Sedat Umran ve Şiirine Dair 14, Edebiyat, Tuğba D. CAN

Sedat Umran ve Şiirine Dair 14 yazısını ve Tuğba D. CAN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Sedat Umran ve Şiirine Dair 14

31.01.2024 09:00 - Tuğba D. CAN
Sedat Umran ve Şiirine Dair 14

Altın Eşik Kitabındaki Nesne Şiirleri

Altın Eşik adlı eserinde eşyaya dair şiirleri sıralı olarak aşağıda verilmiştir. "Kara Ayna

Gölgem bakamadığım kara aynası ölümün

Biz onu yok saysak da, tek gerçek, en büyük ün

Bitmez kara mürekkebi yokluğun hokkasında

Biz görmesek de gizlenir her şeyin arkasında

Durur ışığımızda bizi kapkara çizer

Silebilir miyiz onu, hayır, âh ne gezer!..

Ömür tâcımızın o'dur tek taş kara elmas'ı

Düşüncemizin dolup dolup boşalan tası

Basamayız, çünkü ölüme götüren kara eşik

Varlığımızı içten sarmış, sımsıkı birleşik

İstesek de bir türlü ondan vazgeçemeyiz

Bu kara aynada gerçek yüzümüzü seçemeyiz…"(Umran, Altın Eşik, 1999, s. 7).

Gölgesini ölümün kara aynası olarak gören Umran, yine ayna üzerinden hareketle şiirini yazmıştır. Ölümün tek gerçek olduğunu ifade ederek, her şeyin ardında gizlice durduğunu ve zamanı geldiğinde ortaya çıktığını söyler. Her ölümün erken bir ölüm olduğu insanoğlunun zamansızlığından kaynaklıdır. Ölüm hem başucunda hem de olacağanlığıyla uzağındadır. Umrani bu şiirinde ölüm teması üzerinden insanın ölümle olan ünsiyetini ifade etmeye çalışır.

"Altın Eşik

-Mustafa ve Ali Çifter kardeşlerine

Mor halkalar oturdu göz altlarına

Akşam renkten renge girdi, yaşlandı

Gök-sarayını kundakladılar, telâşlandı

Çekilmek istedi en üst katına

Gün, geceye atladı altın eşikten

Denize düşürdüğü kanlı gömleği

Kapışan dalgaların elinde parçalandı!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 10).

Esere de ismini veren Altın Eşik başlıklı şiir yaşlılığın vermiş olduğu ruh haliyle bir günü de geçirmiş olduğu durumu izah eden Umran, ömür defterinde sayfaların ilerlediğini, güneş ışıklarının denize düşerek kanlı bir gömlek gibi olduğunu, bunun da dalgalar dolayısıyla parçalandığını Ahmet Haşim'e benzer bir söyleyişle aktarmaktadır.

"Örs

Dövdüm duygularımı yüreğimin örsünde

Kuşkuyu dümdüz ettim, törpüledim sevinci;

Bir ânda ışıldadı acılarımın içi

Beni bilmeyen gelsin, bir kerecik görsün de:

Anlasın neymiş çekiç altında yaşamak

İncelttim varlığımı ve girdim bin bir şekle,

Alabildiğine güçlendim içinde ezilmekle

Göğe çıkan merdivenim, acılarım basamak!..." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 16).

Örs şiirinde Umran, duygularını işlediği bir eşya olarak ele almaktadır. Bu çekiçle, büyük sıkıntı ve acıya dayanmakla eş değer görülmüştür. Acılarını içerisinde kimi zaman sıkarak, kimi zaman bunaltıcı bir biçimde bastırarak dizginlemeye çalışır Umran, örs şiirinde bu duygu durumunun yansımalarını aktarır.

"Stres balonları

Niçin şişirmişler insanlar şu balonları

Değil mi ki patlamak, yok olmak sonları

Kısacık yaşamında avunabilsin diye

Boyamışlar her renge: Sarıya ve maviye

Kim olabilir onlara çocuklar kadar yakın?..

Sessizce yaşasınlar dokunmayın, bırakın

Sevinsinler ipiyle bir tavana asın da

Kalakalsınlar bir yükselişin ortasında!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 24).

Stres Balonları adlı şiirde bu balonların çocukların eline geçmesiyle gerçek amacını ve sevincini bulacağını ifade eder. Çocuklar bu balonlara en yakın olanlardır, renkleriyle bir albeni sağlayan bu balonlar çocukları kendilerine çeker.

Mum ve Kırık Ayna başlıklı şiiri Parmak Uçlarımdaki Yangın eserinde de olduğu için bu eserinde değerlendirmeye alınmamıştır.

"Bozuk gramofon

Değer değmez hızlanır içimin iğnesine

Ama hep boşa döner sıkıntının plâğı

Kim bilir kim bırakmış, yok ki kırılacağı

Alışamadım gitti cızırtılı sesine

Sıkıntının plâğı bir türlü durduramam

Kim takıp çıkarıyor, hangi el, belli değil

Bir gramofon içim, duymak istersen eğil

Çalınması bitse de ters çevirip kuramam!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 31).

Bozuk Gramofon şiirinde, içinde bulunduğu ruh halinin sıkıntılı, bunaltıcı ve krize varan bir biçimde psikolojik olarak zor durumda olduğunun bir ifadesi olarak yansıtılmaktadır. Sıkıntısını bir çeşit plağa benzeterek içinin bir gramofon gibi bu sıkıntıyı çoğalttığını, çaldığını ifade etmektedir.

"Kristal sürahi

Masa, sandalye, dolap hem yalan, hem de sahi

Suyunda intiharlar taşıyan şu sürahi

Benden daha zengindir, bilmese de vallahi

Dolmakla boşalmanın mutluluğundan gayrı

Onun da yazgısıymış herkesten uzak, ayrı

Yaşamak tek başına saydamlaşmış bir içle

Paramparça etsek de kocaman bir çekiçle

İçinde ölenlerden bir şey kalmaz geriye

Yıllar boyu alışmış bir müthiş gösteriye

Sen de korkaklığından soyun da orada kal

Sevincin renklerini yansıtan saf kristal

Mutlu olursun seni içine almış diye!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 32).

Kristal Sürahi, gösterişi, şaşaayı yansıtan bir ifade olarak, ölse bile kırılsa bile bu şekilde kalabileceğini yansıtmaktadır. Kristal Sürahiyi kendinden şanslı gören Umran, onun o gösterişli durumundan hiçbir şey kaybetmeden yıllar boyu yaşadığını ifade etmektedir.

"Gönderilmemiş Mektupların

Ben gönderemediğim mektuplarımda varım

Onlarda bir bütünüm, yazdıklarımda yarım

Gönderdiğim dış yüzüm, yolladığım astar

Eli hiç titremeden biçmiş usta Makaslar

Kopuk ve çürük değil onlarda his ipliği

Her birinde ruhumun hüznü ve garipliği

Titizlikle saklarım, asla yırtıp atamam

Bölük-pörçük olsa da bana göre tastamam

Eksik olan nedir ki, bir pul mu, yoksa zarf mı?

Beni ele verecek, bir hece, ya da harf mi?.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 44).

Mektuplar geçmiş zamanda önemli iletişim araçlarından olup yoğun olarak kullanılmaktaydı. Günümüzde ise artık artan iletişim teknolojisi nedeniyle gittikçe azalan bir hale bürünmüştür. Umran ise ulaşılmaz aşkların adamı olarak sevgiliye gönderilmemiş mektupların yasını tutar. Onlarla eksikliğini tamamladığını ifade eder, her birine iplik iplik nakışlarla kelimelerden ördüğü duyguları vardır. Bir tür içini dökme seansı yaşar mektuplarla, sevgiliye gönderemediği, söyleyemediği tüm duygu ve düşünceleri bu mektuplara yazmaktadır.

"Kaleydoskop[1]

Köşe kapmaca oynar renkler aralarında

Hangisinin yeneceği hiç belli değil

Birbirinin içinden çıkan acayip motifler

Bazen halı deseni olur, bazen de mendil

Sanki görünmez biri var, ansızın üfler

Çiçek dürbününün o daracık dünyasına

Köşeli ve adsız çiçek şekillerini

Sonra muziplik olsun diye "püf" der

Yeni biçimlere dönüşür söndürdükleri

Her kıpırtı şimdi bir başka şekle gebe

Çiçek dürbününün çadırında göçebe

Alacalı bulacalı bir aile oluşturur

Git derseniz gider, dur derseniz durur

Erguvan, mor, yeşil, al, turuncu renkli

Bazısının ortası ufacık kara benekli

Bazen bir fiyonk, bazen de dikdörtgen

Çok sayıda, düşünme, istediğini beğen

Parlak kanatlarıyla yabansı böcekler

Tedirginler, çünkü hemen yitecekler

Belki bir ozan anlıyabilir onları

Yazmak isteyip de yazamadığı bir şiiri

Yansıtır çiçek dürbünü o renkli ve iri

Köşeli şekillerden harflerle bir cama

Anlamsız görünseler de yakınlar dünyama

Dökülür irili ufaklı renk renk çiçekleri

Bir boya ağacının görünmez dallarından

Her silkmede düşerler pıtrak pıtrak

Bakışlarımızın gizli köşelerine dolar

Renkler silinirler birden taklak atarak.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 45).

Kaleydeskop, gösteri amaçlı, renklerden ve desenlerden aynalar yardımıyla çeşitli görüntüler sunan genellikle boru şeklinde yapılan bir tür eşyadır. Dürbüne benzer fakat belirli bir görüntü sunan bu eşya, insanları hayal dünyasına çağırır. Görülen her şekil ve desen insanın hayal dünyasına göre şekillenmekte, anlatılamayan, görüntüyle ifade edilen bir tür hayale çağrı eşyasıdır. Umran da şiirine buna değinerek bu değişik eşyayı anlatmaya çalışmıştır.

"Topaç

Kim bilir kaç bin kez

dolandı kendi çevresinde topaç;

devinimsiz durmayı sevmez

yutar mesafeleri açözlü aç!..

Dönmeyi edinmiş alışkanlık

ama bulamaz kişiliğini

hırsı emdikçe emer iliğini

kavuşamaz erince bir ânlık!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 47).

Çocukluğumuzun bir oyuncağı olan topaç, Sedat Umran'ın ifadesiyle mesafeleri yutan bir aç gözlüdür. Dönmeyi kendine alışkanlık haline getiren bu eşya binlerce kez dönmesine rağmen bu dönüşünden vazgeçmez. Döndükçe daha çok dönesi gelen bu eşyaya Umran insana ait duyguları yükleyerek tasvir eder.

"Salıncak

Bir ip kalır geriye

Sallanmasını alıncak

Gidemez daha ileriye

Atamaz bir adım salıncak

Tutsağı olmuş kolan vuruşun

Kendi kendisiyle yarıştığı

Görülmemiş bu acayip kuşun

Maviliklere karıştığı

Kucak dolusu sevinç

Boyuna göğe taşıdığı

Kopması olsa da dinç

Tâ içinden ışıdığı!..

Ülkesi gökle yer arası

Üşümez çıplak olsa da yaz-kış

Ne öncesi var, ne de sonrası

İkisi "Şimdi"sine karışmış!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 50).

Yediden yetmişe herkesin bir şekilde bildiği çoğunlukla da bindiği bir vakit geçirme aracı olan salıncağa Umran, herkesten farklı anlamlar yükleyerek yaklaşır. Ona göre salıncak iplerle tutuklanmış bir kuştur. Ülkesi gökle yer arasında bir yerdedir.

"Garip Aynalar

Yaşıyorlar yanyana

Kavgasız, gürültüsüz

Ne gelin, ne kaynana

Garip aynalar öksüz

Belli değil genç yaşı

Gergin, pürüzsüz bir yüz:

Buruşmaz ten kumaşı

Olsa bile ütüsüz!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 51).

Aynaları şiirlerinde yoğun olarak kullanan Umran, bu şiirinde aynaların başka aynalarla yan yana olsalar dahi yalnız bir yaşam sürdüklerini ifade eder, yaşları belli olmayan bu aynalar camdan oluştuğu için buruşmaz tenleri.

"Çocuk ve emziği

Bir çocuk annesinin koynunda mışıl mışıl

Uyumakta, ağzında unuttuğu emziği

Aralanan gözleri bakıyor ışıl ışıl

Odur yaratıkların en suçsuz, en eziği

Minicik elleriyle yokluyor her bir şeyi

Çekiyor kuyruğundan ansızın bir kedinin

Farkında değil kim ne diyecek, ne dedinin

Canlı sanıyor gözsüz, kulaksız bir gölgeyi!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 55).

Umran, hemen hemen her eşya hakkında şiir yazabilme yeteneğine sahiptir. Onun eşyaya bakışı diğer insanlardan farklı olduğu için her tür eşyayı kendine şiir konusu edinebilir. Bu şiirinde çocuk ve emziğine odaklanarak çocuğu öncelemiştir. Emzik ise çocuğun bir tür aksesuarı olarak yansıtılmıştır.

"Garip aynalar

Ne denli kurcalasan açamazsın içini

Aynalar korktuğumuz Pandora'nın kutusu

Gizliyor tâ dibinde sayısız kötü cini

Orada sessizliğin hapsolan uğultusu

Birbirinin ardından sökün etti nesneler

Masa, iskemle, dolap, duvar ve hatta tavan

Görünmeyen süzgeci yorgunluğumu eler

Aynam kurar eşyaya bir büyük taht-ı revân

Atarlar sularında kulaç üstüne kulaç

Yine de yüzemezler yerinde kalır hepsi

Aynalar sessizliği sunan bir büyük tepsi

Gizli sancılarımı yatıştıran tek ilâç!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 57).

Aynı kitapta aynı isimde aynalara değinen Umran, aynayı Pandora'nın konusuna benzeterek kötü cini içinde sakladığını ifade etmektedir. Bu kutunun içinde bir çok nesne bulunmaktadır. Ayna bütün bu eşyaları içinde barındıran bir eşyadır.

"Kum saati

Ben bir kum saatiyim ve sen kum taneleri

Seninle biriktirdim içimde seneleri

Can-evimde hissettim dolup boşalışını

Bir mevsime sığdırdım yazını ve kışını

Yok olarak yaşadım birden silindi zaman

Birbirine karıştı ufacık ve kocaman

Seni içime aldım ve bir bir istifledim

Kendimde bütünledim, sonra çözdüm lifledim

Duydum derinliğime sessiz dağılışını

Bir el ters-yüz etti de içini ve dışını

Umut ve umutsuzluk dolmak ve boşalmaktı

Çözülen zerrelerin bir biri içime aktı!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 58).

Cam bir huni içerisinde akan kumlarla zamanı ölçmeye yarayan kum saati, Umran'ın bakış açısıyla seneleri içerisinde biriktirir. Zaman üzerine odaklaşarak bütün umut ve umutsuzluklarını bu kum saati eşliğinde hesaba çeker. Bir tür sorgulamaya girişir, yalnızlığını ve sessizliğini bu dolup boşalan cam huni eşliğinde duyar ve dinler.

"Mantar

Dalgaların dört yana savurduğu bir mantar

Dur desem de kendime dinletemem sözümü

Kimse istemez beni, şişe tükürür atar

Yoksa hor görülüşüm varlığımın özü mü?

Boydan boya umutla kaplı olmasa içim

Sürüklenip giderdim tâ dibine denizin,

Nasıl kalın halatı kıskanmazsa bir sicim

Alın derinlikleri derim ki olsun sizin

Ben sizi hafifliğin terazisinde tartar

Erişirim gücümün aydınlık bilincine;

Ağırlığım azalsa sevincim hemen artar

Dibe batırsanız da üste çıkarım yine!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 59).

Bir şişe mantarını konu edinen Umran, bu şiirinde kimsenin onu istemediğini en son olarak da şişenin de onu tükürüp attığı bir engel, bir aşama olarak göstermektedir. Oysa o mantar olmasa şişenin, umutların, hayallerin denizin dibini boylayacağından bahseder. Küçük fakat etkili bir eşya olan mantar, bir çok amacın gerçekleşmesini sağlar.

"Obur aynalar

Hiç umurunda değil sindirmenin zorluğu

Açgözlü aynaların o müthiş oburluğu

Ansızın midesine indirir nesneleri

Günleri, haftaları, ayları, seneleri

Eşyanın sularında birden hafiflediği

Görünmiyen bir elin bir bir istiflediği

Yanyana ve üstüste; Masa, sandalye, koltuk

Alabora olacak, batacak diye korktuk

Nasıl girdiyse sessiz öyle siliniverdi

Aynalar yuttuğunu çıkarıp geri verdi!.." (Umran, Altın Eşik, 1999, s. 62).

Aynayı çok farklı biçim ve anlamlarda çağrışımlar uyandırarak anlatmayı yeğleyen Umran, Obur Aynalar şiirinde aynanın bütün görüntüleri içine alarak sindirmeye çalıştığını, ne verirseniz onu aldığını, ona ne sunduysanız onu yansıttığını, bu yüzden de oburluk sıfatıyla yansıtarak ifade etmektedir.

[1] Çiçek Dürbünü


Yazar: Tuğba D. CAN - Yayın Tarihi: 31.01.2024 09:00 - Güncelleme Tarihi: 07.01.2024 16:10
424

Tuğba D. CAN Hakkında

Tuğba D. CAN

Lisans Öğrenimi Uşak Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamlayıp yüksek lisansı Dumlupınar Üniversitesi'nde Yeni Türk Edebiyatı alanında tamamladı. Bir dönem öğretmenlik yaptı. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik dahil bir çok kademede görev aldı. Avrupa Birliği projeleri dolayısıyla birçok ülkeyi gezip görme fırsatı yakaladı. Okumayı, yeni yerler keşfetmeyi, kedileri ve şiiri sevdi. Evli ve 2 çocuk sahibidir. 

Tuğba D. CAN ismine kayıtlı 21 yazı bulunmaktadır.