Şairlerle Şiir Soruşturması: Oktay Ferik, Söyleşi, M. Hüseyin ÖZER

Şairlerle Şiir Soruşturması: Oktay Ferik yazısını ve M. Hüseyin ÖZER yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Şairlerle Şiir Soruşturması: Oktay Ferik

30.11.2023 10:01 - M. Hüseyin ÖZER
Şairlerle Şiir Soruşturması: Oktay Ferik

Bize Oktay FERİK'ten bahseder misiz?

Efendim, 1986 yılı Aralık ayının 19'u karlı bir Cuma gününde validemin ifadesiyle tam namaz vakti Bursa ilimizin Yenişehir ilçesinin Günece Köyü'nde gözlerimizi dünyaya açmışız. İlkokulu Günece Köyü ilkokulunda tamamladıktan sonra ortaokulu ilçede taşımalı sisteme geçilmesinden mütevellit Tahir ağa İlk Öğretim Okulunda ikmal ettim. Lise tahsilimi ise Bilecik Ertuğrul Gazi Lisesinde bitirdim. Yüksek Öğrenim Anadolu Üniversitesi Sosyoloji mezuniyetim ile itmam edip Yüksek Lisansım ise Bandırma On Yedi Eylül Üniversitesi Tarih Bölümünde nihayete ermek üzeredir. 2013 yılından itibaren Adalet Bakanlığı bünyesinde devlet memuru olarak kamu görevi icra etmekteyim. Evli ve bir kız evlat babasıyım.

Şiir ile ünsiyetiniz nasıl gelişti?

Şiir ile ünsiyetim ilk olarak lise çağlarımda başladı. Şehrin tantanasından uzak bir Anadolu köyünden ilk defa şehir hayatı ile tanıştığım lise dönemim bu fakirin hayatında gerçekten müessir bir iz bırakmıştır. Fikir ve düşünce ufkumuzun kıvam aldığı, hayatı anlamlandırma ve bu anlam üzerine bir hayat inşa etme eşiğimiz lise yıllarımızdır. O sıralarda mülaki olduğumuz ocak merhum Akif'in; "Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son, Ocak!" mısraında tavsif ettiği Ülkü Ocaklarıdır. Ülkü Ocakları ile başlayan fikri serencamımız bizleri mütefekkir, münevver ve muharrir bazı şahsiyetlerin kitaplarına ulaştırdı. Akif Bey'in nazmında, İstiklal, istikbal, İslam ve hali pürmelalimizi; Namık Kemal'in dizelerinde, vatan ve hürriyet cephesini; Necip Fazıl'ın satırlarında; Sakarya ruhu ve varlıktan yokluğa geçişi; Atsız Bey'de, kahramanlığı, fedakârlığı, Türklüğü ve tarihi şuurla okumanın ehemmiyetini idrak ettik.

Bu hususta size şunu söylemek isterim, Hamdullah Suphi merhumun;

" Bırak beni haykırayım susarsam sen matem et,

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir."

Dizeleri bendenizin şiire karşı yaklaşımımı ve düşüncelerimi en doğru ifade eden şeklidir. Şairler bir milletin uyanışına, uyarılmasına, hakikat aşkına, inancına, imanına, irfanına, ilmine, görgüsüne, beşeri aşkına, tutkusuna, zaaflarına, fikirlerine hatta tutkularına dair en fasih ve beliğ cümleleri bir araya getiren mümeyyiz insanlardır. Bizlerde ocak ateşiyle, ocak közüyle yüreğimizi dağlayıp şiir vasıtasıyla Türk milletinin istikbal ve istiklaline; his ve fikir âlemine dair kalem cephesinde böylece yerimizi aldık.

Şiir ile yaşadığınız hayat arasındaki ilişkiden biraz bahseder misiniz? Hayatınızdan şiiri çektiğinizde geriye ne kalır?

Şiir, sözün en müessir halidir. Orada his ve fikrin izdivacı vardır. Yani duygu ve düşüncenin evliliği… Hayata şiir gibi bakmak tabirini yerinde kullanmayı severim. Çünkü şiir ruhlu insanlar için gözün gördüğü müşahhas âlem görülmek için değil temaşa etmek için vardır. Görmek biraz yavan bir ifade kalır. Temaşa ise âlemi zevkle, hayranlıkla seyretmektir. Hikmet nazarıyla müşahede etmektir. Görmekten ziyade temaşa, gözlemden ziyade müşahededir şairin bakışı… İşte o bakış şiir ile nakışa dönüşür. Bir de mavera vardır. Görülen âlemin ötesi… His, inanç, iman oraya tekabül eder. Ve insan o mana cihetiyle tekâmül eder. Şimdi bu mana deryasından şiiri çekersek ne temaşa kalır, ne müşahede… Temaşa ve müşahede sebep ise şiir sonuçtur. His ve fikir sebepse şiir sonuçtur. Şiir bir nevi kıymet hükmüdür. Bir derdin, ıstırabın, çilenin mahsulüdür.

Şiir yazım hayatınızda bir ustanız var mıdır? Var ise kimdir ve katkıları nelerdir?

Hayata dair şöyle bir tespitim vardır. Bendeniz Oktay Ferik… Başka Oktay Ferik yok bu manada beşer planında biriciğim. Onun için özgün bir insan olmalıyım. Şu fani âlemde ardımda adıma ve şahsiyetime özgü bir iz bırakmalıyım. Eskilerin tabiri ile "nevi şahsına münhasır"

Şiirde de hayalim, idealim budur. Etkilendiğim ustalar, üstatlar var mıdır? Mutlaka!... Aslında şu da var söylenecek her şey bu zamana kadar söylenmiştir zaten. Sadece zamanın şartları değişmekte ve bazı hakikatler yeni formlarda açıklanmak durumunda… Aşk mesela, üzerine bu zamana kadar yazılan ciltler dolusu eserler var. Vatan, kulluk, devlet, bayrak… nice konularda nice eserler mevcut. Öyleyse yazmayalım mı? Elbette, hayır. İçinde bulunduğun şartlarla yeni bir form meydana getirmek gerekiyor. Ben de bu hususta bir yanım gelenekçi diğer yanım yenilikçi olarak temsil makamında bulunuyorum. Bu iddia değil vakıa…

Akif, Necip Fazıl, Atsız gibi… Ondan sonra ki kuşaktan Abdürrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler ve Ozan Arif gibi… Kalemimize ilham vermiştir bu kıymetli edipler. Oktay onlardan bir parça gelenek kendinden bir parça yeniliktir J

Şiir, şuur ve şiar üçlemesine bakış açınızı anlatır mısınız?

Şiir ve şuur etimolojik olarak aynı kökten gelen kavramlar. Şiiri his ve fikrin izdivacı diye tarif etmiştik. Şuur da o his ve fikrin farkında olmaktır. Günümüz tabiri ile bilincine varmaktır. Hatta o his ve fikri beslemektir. Yeri geldiğinde tımar etmektir; sulamaktır. Şiar ise yine aynı kökten gelen bir kavram… İz, işaret, düstur gibi anlamların yanında bir şeyi benzerlerinden ayıran özellik manasına da karşılık gelir. Burası mühim. Bir şeyi benzerlerinden ayıran özellik? Yani insanı tarif ediyor. İnsan bir varlık. Mevcudat içinde berhayat olan diğer varlıklardan ayırıcı şiarı aklı ve şuuru… O, yaşadığı zaman ve mekânın farkındadır. Şuur, insanı insan yapan vasıf. Kalabalıkları topluluk; toplulukları halk; halkları millet yapan da yine şuurdur. İnsanda var olan ferdi şuur, millette var olan kolektif şuurdur. Şiir, şuurun yansımasıdır. Çiçeği gördüğünde ruhunda karşılık bulan estetik, güzellik, hikmet her neyse onun söze yansımasıdır. O sebeple şiir şuurdan akıp gelen bir pınardır. Şiar ise insanı bu vasfı ile mümeyyiz kılan işarettir.

Misal doğum ve ölüm bahsi… Arada mukayyet ve münhasır bir hayat. Beşik ve mezar iki konum arası mesafenin adı hayat.

Nasıl anlamlandıracağız? Şuurla…

Nasıl ifade edeceğiz? Şiirle…

Her vaktin ezanı vardır

Her yazın hazanı vardır

İnsan doğar doğmaz mutlak

O'na hazır mezarı vardır

Meçhul değil yaşananlar

Aklı olan bunu anlar

Şol Kur'an'ı okuyanlar

Levhi kalem yazanı vardır

Taşra, kasaba, köy ya da metropollerin mekânsal açıdan şiire katkıları nelerdir? Şiirinizde hangi mekâna sığınırsınız?

unnamed

Taşra, kasaba, köy hepsi bizim ama şu metropol bize ait değil maalesef… Şiir olması için bir kere estetik olması gerek. Estetik için ise ruh… İnsanların nasıl ruhu varsa ve ruh esasında cansız olan tene nefaset katıyorsa mekânlarında ruhu vardır. Şehirlerinde ruhu vardır. Bugün hala İstanbul'u seyredip şiir yazabilenler varsa şüphesiz bu göklere erişmek için birbiriyle yarışan gökdelenlerden ilham alınarak yazılmıyor. Ruhsuz, cansız moloz yığınlarının kapladığı, insanın az önce bahsettiğimiz şuurlu birlikteliğinden kopup yalnızlaştığı asri tabirle bireyselleştiği, kuş cıvıltılarının korna seslerinin gölgesinde kaldığı "metropol" lerin şiire katkısı yoktur. Tartıda eksisi vardır. Ancak bir köyde, kasabada duvarları çatlak, kapıları meşe ağacından, pencere kenarlıkları zamanın ince nakışları ile çevrili, önünde mimarisi ile mütenasip çiçeklerle bezeli bir ev gördüğünüzde ruhunuz harekete geçer. Şuur, mekân ve zamandan haberdar olmak dedik ya işte şuur harekete geçer. Ruhunuza o evden bir sıcaklık gelir. Kaleminizle o güzelliği resmeder, dizelerinizle tasvir edersiniz. Bu mana da mesela Süleymaniye'de Bayram Sabahı Yahya Kemal'in muazzam eseridir. Bir sabah namazında acizleri de Bursa Ulu Cami'de " Ulu Cami'de Sabah Namazı" şiirini kaleme alarak mekândan zamana bir yolculuk yaparak tasvir ve tasavvur muhakemesini icra etti.

Yıldırım'ın sesi aksederken mabette

Tarihin eşsiz hatıraları canlanıyor şu semtte.

Yıldırım Beyazıt'ın sesinin yankısı, tasavvurdur. Bunun şiirleşmesi ise tasvirdir. Şair de beşer planında musavvirdir. İşte mekânın şiire muhteşem tesiri… Tesir de bence katkıdan daha doğru bir ifadedir. Mekân, şuuru berraklaştırır. Şuur kalemi besler. Kalem sözü kâğıda döker. Müessirden esere yolculuk…

Günümüz şiirine olan ilgi ve iştiyakı yeterli buluyor musunuz? Bulmuyorsanız bu durumun sebepleri sizce nelerdir?

Şiire ilgi var ancak iştiyak maalesef yok. Burayı biraz açayım müsaade edersen kardeşim. Eskiler ilgiyi temayül, şevk, arzu gibi kelimelerle ifade ederlermiş. İlgi söz dağarcığımıza girdikten sonra bu halet ne bileyim böyle cansız kansız kaba saba bir ruh haline dönüştürdü bizi. Ne hissediyorsun? İlgim var. İlgin var da bu ilginin bir derinliği yok mu? Arzu mu? Heves mi? Şevk mi? İstek mi? Cevap yok… Ama ilgiliyim. Resmi yazışmalarda ilgi tutulur cevabi yazıysa ilgiye atıfta bulunarak yazılır. O tarz bir şekil içinde kaldı bu kavram. Şiire de ilgili olanın ancak o yazı da olduğu gibi bir resmi prosedür biçiminde ilgisi var. Yani asla iştiyak çapında değil. Çünkü şiirin o çapta meraklılarının olması için şiir gibi bir ruh ve düşünce dünyalarının olması gerekir. Ruh ve düşünce dünyasını ne şekillendiriyor. Yalnızlığımızdan tutun da, inancımıza; kitaplardan tutun da yaşadığımız eve, şehre ve en önemlisi değerlerimize kadar pek çok şey… Bunlardan canlı olarak elimizde ne kaldı. Biz yaşayan kelimelerimizi bile öldürdük. 100-150 kelime ile konuşan bir neslin şiire ancak ilgisi olur iştiyakı olamaz.

"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" şiarıyla devlet kuran bir milletiz. Bakın şiar dedim, çünkü Türk milleti yakıp, yıkmayı, tahrip etmeyi değil inşa etmeyi, yaşatmayı, mamur kılmayı tasavvur eder. Şiarımız yani ayırıcı vasfımızdır bu bizim… Bunun için şiir gibi yürek lazım. Bakın bizim geçmiş devlet büyüklerimize, cenk meydanlarının korkusuz ve cesur savaşçılarına hepsi birer şiir üstadıdır. Medeniyet dediğimiz umman ancak böyle inşa edilir: İştiyakla… İlgi kılıç ve kınının bağlantısı kadar. İştiyak ise kalem ile kâğıdın derinliği kadar rabıtalıdır.

Gelenek mi, modern mi? Lirik mi, epik mi? Hece mi, serbest mi? İlham mı, Deney mi? Ya da?

Artık bu sorunun bir önemi kalmadı. Derdin varsa nasıl daha müessir nasıl daha faydalı nasıl daha dokunaklı ve öğretici anlatıyorsan öyle anlatmalı insan… Şiirin elbette bir formu var. Ölçüsü var, kaidesi var. Çerçevesi tarifi var. Ancak zamanla bu kaidelere ilaveler yapıldı formda da değişiklikler meydana geldi. Atsız bey ki ben gerçekten çok severim. Şiirin tarifi olduğunu ifade ediyor ve vezin ile kafiye ile yazılabileceğini söylüyor. Şayet vezin yoksa kafiye yoksa bu düz yazıdır buyuruyor. Bunun adının nesir olduğunu nazım olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak son zamanlarda nesir tarzı şiir yani serbest şiir yaygınlaştı. Benim de serbest şiir şeklinde yazdığım birkaç şiirim var. Hatta en iyi şiirim olarak şiir tahlili yapan üstatların ifade ettiği "Ulu Cami'de Sabah Namazı" şiiri serbest ölçüyle yazılmıştır. Ancak ekseriyetle şiirlerimi hece ölçüsüyle yazarım. Hecede de 7-11-14 ölçüleri tercih ettiklerimdir.

Gün gelecek nihayet

Yollar O'na çıkacak

Ölüm… Ölüm… Acı son

Kime vuslat olacak

11'li hece ölçüsüne örnek

Kalemden düşmesin hicran yazısı

Mürekkep vuslatı kazsın kâğıda

Vursun ayrılığın cellat boynunu

Şiirler muzaffer olsun ağıda

14'lü hece ölçüsüne örnek;

Ateş gibi gözlerin su gibi berrak yüzü

Sen hangi orduların atlandığı yerdensin?

Karanlık gecelerin parıldayan gündüzü

Sanki benden içeri benden öte yerdensin.

Günümüz Türk şiiri poetik ve teknik açıdan yeterli ölçüde eleştiriliyor mu? Eleştiri kültürümüze bir eleştiriniz var mıdır?

Yaramıza parmak bastınız. Şiirden bağımsız bir tespitte bulunayım müsaade ederseniz. Biz toplum olarak tenkit etmeyi unuttuk maalesef… İnsanların bırakın şiirle ünsiyetini kalem ile kitap ile ünsiyetinin sosyal medyaya olan şehvetin çeyreği kadar olmadığı bir zamandan geçiyoruz. Dikkat ederseniz şiire ünsiyet sosyal medyaya şehvet dedim. Kitaba ünsiyet sanal âleme şehvet hissi besliyoruz. Hayatı sosyal medyadan ibaret sanan, Atatürk'ün bir milletin mahvına sebep gördüğü sanat damarları kopmuş olan nesillerin teknik ve poetik açıdan tenkit edici bir ortamı sunması ihtimalden uzaktır. Sanal âlemden bizim payımıza düşen tahkir etmektir. Kitapla hemhal olan tenkit sanatının inceliklerini konuşturur. Kitapla müeddep olmayanlar tahkir zorbalığının kabalığını sergiler. Bazı şeyler için yarın çok geç olacak…

Artık şuna bakıyoruz, biri var dertli ama müşterek ama münferit fakat dertli biri… Bırakın yazsın kardeşim. Tenkit etmeği bilmediğimiz için nicelerini daha şiir kapısının eşiğinde tahkir ederek boğazlıyoruz. Niceleri bu üslupsuzluk yüzünden kalemine sünger çekiyor. Buna hakkımız yok. Sanat icra edeceksek tenkit muazzam bir yol göstericidir. Ama tahkiri tenkit sanıp buna tahammül edemeyenleri saf dışı bırakmayı marifet zannedenlerle işimiz gerçekten zor.

Bir okuyucu ve yazar olarak dergilerle ilişkiniz nasıldır? Dergilerin şiir dünyamıza katkısı açısından neler düşünüyorsunuz?

Açıkçası her şeyin bambaşka bir formata dönüştüğü bir çağdayız. Gazete ve dergi geçmişte taşıdığı misyon ile günümüze kadar varlığını korumuş basın yayının en önemli araçları… Fakat ne eskisi gibi gazete okuyan kitleye sahibiz ne de dergi… Elimize sığan bir aygıt hepsini bünyesinde cem etti. Dergi taşıdığı misyon ile daha fikir merkezli daha sanat işlemeli daha edebi; gazete herkese hitap ettiği için oldukça sade, edebi olmaktan öte anlaşılır olmak peşinde…

Derginin bence en önemli vazifesi fırından yeni çıkmış bahsettiğimiz onca olumsuzluklara rağmen iştiyakını kaybetmemiş genç kalemlere istinatgâh olmasıdır. Niceleri dergilerde yayımlanan şiirleri sayesinde bugün altından anlayan kuyumcular eline kavuştular. Çokları bu nimetten mahrum keşfedilmeyi bekliyorlar. Bir kısmı mahalle aralarına sıkıştı. Orada kaldı. Dergiler bu açıdan bence mukaddes bir vazifenin mihveri konumundadır.

Sadece üç şairi okuma hakkınız olsa bu şairler kimler olurdu? Sadece üç şiir okuma hakkınız olsa bu şiirler hangileri olurdu?

Ben şairler arasında Atsız Bey'i ayrı tutarım. O'nun "Geri Gelen Mektup" adlı şiiri de keza bambaşka bir mevkidedir. Mehmet Akif'i çok severim. Atsız ve Akif hem şiirde çizdikleri şahsiyet ve duruş hem yaşamlarındaki istikametleri noktasında gösterdikleri tutarlılık açısından da müstesnadır. Üçe belki herkes Necip Fazıl dememi bekliyor ama ben Abdürrahim Karakoç derim. Karakoç ile de Ozan Arif'i yakın bulurum. Ama önce Karakoç sonra Ozan Arif derdim. Necip Fazıl'da şüphesiz çok büyük bir şair…

Şiirde zirve "İstiklal Marşı"dır. Ama onu bir dereceye tabi tutmaktan hayâ ederim. Türk'ün asırlara manifestosu olan o muazzam eser zirvenin şeriksiz sahibidir.

İstiklal Marşını hariç tutarsak " Geri Gelen Mektup" birinci sıradadır. Hem aruz hem hece bence bambaşka bir seviyede bir şiir…

Akif'in "Çanakkle Şehitleri" manzumesi ve Karakoç'un "Mihriban" adlı muazzam eseri sırayı takip ederler.

Bizlere bu kıymetli sohbet imkânını tanıdığın için çok teşekkür ederim Hüseyin kardeşim. Seninle olan rabıtamız ne kadar güçlü biliyoruz. Ve her daim kalemin gücünü temsil ettiğin edebi mücadeleni takdir ve tebrik ediyorum.

Ömrün mezit, hizmetlerin mebrur olsun…


Yazar: M. Hüseyin ÖZER - Yayın Tarihi: 30.11.2023 10:01 - Güncelleme Tarihi: 30.11.2023 10:03
479

M. Hüseyin ÖZER Hakkında

M. Hüseyin ÖZER

1996 yılında Ağrı’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Mersin’de, lisans eğitimini Mersin Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümlerinde, yüksek lisans eğitimini ise Mersin Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Eğitimi alanlarında tamamlamıştır.

Birçok edebî ve akademik dergide şiir ve makaleleri yayımlanmıştır. “Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat Dergisi” ve “Telmih Kitap” editörüdür. “Fel” şiir kitabının yazarıdır. Yazı ve şiirleri; Telmih, Söğüt, Olağan Şiir, Dâvâ, Miftah, Çare ve Maki dergilerinde yayımlanmıştır.

Millî Eğitim Bakanlığında görev yapan Özer, İstanbul’da yaşamaktadır.

M. Hüseyin ÖZER ismine kayıtlı 27 yazı bulunmaktadır.