Şiirin Söyleyiş İmkânları ve Örneklem, Edebiyat, Ethem ERDOĞAN

Şiirin Söyleyiş İmkânları ve Örneklem yazısını ve Ethem ERDOĞAN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Şiirin Söyleyiş İmkânları ve Örneklem

17.01.2024 10:44 - Ethem ERDOĞAN
Şiirin Söyleyiş İmkânları ve Örneklem

Hiç bir zaman modası geçmeyen değerli model kelime ve anlam grubunun "klasik" kelimesini açıklamak veya tanımlamak için kullanıldığını bilirsiniz. Klasik, yalnızca sanat dalları ya da verileri için kullanılan bir kavram değildir. Aynı zamanda bu tanıma uyan insanlar için de kullanılır. Ahlakçı, kuralcı ve akılcı insanlara da klas (1. Sınıf) duruşları açısından klasik denebilir, belki deniyordur da. Bu yazıda misafir ettiğimiz şair, şiirimizin modası geçmeyen çınarlarından Yaşar Akgül.

2022 içinde kendisiyle bir söyleşi yapmış ve Kitaphaber'de bu sohbeti yayınlamıştık. Okumamış olanlar ya da dikkati çekilmemiş olanlar için birkaç cümle alıntı yapacağım. Bu alıntıları şiirimizin selameti açısından bir veri olması ve şiirinin selameti için yol arayan gençlere bir yol açabilmesi düşüncesiyle yapıyorum. Şiirin mutfağını anlatırken şu cümleyi söylemişti: "Ne kadar yoğun duygular içinde olursanız olun, neleri nasıl yaşarsanız yaşayın, sonuçta gelip kelimenin kapısına dayanırsınız." Aynı minvalde genç şairlerin kulağına küpe şu cümleler de vardı: "Bu konuda kesinlikle kendimi sınırlamam söz konusu değildir. Şiir yazarken oldukça serbest ve rahatımdır. Şair, şiirini yazarken ne kadar rahat olursa, okuyucu da şiiri o kadar rahat okur, bana göre; sıkılmaz, bıkmaz, usanmaz. Zorla yazılan, zorlanarak yazılan şiirler, zor da okunur." Şiirimizin sorunları bağlamlı soruda da verdiği cevaptan bir bölüm paylaşmak istiyorum: "Şairlerimiz bazen karınlarından konuşuyorlar, ne idüğü anlaşılmaz cümleler kuruyorlar, hayatta bir karşılığı olmayan metaforlar, bilimsel söylersek, nesnel karşılığı olmayan, kerameti kendinden menkul imgeler kullanıyorlar."

Yaşar Akgül'ün "… sonuçta gelip kelimenin kapısına dayanırsınız." Cümlesi benzer bir ifadeyi hatırlatıyor. O da meşhur "folklor şiire düşman" yazısında Cemal Süreya'nın ifadesi olan "Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı." Cümlesi… Cemal Süreya'yı bu noktaya getiren saik başka bir cümlelerinde geçen "Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor. Bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep. Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı." İfadeleridir. Onun şiire büyük ölçüde ve yalnız dil ürünü, dil verimi olarak bakmasından kaynaklanıyordu bu durum. Yaşar Akgül ise "kelimenin kapısına dayanmak" ifadesini anladığım kadarıyla söylem, söyleyiş üretme üzerinden okuyor. Çünkü şiirinde o söyleyiş arayışını buluyorum. Şiirimizdeki en önemli sorunlardan biri dilin yeni söyleyiş biçimlerini aramak yerine, söyleyişi sabitleyip hareketi dilden beklemektir. Bu beklentinin iki çıkması var. Biri şiirde tahkiye dozunu yükseltmek diğeri de aforizma üretme telaşı. Yaşar Akgül bu noktada güçlü bir çıkışın, dilin söyleyiş imkânları üzerinden (bu seçenek sanıldığının aksine tükenmemiştir, tükenmez. Çünkü yaratış devam ediyor – ayet- ve dilde de bu süreç işliyor.) yapılabileceğinin farkındadır. Söyleşiden aldığım ikinci cümleyi de hâlihazırda var olan şiir söyleyiş şeklini zorlamamak biçiminde anlamak gerekiyor. Modern şiir tasarımları içinde patinaj yapmama şeklinde de anlayabilirsiniz. Çünkü modern estetik ve sanat görüşleri ekseni dili ve şiiri zorlamaktan öteye geçemediği için cari şiir post modern şiirimsilerle dolu. Biz bunları şiirin yanında yok hükmünde görüyoruz. Esas olan şiirdir. Üçüncü alıntı cümlede de bu konuyu biraz daha açıyor kendisi.

Yeni Yazıyla Söylenmiş Eski Türkçe Şiirler'e Bir Yaklaşım Denemesi

Kitap, Çıra Yayınları tarafından 2023 Kasım'ında çıkmış. 18 şiirden oluşuyor. 100. Yıl için özge bir çıkış arayanlar, gözünüz aydın olsun. Bu kitabı Cumhuriyetin 100. Yılı için en önemli verimlerden biri sayabiliriz. Neden mi?

Usta şair Yaşar Akgül dili ve şiiri kendi ifade ettiği şekilde yormuyor. Söyleyişi, söyleyiş imkânlarını geliştirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de söyleşide söylediği gibi inanılmaz rahat. Eleştirdiği şeyi yani hayatla bağı kopuk ne idiğü belirsiz imgeleri şiire yaklaştırmıyor. Daha çok sayabiliriz gerekçe. Ama ne gerek?

Biz ustanın Zil/Zal ve Gül şiirinden bize kalanlara bakacağız. Diğer şiirlere de bakacağız ancak yazıya konu etmeyeceğiz. Belki başka bir yazı..? Besmele niyetine ilk mısra: "Darülharpten geliyorum, harflerin selamı var." Bu mısra için besmele benzetmesi yapmanın arka planı şudur: B-ismi-(a)llah birleşik bir kelimedir. Tam anlamı "Allah'ın ismiyle başlarım" demektir. Müslüman için her şeyin başlangıcında kullanma şartı vardır. Baştaki B harfi harfi cer olup tek başına "başlamak" (ilsak) demektir. Yaşar Akgül şiire başlarken yine yüz yıllık bir tartışma konusunu, sanki kahveden geliyormuş kolaylığı ve edasıyla söylüyor. Darülharp kavramı hukuki bir meseleyi işaret eder Müslümana. Yönetimi İslami olmayan memleket demektir. Olur olmaz "İslam Dünyası" ifadesini kullananları kulakları çınlasın..! "Harflerin selamı" kullanımı da fazla ilginç. Selam İslam ve huzur anlamlarına gelir. Harflere de anlamlarımızın bir tür taşıyıcısı, aktarıcısı görevi yüklemek vaciptir. Darülharp de bir "vecebe" yahut vecibedir. Neyse işi ehline bırakalım. Bir asır daha tartışılsın… "Selamımız bile artık resmi hizmete mahsustur" şiirin ikinci mısraı. Bu mısrada da Müslümanların neredeyse hayatını vakfettiği bir davanın cari siyaset eliyle ötelenmesi, örselenmesi, kitle hareketine dönüşen dava hareketinin dava yerine kitleye yaslanmasıyla ne davanın öne çıktığı ne de kitlenin mutlu olduğu gibi, Emevi döneminden kalma tarzı siyasetle varılabilecek bir yer olmadığı ve sair yorumlara ulaşmamız mümkün. Hatta kültür-sanat ile iktidar meselesini de bu arada açımlama imkanı var. Ama ne gerek var?

İkinci birimin üçüncü mısraında şair: "Ne çoktu alışveriş ne kadar da az şükür" ifadesiyle kapitalizm ve tüketim kültürü- kültürsüzlüğü meselesini açıyor. Toplum olarak içine düştüğümüz aymazlığı bir düşünün… Misal bendeniz her akşam eve giderken şehrin en büyük AVM'si önünden geçiyorum. Yüzlerce aracın AVM otoparkını işgal ettiğini görüyorum. Orada ne işleri olduğunu inanın bilmiyorum. Sanırım bir tür "zaman öldürme" etkinliği. Kapitalizmin mabedi kapitalist için olmalı. O halde ihtida modası var. Ancak ilk mısrada tepemize balyozla vuran şair ikinci birimin son mısraında gevşediğimizi fark edip balyozu tekrar indiriyor: "Ne kadar da azdı dua, çimento ve demir." Alın size buz gibi bir gündem. 6 Şubat depremi… O süreçte yaşadığınız acının azalması ya da bitmesi sonrakine hazırlıksız olmak demektir. İlk mısradaki "çok" ifadesinin ikinci mısradaki "az" kelimesiyle oluşturduğu tezat, şükür ve dua azlığının bir bağlamda çimento ve demirle buluşması yanında zemzemle yıkanmış kalıyor. Şükür ve dua ile kurulan salkım da cabası. Bu iki mısraı izninizle sehl-i mümteni sayıyorum. Klasik şiir imkânlarının (tezat-tenasüp-leffü neşr) değerlerle pusatlanıp post modernle de ittifak ederek buluşmasını, birlikte modernizmi yerin dibine sokmasını sehli mümteni için gerekçe gibi düşünmesek de olur.

Şiirin üçüncü biriminde Merhum Üstat Sezai Karakoç'tan pastiş yaparak mısraı kuruyor şair. "Saat dört on yedidir yandı lambalar / yediler yetmedi bir de noktaları var" Önce pastişe kaynak olan birimi alalım: "Zaman ne de çabuk geçiyor Mona. / Saat on ikidir söndü lambalar / Uyu da turnalar girsin rüyana, / Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar. / Zaman ne de çabuk geçiyor Mona." Üstadın şiirinde alıntı tersi bir mantıkla yapılıyor. Çünkü ikinci mısrada 6 Şubat depremine bağlıyor anlamı. İlk mısraı da zaten deprem saatine kuruyor. O hengâmede lambaların yanması gibi normal bir tavrı aktarıyor. O gün gerçekleşen iki zelzelenin 7.7 ve 7.6 olarak açıklanmasına atıfla ikinci mısra kuruluyor. "Yediler" ifadesinin farklı anlam katmanlarından da söz etmek imkânı sunulmuş ama ne gerek var? Mona Roza'dan çıkarak depreme, depremle ilgili bilgilerin aktarılmasına uzanan bu mısralar okunurken çok kolay söylenmiş hissi uyandırıyor ancak bu kadar malzemeyi ikinci mısraın potasında eritmek hiç de kolay değil. O sebeple sehli mümteni demiştim yukarıda da. Pastiş ile de kendi ustalarına selam gönderiyor Yaşar Akgül. Çünkü aynı birimin sonraki mısraında da Necip Fazıl alıntısı da var. "Bu yağmur, bu yağmur, bari sen bir dur." Deprem gecesi manzarasına yağmurun eşlik etmesi üzerine yazılmış bir mısra. O geceyi hatırlayalım: bağırıp çağırmalar, çığlıklar, depremin korkunç sesi, yağmur… Sanki bir mahşer provası. Şair bu noktada Üstat Necip Fazıl'ın bir mısraının pastişini yapıyor. Eklediği "bari sen bir dur" ifadesiyle sadece yağmuru değil kıyamet provasını da canlandırıyor. O geceyle ilgili açık bilgiler de medyada şöyle yer aldı: "6 Şubat 2023 tarihinde saat 04.17'de Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde 7,7 büyüklüğünde, aynı gün saat 13.24'te ise 7,6 büyüklüğünde başka bir deprem daha…" Yedi yoğunluğuna dikkat.

Diğer birimde de şair şu mısraları kurmuş: "Ben size söylemiştim dedi rahman / gökyüzü nar gibi yarıldığı zaman / ve geceler nar gibi yandığı zaman…" Bu mısralar da bizi Rahman suresinde anlatılan manzaraya götürüyor. Hani her ayet sonunda "Rabbinizin hangi nimetini inkâr edeceksiniz?" şeklinde meydan okumayla karşılaşırız ya… O sure. Ayetin meali şu: "Fakat gök yarılıp kızarmış yağ gibi, kırmızı bir güle dönüştüğü zaman öyle korkunç bir hal alacak ki, hayal bile edemezsiniz!" Şair bu birimde beher miktar hayal etmiş. Zaten yazdığı mısralar da ayetin bir tür meali gibi. Şair şiirin sonundaki mısrada o teslimiyeti ifade ediyor. "Her zamanki gibi yine Allah kazandı." Biz insanlar sınırlı aklımız ve kapasitemizle sınırsız bir güce ulaşmaya çalışıyoruz. Ne acı. Oysa Allah bize sınırlarımıza çekilmemiz gerektiğini anlatıyor. Şair de son mısraı bu amaçla kuruyor.

Sonuç

Usta şair Yaşar Akgül dili ve şiiri yormuyor. Sözü dolandırmıyor. Ancak kolaya da kaçmıyor. Nesir cümlelerine dönüşmüyor mısralar. Söyleyişi, söyleyiş imkânlarını geliştirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de çok rahat. İşte bu şiiriyetin hasıdır. Eleştirdiği şeyi yani hayatla bağı kopuk ne idiğü belirsiz imgeleri şiire yaklaştırmıyor. (Bu cümle önemli hatta değerli.) Çünkü o hayatı imgeye yaklaştırıyor. (Bu cümle eksik.) Hatta hayatı imaj haline getiriyor. Bu hususları şiirinde arayan, şiiriyetine ulaşmaya çalışan şairlere ve adaylara örneklem sunuyor.

Yaşar Akgül, şiiriyetini ortaya koyarken bir duruşun göstergesi yapıyor. Özeti şu: Modern şiir tasarımları içinde patinaj yapmadan şiiriyeti güçlü bir söyleyişe dönüştürebiliyor. Post modern imkânlardan da faydalanıyor. Şiirin yanında ya da karşısında bütün kuramlar çöpe dönüşebilir. Edebiyat tarihçisi ve eleştirmenler yazsın. Söyleyiş üretme-bulma, yeniyi yakalama bir yana diğerleri yok hükmündedir. Esas olan şiirdir.

Not: Bu yazı şairin kitaptaki ilk şiiri olan "Zil/Zal ve Gül" karşısında bir teyakkuz ve bir tür saygı gösterisidir.


Yazar: Ethem ERDOĞAN - Yayın Tarihi: 17.01.2024 10:44 - Güncelleme Tarihi: 17.01.2024 10:46
604
Yorumlar
  • Yaşar Akgül 2024.01.18 00:46

    Çok teşekkürler değerli kardeşim benim. lütfedip bu fakirin kitabını son derece önemli kıymetli yorumlarınızla değerlendirdiğiniz için teşekkürlerimi, selamlarımı, muhabbetlerimi iletiyorum aziz dostum. dualarla kalın.

Ethem ERDOĞAN Hakkında

Ethem ERDOĞAN

Kütahya doğumlu. 1995 yılında Alkım edebiyat dergisini bir grup arkadaşıyla beraber çıkardı. Yazı ve şiirlerini Alkım, Kırağı, İpek Dili, Edebiyat Ortamı, Hece ve Yediiklim edebiyat dergilerinde yayınladı.

Ethem ERDOĞAN ismine kayıtlı 179 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 5 kitap bulunmaktadır.

Twitter Kitapyurdu.com