Selfless: Gılgamış’tan Posthuman’a, Sinema, Şerife Saliha BOZOKLU

Selfless: Gılgamış’tan Posthuman’a yazısını ve Şerife Saliha BOZOKLU yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Selfless: Gılgamış’tan Posthuman’a

01.09.2022 09:00 - Şerife Saliha BOZOKLU
Selfless: Gılgamış’tan Posthuman’a

"Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi:

'Ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve

yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?

Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva)

o ağacın meyvesinden yediler."

(Tâ-Hâ Suresi, 120-121)

İnsanoğlunun karşısındaki en büyük bilinmezliktir belki de ölüm. Kimisi bilinmeyenin verdiği korkuyu taşır yüreğinin derinliklerinde, kimisi yok olup gideceği ile taşıdığı bu korkuyu katmerleştirir. İşte bu korkudur, dünya sürgünündeki insanın ilk yazınsal ürünü olarak nitelenen destanı Gılgamış Destanı'nda sergüzeştine tanık olduğumuz, Büyük Alanlı Uruk Çobanı Gılgamış'ı yollara düşüren. Fakat bu arayış sadece onunla da kalmaz pek çok kültürde, mitte çıkar karşımıza; kimisi için felsefe taşıdır adı kimisi için gençlik çeşmesi, gençlik adası… İsimler değişse de niyet aynıdır; ölümsüzlük arzusu sürükler peşinden. Bu arzu insanın yaratıcısı karşısındaki acizliğini kabullenememesiyle birleştiğinde ise isyan ateşi yüreklerde yanmaya başlar. Rönesans ve beraberinde gelen sanayi devrimiyle ivme kazanan teknik-bilim alanlarındaki gelişmeler ve fikri boyutta kendini gösteren hümanizm akımının etkisi ile bütün marifeti kendisinde gören insanoğlu kibri ile besler isyanının ateşini ve köklerini Pagan inancına dayandırarak Prometheus gibi başkaldırır Tanrı'ya. Nihayetinde ise bir kez daha yasak elmanın cazibesine kapılmaktan kendini alamaz. İsyanın ismi bu kez de transhümanizm olarak geçecektir literatüre.

En basit şekilde, bilim ve teknoloji ile insanı gerek fiziksel gerek psikolojik, her anlamda, mükemmel kılma, yaşlanmasının önüne geçme çabaları olarak tanımlayabileceğimiz transhümanizmin asıl gayesi ise bedenin ölümlülüğüne mahkûm olmaktan kurtulmak yani ölümsüzlüğü yakalamak olarak nitelenen posthümanizmin yaratacağı insan posthumana ulaşabilmektir. Bu arzu ve amaç transhümanist Zoltan Istvan'ın ifadesinde şöyle ortaya konur: Bazı transhümanistler kendilerini makinelerle birleştirmek isterler. Diğerleri bilim ve teknolojiyi kullanarak toplumu ve kültürü geliştirmeyi arzular. Kişisel olarak ben, transhümanizm yeniliğini kullanarak insanları daha uzun –belki sonsuza kadar- yaşatmak istiyorum." (Edman, s. 5) Tam da bu noktada transhümanizmin çok da açıklığa kavuşmayansorularından birisi takılır zihinlere: ten renginden, ırkından, sosyal statüsünden, eğitim durumundan vs. pek çok sebepten dolayı ötekileştirmenin hat safhaya çıktığı, öjenik düşünceler sebebi ile insanların katledildiği, dünyanın büyük bir kısmı açlık ve sefaletle çırpınıp dururken ayrıcalıklı olarak dünyada varoluşunu sürdüren küçük bir kesimin gününü gün ettiği israf batağına battığı bir dünyada hangi insanı yaşatmak istemektedirler?

Bu soru pek çok zihni meşgul etmekle birlikte edebiyat ve sinemada da, elbette, çeşitli boyutlarıyla ele alınmış ve konunun gittikçe artan popülerliği ile de alınmaya devam edeceği aşikârdır. İşte, 2015 yapımı, bilimkurgu türündeki Self/less filmi de bu sorudan yola çıkan oldukça etkileyici bir yapım olarak durur karşımızda. Nasıl bir yorum getirdiğine buyurun yakından bakalım kısaca.

Self/Less Filmine Kısa Bir Bakış

Yönetmen koltuğunda Tarsem Singh'in oturduğu filmimiz kanserden muzdarip olan, hayatının son demlerini yaşayan –ki hastalık tüm vücuda yayılmış vaziyettedir ve bir çare bulunamamaktadır- varlıklı iş insanı Damian karakterine ilişkin ipuçları yakalayabileceğimiz sahneler eşliğinde bir maceraya konuk eder seyircilerini. Öyle ki iş dünyasında oldukça başarılı olan Damian, hem iş hem de özel yaşamında sergilediği kibirli tavırları ile dikkatleri çeker. Filmin ana konusu bakımından böyle bir başlangıcın, her şeyin insanın kibri neticesinde başladığı vurgusu şeklinde okunabileceğinden, oldukça manidar bir giriş olduğu düşüncesine sahip olduğumu belirtmek isterim. Hastalığına çareler arayan yaşlı adam bu tavrını ise ölüm karşısında sürdürmeye devam ederek ölümsüzlüğü yakalayabilmek adına, son çare olarak gördüğü, yeni uygulanan bir yöntem olan 'deri değiştirme' olarak nitelenen yönteme başvurmaktan geri durmaz. Onun bu adımı kendisini içerisinden çıkılamayacak olaylar zincirinin ortasında bulmasına sebep olur. İnsan zihninin bilgisayarlara aktarılması ile bedenin sınırlarını aşıp ölümlülüğünden kurtula bilineceğini bu sayede de posthumana ulaşılacağını ileri süren, mind-uploading terimi ile ifade edilen bu yöntem filmimizde zihnin bilgisayar yerine bir insan bedenine aktarılması şeklinde tezahür eder.

Filmde transhümanizmin babası olarak gösterien Dr. Francis Jensen bu durumu şöyle özetler: "Gelecekten söz ediyorum. İhtiyarlar kendi bedenlerini çıkarıp atabilecekler. Öyle bir gelecek ki sağlıklı vücudun kaderi öylece zayıf bir vücudun kaderiyle belirlenmeyecek." Anlaşılan odur ki doktorun bahsettiği gelecek uzak bir gelecek olmaktan çıkarak can bulmuştur. Tedaviyi yürütecek olan doktor ise gizemli halleriyle dikkat çekerken Damian'a bu vücutların laboratuar ortamında üretilen canlı dokular olduğunu söyler fakat çok geçmeden işin aslı ortaya çıkar. Ancak bu süreçte kahramanımız yeni ve genç vücudunun sağladığı imkânların tadını çıkarmaktan geri durmaz. O günlerden birinde alması gereken ilaçları almayınca gerçeklerle yüzleşmeye başlar; görmeye başladığı görüntüler sebebiyle de bir arayış içerisine girer. Ulaştığı sonuç ise kan donduran cinstendir. Ona söylenen her şey yalandır; zihinlerin transfer edildiği vücutlar laboratuarlarda üretilmemiştir gerçek insanlara aittir. Bu insanlar ise paraya ihtiyaç duyan, aileleri için kendilerini feda etmeyi göze alan insanlardan oluşmaktadır.

Edward'ın –vücudu değişince Damian bu ismi alır- bedenini aldığı insan da kızının tedavisi için kendisini feda eden bir babadır. Edward bunları doktora sorduğunda aldığı cevap ise yazımızın başında sorduğumuz soruya cevap niteliği taşımaktadır; zira bu kesim varlıklı, ayrıcalıklı, güç sahibi kimselerden başka kimse değildir. Yani amaç tüm insanlığın hayrını düşünmek değil zaten güç sahibi kimselerin gücüne güç katıp ayrıcalıklı kişilerin bu durumunu pekiştirmektir! Bu ahlâki sorunsalla karşı karşıya kalan Edward girdiği arayış neticesinde bedenini aldığı adamın –Mark'ın- ailesine ulaştığında küçük kız çocuğunu görünce kendi kızı ile o küçük kız arasında bir seçim yapması gerektiği gerçeği ile karşı karşıya kalır. Zira eğer doktorun verdiği hapları almaya devam etmezse Mark'ın sadece bedeni değil zihni de artık onu etkisi altına alacaktır; bu Damian'ın kesin ölümü anlamına gelmektedir. Eğer hapları almaya devam edecek olursa Mark'ın varlığının etkisi tamamen yok olacak ve Damian vücudun kontrolünü tamamıyla ele geçirebilecek, istediği vakit kızı ile bir şekilde iletişime geçebilecektir. Damian'ın kararı ne olmuştur sizce? Ya da soruyu direk size yönlendirelim, sizlerin kararı ne olurdu?

Sonuç

Günümüzde başta medya olmak üzere dört bir yanımız –fark etsek de etmesek de- bu 'izm'in yansımaları ile çevrilmiş vaziyettedir. Önce kapitalizm ve sömürgecilik ile dünya üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan ve nihayetinde de bunu büyük oranda başaran güç sahibi, kendisini ayrıcalıklı olarak görme eğiliminde olan kesim artık bununla da yetinmeyi istememekte Tanrıcılık oynama arzusu gütmektedir. 'Genç kal!' sloganı ile insanları manipüle edip algılarıyla oynamak suretiyle yola çıkıp pek çok insanı gönüllü denekleri haline getirmekte de bir beis görmemektedirler. Bu amaçlarına ulaşıp ulaşamayacakları büyük bir muamma iken o amaca ulaşmak adına yaptıklarıyla, başta insanın kendi bedenine, özüne yabancılaşmasına sebep olmaları, insanlığın manevi dünyalarına ne kadar büyük bir tahribata yol açtıklarının göstergesidir. Transhümanizm çalışmaları çerçevesinde yapılan protez vb. çalışmalar elbet tüm insanlığın yararına olduğu vakit kıymetlidir; ancak insan Tanrıcılık oynamaya soyunduğu vakit bu uğurda yapacakları/yapabilecekleri endişe verici bir vaziyet almaktadır. Atamız Hz. Âdem'in karşı koyamadığı ve cennetten çıkarılmasına yol açan ebedilik arzusu dünya üzerindeki serüvenimizin her köşe başında, Gılgamış'tan günümüz posthümanizm düşüncesine kadar, boy göstermeye devam etmektedir. Ancak unutulmaması gerekir ki, buyrulduğu üzere, Hz. Âdem'in tövbesi affa mazhar olmasını sağlamıştır. Damian'ın önündeki iki seçenek gibi bizlerin de önünde iki seçenek vardır; ya atamız Âdem gibi tövbe edeceğiz ya da isyanımıza devam edeceğiz. Dünya denilen bu oyun sahnesinde hangi rolü alacağı insanın kendisine kalmıştır.

Nihayetinde ise bu kıymetli yapım olası bir senaryoyu etkileyici bir kurgu dâhilinde sermektedir gözlerimizin önüne. Ve bu soruları insanın kendisine sorması, üzerine tefekkür etmesi için bir fırsat sunmaktadır. Önemli olan Damian karakterinin verdiği cevaptan çok her bireyin kendi vicdanında vereceği cevaptır. Umulur ki kakıyla idrak edebilenlerden olalım… Doğru soruların hayatımızdan eksik olmaması temennisiyle…

Kaynakça

Edman, E. D. (2019). Transhümanizm ve Karşılaştırmalı İzdüşümü. İstanbul: Kastaş Yayınevi.

FİLM: SELF/LESS

YÖNETMEN: TARSEM SİNGH


Yazar: Şerife Saliha BOZOKLU - Yayın Tarihi: 01.09.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 31.08.2022 23:30
1534

Şerife Saliha BOZOKLU Hakkında

Şerife Saliha BOZOKLU

1994’te Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde doğdu. Lise öğrenimini Yeşilhisar Anadolu Lisesi’nde gördü. 2017’de Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden (İngilizce) mezun oldu. “Kendini Bil” sözünü kendine gaye edinmiş, bu uğurda ‘insan’ kalmak ve insan olarak son nefesini vermek üzere çaba harcayan, ‘insan’ denen meçhulün peşinde koşan, tek sığınağı kitaplar olan bir ademkızı…

Şerife Saliha BOZOKLU ismine kayıtlı 25 yazı bulunmaktadır.

Twitter