olanlardan bahsedecek olursak Ali Ayçil'in gölgesinde çokça serinlemişimdir. Ben arada bir diş gıcırtıları duyarım mesela. Öyle sanıyorum ki bir yerlerde bana gelmek için can atan sağır- dilsiz- kör bir ustam daha var. Ha bu arada; acemilikten hoşlanmam.

Şiir, şuur ve şiar üçlemesine bakış açınızı anlatır mısınız?


Yürünecek bir yol varsa istikamet üzere olmak neredeyse imkânsızdır. Yolsuzluk bu noktada kurtarıcı. Yolsuz olmakta fayda görüyorum. Neredeyse 1950' li yılların başından itibaren Türkiye'nin belirli aralıklarla yaşadığı siyasi ve ekonomik buhranlar insanların zihin panolarına eğri çizgiler çizdi. Âşık olmayı bile bilmiyoruz artık. Bu eğriliğin yapıcılığını fark eden bütün insanlar kurtuldu. Burada yolsuzluktan şiiri, yapıcılıktan ise şuuru kastediyorum. Bu kadarıyla yetinmiş olayım şimdilik. Şiar meselesine dair ise düşüncelerim hep bir kafes içinde. Bu kadar içi dolu bir meseleye kavramsal açıdan ''şiar'' denmesi canımı sıkıyor. Hoşlanmadığım kelimelerin içeriğiyle ilgili bir şeyler yorumlamaktan kör şeytana sığınırım. Allah'ı çok seviyorum.

Taşra, kasaba, köy ya da metropollerin mekânsal açıdan şiire katkıları nelerdir? Şiirinizde hangi mekâna sığınırsınız?

Taşra talihsizliktir. Kasaba ve köy için de neredeyse aynı fikirdeyim. Burada metropol üzerinde biraz durmak isterim. Yürüyen merdivenlerin, kredi kartlarının, plazaların, insanı denizde-karada-havada yürüten biletlerin mekanı metropol. Geçenlerde dijital bir platformu insan olduğuma dair ikna etmeye çalıştım tam on dakika. Hani şu "ben robot değilim'' kutucuğunu işaretledikten sonra yan yatmış gökdelenler gibi duran sayı ve harfleri boş alana tekrar yazdığımız platformlar. Köyde insanoğlunun kara sabana karşı verdiği mücadeleyi metropolde tek tuşla yenebiliyoruz. Bu iyi mi kötü mü tartışırız. Fakat şiirin konusu metropolde buyken, taşrada çocuk gelinler, köyde kara sabanlar, kasabada ölümcül yoksulluklar. Bu örnekler yüzlerce kez arttırılabilir. Şimdi ben size soruyorum: Şiirde sığındığım mekanların hangisi şiire dahil?

Günümüz şiirine olan ilgi ve iştiyakı yeterli buluyor musunuz? Bulmuyorsanız bu durumun sebepleri sizce nelerdir?

Yalın ve anlaşılır bir şekilde ifade edeyim: Yeterli. Fakat kusurlu bir yeterlilik bu. Körü körüne. Yapay algının galibiyetidir, bir nevi kazığı ya da. Şiiri okuyanın o şiirde yumuşak besinler aramasından fazlasıyla rahatsızım. Bir meselenin çözümüne dair kaç kişinin şiir okuduğunu sanıyorsunuz? Eylem planı demiştik ya, kaç kişi bu planın bir parçası? Yoksa şiir bu büyük çoğunluk için yalnızca ''duyguları anlatma sanatı'' mı? Bu cehalet çokça acınası. Sanat işaret eder, okşamaz. Okşadığını sananların ülkesi burası. Bu konu hakkında daha fazla konuşursam sinirlenebilirim. Bundan hoşlanmıyorum.

Gelenek mi, modern mi? Lirik mi, epik mi? Hece mi, serbest mi? İlham mı, deney mi? Ya da?

Ya da. Eğer ki enstrümanınızda bir tel eksikse, bir yırtıklık ya da kopukluk varsa çaldığınız şarkılar ancak sağırları mest edecektir. Gelenekten tamamen sıyrılmış moderniteyi böyle görüyorum. Bir kulağından Necati ile giren diğer kulağından Orhan Veli ile çıkmalı. Bu çizgi aynı zamanda lirik-epik ayrışmasından kuvvetli bir ortaklık çıkarabilir. Şunu söylüyorum: Şiir bir hükümdarın yağlı kalçaları kadar geniş ve iniltili topraklara uzanmak zorunda değil, mekanik bir işçilik hiç değil. Bu sebeple ona kendi öz anlamı dışında anlamlar yüklemek istemiyorum. Bu konuda şu düşünür şunu söylemiş, falanca eleştirmen şunu yazmış gibi örnekler de vermek gelmiyor içimden. Zaten bir sonuç elde etmiş olsalardı bilmem kaç yıldır süren safsataları son bulurdu. Onları okumaktan da sıkıldım. İlhama ise inanmıyorum. Şiir senin içinde bir cenaze evi; gir oyna, çık ağla. Girdikçe oynuyorum, çıktıkça ağlıyorum. Şiir beni buluyor.
Günümüz Türk şiiri poetik ve teknik açıdan yeterli ölçüde eleştiriliyor mu? Eleştiri kültürümüze bir eleştiriniz var mıdır?

Taşra şiir için talihsizliktir demiştim. Sebebi tam olarak bu. Günümüz şiir eleştirilerinde türkçe konuşan üç-beş kişiden başka kimse yok. Eleştirdikleri şeyin insana, ülkeye, içe dair olduğunu unutarak bize bilmem ne ülkesinde yaşayan bilmem ne adamının şiir hakkındaki felsefi buluşlarından bahsediyorlar. Eşek bile ağlar buna. Seni biz anlıyoruz evet. Bahsettiğin ses olanaklarını, mısra düzlemlerini, kurmacayı, reddi. Şımarık bir metropol çocuğu olarak seni biz anlıyoruz. Ama elinde kara sabanla sabahtan akşama alın teri döken insanlar seni anlamamakla kalmayıp ayıplıyor da. Sürekli kara sabandan bahsettiğimin farkındayım. Olsun. Kara saban. İlle de kara saban. Yunus Emre'yi, Pîr Sultan'ı düşündükçe bu çemberden çıkamıyorum. Şiir eleştirilerini bu bakımdan yapıcı değil yıkıcı buluyorum. Eleştirirken sahanın içine çekmek gerekir. Hiçbir antrenör futbolcusunu eleştirirken saha dışına atmaz. Aksine sahada tutar, uygulatır. Eleştirmenlerin doğrudan doğruya şairi hedef almalarını doğru ve olağan karşılıyorum. Şair hedef alınandır daima. Fakat yeterli değil. Bizdeki şiir eleştirilerinin muhatap kabul ettiği kitle çok sınırlı. Şiiri tanıyan ama hayatında tek satır okumamış, yazmamış olan yığınla insanı dışarıda bırakarak yaptığın şiir eleştirisi sadece o şiiri yazanı ve okuyanı ilgilendirir. Asıl kitle geriye kalandır oysa. Dersimiz sosyoloji değil. Neyse.

Bir okuyucu ve yazar olarak dergilerle ilişkiniz nasıldır? Dergilerin şiir dünyamıza katkısı açısından neler düşünüyorsunuz?

Aklıma gazetelerde ya da haber bültenlerinde sürekli gördüğümüz cinayetler geldi. Piyasa dediğimiz alengirli camianın göz alıcı(!) şıklığı edebiyat dergilerinin sonu oldu neredeyse. Ticaret unsuru olarak bir edebiyat dergisi tamı tamına çeyrek öküz eder(!) Oturdular yediler. Türkiye'nin hafızası diyebileceğimiz dergilerin bazıları kendi içinde çeteleşti, bazıları kavgayı yarıda bırakıp kaçtı, kepenk indirdi. Örnekler arttırılabilir. Yine de Büyük Tür Şiiri ve Edebiyatı için dergileri son derece önemli buluyorum. Her sanatçı gibi ben de dergiler çerçevesinde yetişerek şiiri ve şiire dair imkânları tanımaya başladım. Bu yürünmesi gereken bir yoldur. Yürümeye devam ediyoruz. Edebiyat dergilerini bir teleskop olarak görebiliriz. Baktıkça koca ülkenin kuytularında yer alan aydın yürekleri görmek mümkün olabiliyor. Ha bir de: Alınyazısını merak eden edebiyat dergilerini okusun.

Sadece üç şairi okuma hakkınız olsa bu şairler kimler olurdu? Sadece üç şiir okuma hakkınız olsa bu şiirler hangileri olurdu?

Benim baş şairim Metin Eloğlu'dur. Onun yanına öyle sanıyorum ki yalnızca ben yakışırım. Üçüncüye şimdilik gerek yok. Üç şiir konusuna gelirsek; bu çok zor.


Yazar: M. Hüseyin ÖZER - Yayın Tarihi: 27.07.2023 09:00 - Güncelleme Tarihi: 16.07.2023 13:39
821

M. Hüseyin ÖZER Hakkında

M. Hüseyin ÖZER

1996 yılında Ağrı’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Mersin’de, lisans eğitimini Mersin Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümlerinde, yüksek lisans eğitimini ise Mersin Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Eğitimi alanlarında tamamlamıştır.

Birçok edebî ve akademik dergide şiir ve makaleleri yayımlanmıştır. “Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat Dergisi” ve “Telmih Kitap” editörüdür. “Fel” şiir kitabının yazarıdır. Yazı ve şiirleri; Telmih, Söğüt, Olağan Şiir, Dâvâ, Miftah, Çare ve Maki dergilerinde yayımlanmıştır.

Millî Eğitim Bakanlığında görev yapan Özer, İstanbul’da yaşamaktadır.

M. Hüseyin ÖZER ismine kayıtlı 28 yazı bulunmaktadır.

Twitter Instagram