Tarih Okumak, Çok Yönlü Kazançlar Sağlayabilen Bir Olgu, Söyleşi, Murat DENİZ

Tarih Okumak, Çok Yönlü Kazançlar Sağlayabilen Bir Olgu yazısını ve Murat DENİZ yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsi

Tarih Okumak, Çok Yönlü Kazançlar Sağlayabilen Bir Olgu

18.02.2022 09:00 - Murat DENİZ
Tarih Okumak, Çok Yönlü Kazançlar Sağlayabilen Bir Olgu

Prof. Dr. Ahmet Şimşek ile yeni çıkan kitabı Tarih Ne İşe Yarar? Bağlamında tarihin neliği ve tarih eğitiminin işlevselliği üzerine konuştuk.

Tarihin birçok farklı tanımı yapılmaktadır. Siz tarihi nasıl tanımlıyorsunuz?

Evet, haklısınız. Tarihin çokça tanımına rastlamak mümkündür, çünkü çok zengin bir çalışma alanı. Her bir tarihçinin süreç içinde geliştirdiği metodolojisi çerçevesinde öne çıkardığı bazı unsurlar, tanımlarında belirleyici olabiliyor. Bu karşın bu tanımlarda tarihin modern bir araştırma ve yazım alanı olarak ortaya çıkmasıyla birlikte genel olarak benimsediği argümanların öyle ya da böyle yer aldığını görmek mümkün olabiliyor. Örneğin, geçmiş, yer, zaman, topluluk, belge (kanıt), neden-sonuç (nedensellik, illiyet), toplulukların yaşamları, birbirleriyle olan ilişkileri vs. gibi unsurlara büyük ölçüde, öyle ya da böyle yer verdikleri görülür. Dolayısıyla her bir tarihçi farklı tarih tanımı yapıyormuş izlenimi oluşsa da aslında tanımlarda kaçınılmaz olarak pek çok ortaklık yer alır.

Şahsen bendeniz, tarihin bir tanımını yapmaktan öte yapılan işi (süreci ve sonucuyla) açıklama taraflısıyım. Her tanım, belli bir formülasyonu içermesi yönüyle belki kolaylaştırıcı görülerek cazip bulunabilir. Ancak unutulmaması gereken diğer bir nokta ise her tanımın kaçınılmaz olarak bir "indirgeme" içerme ihtimalinin yüksekliğidir. Bu çerçevede tarif etmem gerekirse tarih, geçmişe ilişkin bir araştırma sürecidir. Şimdiki zamanda yaşayan bizlerin, yaşadığımız dönemin zihniyeti çerçevesinde geçmişe ilişkin önemli (değerli) bulduğumuz olay, durum, kişi ve kurumları konu olarak seçmemizle başlar. Bu araştırmayı belli bir formasyon almış ve profesyonel beceriler geliştirmiş tarihçi yapar. Tarihçi, hem okuyup anladığı literatürde gördüğü eksiklikleri (açıklıklar), hem de kendi kişisel deneyimleri ve yorumları çerçevesinde araştırılacak bir sorun tanımlar, genelde daha önce kullanılmış ve kabul edilmiş kaynak türleri üzerinden araştırır. Araştırma süreci sonunda konusuna uygun kanıtlara ulaşır. Kanıtları okur, inceler. Bunlar sonucunda elde ettiği verileri araştırma amacına uygun biçimde bir araya getirir. Bunları, varsa sorunsalına cevap oluşturabilecek biçimde değerlendirir. Bu süreçte başarılı bazı tarihçiler, elde ettikleri verileri, çalıştıkları dönemin şartları ve imkânları çerçevesinde geliştirdikleri bir tahayyül (imgeleme) ile zihinlerinde tasarlar. Sonra da alışık oldukları bir tarzda anlatı kurarak metin oluştururlar. İşte bütün bu süreçlere tarih araştırması, bunun sonucunda ortaya çıkan bilgiye tarihsel bilgi, bu çalışmaların yapıldığı alana da tarih adı verilir.

Sizce tarafsız tarihçilik mümkün müdür?

Tarih, tanımlandığı günden bu tarafa mutlaka bir "merkez" çerçevesinde gerçekleşen araştırma ve yazma eylemi içerdi. Yani, tarihin amacı ve varoluş gerekçesi ne olursa olsun, tarihçinin varoluşu ve onu eyleme sürükleyen motivasyonlar olmaksızın oluşmamıştır. Bunun da büyük ölçüde "iktidar" kavramı çerçevesinde anlam kazandığını söylemek abartılı olmaz, diye düşünüyorum. Burada kastedilen iktidardan, sadece siyasi, askeri, ekonomik ya da sosyal değil, belli bir meşruiyet alanı oluşturma imkânına sahip tüm güç odakları anlaşılabilir. Geçmiş bilgisinin elde edilerek, özetlenerek ya da ayrıntılandırılarak genç kuşaklara aktarılmasındaki amaçtan tutun da belli biri tarafından kaleme alınmasını sağlayan beklenti ve itkilere kadar belirleyen bir merkezin olduğu anlaşılıyor. Sonrasında her bir iktidar sahibinin (kral, sultan, bey, paşa vs.) maaş ya da mansıp vererek tarihçi görevlendirmesi ya da modern ulus devletlerde tarihçiliğin bir profesyonel meslek alanı olarak tanımlanması gibi uygulama biçimlerini de düşününce tarihçiliğin bağımsız ve kendiliğinden gelişen bir olgu olduğunu iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Bu noktada aklımıza sorunuz geliyor: Peki, tarafsız tarihçilik mümkün mü?

Sanırım bu sorudaki kilit sözcük olan tarafsızlığı nasıl tanımladığımızla ilgili bir açıklama öncelikli görünüyor. Öncelikle modern tarihçilikte "resmi belgelerin filolojik incelemesine dayalı bir nesnellik" ile kastedilenin tam olarak ne olduğunu belirlemek gerekiyor. Ya da modern tarihçilik, gerçekten nesnel eserler ortaya koyabildi mi? Sorudaki nesnellikten, sadece ortaya çıkan bilgiye hiçbir kişi öznelliğinin tabiri caizse "bulaşmamasını" mı anlamak gerekiyor? Tarih araştırması süresince tarihçinin toplumsal bir tutum sergilemesi bunun için yeterli midir? Zira resmi belge, devletin tasarrufunda gelişen, iktidarın doğrudan ya da dolaylı yönlendirmelerini içeren, kaydedenlerin (yazanların) meşreplerinin de etkili olduğu bir obje. Diğer yandan her ne kadar ve karar verilmiş ve açıklanmış bir filolojik inceleme süreci var olsa da bunu uygulayan tarihçinin de insan olduğunu unutmamak gerekiyor. Burada tarihçi araştırmasını, aidiyet hissettiği ya da yaşadığı toplumu öne çıkaracak bir süreç takip ettiğinde kişisel değil de toplumsal davrandığı için nesnel mi kabul edeceğiz? Tarih, konunun belirlenmesi, kanıtların belirlenmesi ve bunlardan niteliksel incelemelerle anlam üretilmesi ve en sonunda da bu üretilen anlamları bir anlatı çerçevesinde metinleştirme süreçlerini içerdiği için bir hayli nesnellik dışı süreçleri kaçınılmaz olarak içerebiliyor. Bütün bunlara rağmen işini yaparken tarihçinin, gerek yararlandığı kaynakları tespit ederken, gerek bunları çözümlerken, gerekse bunlardan anlam üreterek metinleştirirken olabildiğince işe karışabilen "öznelliği"ni bir yana bırakılması haklı olarak bekleniyor. Tarihçinin aynı nesnelliği, kendi toplumuyla ya da başka toplumlarla ilgili araştırma süreçlerinde de isteniyor. Zira buna "meslek etiği" deniyor. Tarihçi elbette ki bir robot gibi nesnel araştırma ve yazma süreçleri sergileyemese de hem kaynak kullanırken, hem de bu kaynaklardan yararlanarak metin oluştururken en azından "hakkaniyetini" ve "vicdanını" çalıştırabilir. Yoksa yapılan işin, ulaşılan sonucun, herhangi tarafgirane bir anlatımından hiçbir farkı kalmaz. Öyle bir durumda tarihsel araştırma, üzerinde "soğukkanlı" incelemelerin ve değerlendirmelerin yapıldığı bir alan olmaktan çıkarak, şimdilerde tv kanallarında çokça şahit olduğumuz gibi her şeyi bilen, her konuda "uzman" olduğunu iddia edenlerin gündem belirlemeye çalıştığı, bütünüyle "kavga edilen bir alan"a dönüşüverir. Bu sebepten her bir tarihçinin "yaptığı işin namusu" gereği hakkaniyetli davranmaya dikkat etmesi öncelikle beklenir.

20220121_133810

Niçin tarih okumaları yapmalıyız?

Tarih Okumak, çok yönlü kazançlar sağlayabilen bir olgu. Malum olduğunuz üzere insan hayatı çok kısa ve dünya çok büyük. Yaşadığımız dünya ve ülkedeki gelişmeleri daha sağlıklı çözümleyebilmek, karşılaşılan toplumsal sorunlara daha akılcıl cevaplar bulabilmek için tarih okumaları yıllardır salık verilir. Biz buna bireysel düşünme becerilerinin kazandırılması için tarih derslerinin bir fırsat sunabileceğini de eklemek istiyoruz.

Günümüz pedagojisinde düşünme becerilerini geliştirerek, bireylerin çok daha akılcıl ve doğru çıkarımlarda bulunabilmesi için tarih okumak verimli bir yol kabul ediliyor. Tarihle ilgili her konuda kronolojik düşünebilen, araştırabilen, yorumlayabilen, karar verebilen, empati kurabilen bireylerin yetiştirilmesi tarih dersleriyle mümkün görünüyor.

Diğer yandan tarih okumak, hiç şüphesiz entelektüel bir süreç. Okuyanı çok daha tecrübeli, birikimli ve derinlikli yapabilir. Bu da toplumdaki diğer bireylere göre fark yaratılmasına katkı sağlayabilir. Üstelik tarih okumak hikaye okumak gibi çok keyifli bir süreçtir, zira her hikaye gibi iyi bir tarih anlatısı da bizi ruhen rehabilite edebilir. Tarih okurken dikkat edilmesi gereken belki başlıca husus, ilgi duyulan konuda yayınlanmış başarılı örnekleri "çaprazlama" okumaktır. Yani mukayese ederek… O zaman görülecektir ki tarih okumak, harika bir şeydir.

Günümüz tarihçiliğini nasıl görüyorsunuz? Sizce tarih nereye gidiyor?

Tarihçilik, zihniyetteki genel gidişata göre biçimleniyor. Bu kaçınılmaz, zira her tarihçi kendi döneminin insanı olarak var oluyor ve üretiyor. Yaşadığı dönemdeki beklentileri aşabilmiş tarihçi bulmak oldukça zor. Buna rağmen bazı tarihçiler yaptıkları çalışmalar ve ortaya koydukları eserlerle kendi çağlarını aşarak sonraki dönemin tarihçilerini de etkileyebilirler ki bunların sayısı oldukça azdır.

Bugünün dünyası ve Türkiye'sindeki tarihçilik yönelimleri, bir süredir devam edegelen post-modern ve post-truth yaklaşımların gölgesinde gerçekleşiyor gibidir. Post-modernistler, bilindiği gibi tarihyazımında makro incelemelerin yerine mikro, ulusal yerine yerel, insansız anlatımın yerine insanlı (ben anlatılı), cazip bir dille edebi çekiciliğe sahip yaklaşımları öngörmüşlerdi. Bu belki de tarihin daha insani bir yön kazanması bakımından olumlu bir gelişim seyri gibi görüldü. Ancak süreç bununla kalmadı, malumunuz. Her gün yeniden tanımlanan tüketim toplumu ve kitle iletişim araçlarıyla empoze edilen popüler kültür, bireysel yaşamlarımızı belirlediği gibi yaşadığımız toplumsal yapıyı da (geleneksel ve moderne ait ne varsa) bir tür yapı-bozuma uğrattı. Toplumsal ve ulusal değerlerin son derece aşındırıldığı, bireyin bir tür "ego patlaması" yaşadığı, gerçeğin gerçeğimsiye dönüştürüldüğü, "her şeyin aceleye getirildiği" bu dönemde tarihyazımının da bunlardan etkilenmemesi beklenemezdi. Bu durum geleneksel medyadan sosyal medyaya kadar geniş bir yelpazede bambaşka boyutlara taşındı ve taşınabiliyor. Bütün bunlarla birlikte dijital araştırma ve yazma imkânlarının son derece arttığı, networklerin sadece yerel ya da ulusal değil, uluslararası da olduğu böyle bir dönemde yapılan tarihçiliğin daha çok niteliksel olması beklenir.

Eski kuşak tarihçilerin alametifarikası makro konulara odaklanmaları ve çokça "arşiv tozu yutarak" yetişmiş olmalarıydı. Modern tarihçilik, arşiv çalışmalarını önceliyordu. Bu ampirik çalışma biçimi olmaksızın tarih yazmak da mümkün olamayacaktı. Usta-çırak ilişkisinin çok belirgin ve yoğun yaşandığı bu dönemlerde yetişen tarihçilerin genelde tarihçiliği, arşivcilikle eş değer görmeleri gibi bir sorun hep olagelmiştir. Eski kuşak tarihçi hocaların, işin zorluklarını çekerek yetişmiş olmalarına karşın, tarih düşüncesi bakımından zamanın ruhunu takip edemeyip, genellikle eser ve konuşmalarında 19. yüzyılın geç kalmış romantik ulusçu refleksiyle hareket eder görünümleri çokça eleştirilmiştir.

Bugünün tarihçisi olabilmek için nostaljik biçimde anlatılara konu olan "arşiv tozu yutmak" artık çok gerekli görünmemektedir. Buradan arşiv çalışmalarının önemsizleştiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Zaman değişmiş, tarihçilik imkânları artmıştır. Örneğin, eskiden sadece arşivlere gidilerek elde edilebilecek pek çok belgeye, dijital imkânlar çerçevesinde evlerimizden ulaşılabilmek bugün mümkündür. Bugünün tarihçiliğinin kaynak imkânları oldukça artmıştır. Genç tarihçi arkadaşların bunun farkında hareket ettiklerini söylemek mümkündür. Onlar dâhil oldukları uluslararası networklerin sunduğu imkânlardan daha iyi yararlanmakta, bu da gerek tarihçilik düşüncelerinde gerekse tarihçilik süreçlerinde fark edilir yenilikleri sunmalarına imkân sağlayabilmektedir. Bu bağlamda genç tarihçilerin çok daha farklı kaynaklarla çalışarak, çok daha yeni yaklaşım ve yöntemler kullanarak Türkiye'deki tarihçiliği daha da zenginleştireceklerini söylemek mümkündür.

Okullardaki tarih dersine karşı öğrencilerin olumsuz tutumlarının nedenleri nelerdir? Bu durumun çözümleri neler olabilir?

Okullarda tarih, maalesef yıllar yıllı çok kötü planlandı, öğretildi ve öğretiliyor. Eskiden beridir, sadece vatandaşlık eğitiminin bir parçası olarak görülen tarih dersleri, yapılan araştırmalarda "en sıkıcı" ve "işe yaramaz" kategorisinde yer almıştır. İlginç olansa bu sonuçların sadece Türkiye'ye has olmamasıdır. Yani dünyanın diğer ülkelerinde de durum bundan çok farklı sayılmaz. Diğer dünya ülkelerinde de tarih dersleriyle ilgili benzer sorunlar varsa o zaman akla iki ihtimal geliyor: Tarih dersleri ya diğer dünya ülkelerinde de tatmin edici ve cezbedici bir öğretimle sunulamıyordur ya da tarih dersleri gerçekten işe yaramaz olmalıdır. Bunu tarih eğitimcileri yıllardır, çeşitli araştırma ve tartışmalarıyla çözmeye ve çalışırlar. Bazı yeni öğretim yaklaşım ve teknikleriyle işlenen tarih derslerinde sorun, bir parça çözülmüş görünse de genelde devam eder görünmektedir. Öğretim yaklaşımlarının zenginleştirilmesi dersi daha ilgi çekici hale getirmesine karşın, hala "ne işe yarar" sorusuyla yıllardır karşı karşıya kalınır.

Peki, tarih derslerinin sıkıcı ve işlevsiz olarak tanımlanması neden kaynaklanmaktadır?

Yıllardır tarih eğitimi ve tarihyazımı alanlarında çalışan biri olarak bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. İlkinin, tarih derslerini programlarken (müfredat yaparken) maalesef çok fazla bürokratik süreç ve siyasi değişkenin işe karışması, daha çok vatandaşlık eğitiminin bir parçası olarak görülen tarih derslerinin içeriğinin öğretmenlerce tayin edilebilmesine imkân verilmemesi, üstelik yayınlanan müfredatların Türkiye'nin tüm bölgelerinde ve yörelerinde aynı biçimde uygulanma beklentisiyle yakından ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Buna bir de merkezi sınavlara hazırlık kaygısı eklenince, tarih derslerdeki içerik de kaçınılmaz olarak kalıplaşmakta, hatta bir tür seviyesizleşmekte, "işe yarar" olmaktan çok "sınava yarar" hale gelmektedir.

Diğer bir sebep ise tarih derslerinin, genelde öğretmen merkezli bir anlatı süreciyle işlendiği için her zaman "anlat anlat heyecanlı oluyor" kıvamında eğlenceli görülmese de gerçeklikten uzak ve çoğu zaman sıkıcı bulunmasıdır. Dijital imkânların bu derece arttığı, görsel, audio daha başka web araçlarının her yerden erişilebilir olduğu bu dönemde, tarih derslerinin çeşitli öğretim materyalleriyle zenginleştirilmesi öğrencilerin sıkıcılık eleştirilerinin önüne geçebilecektir. Oysa öğretmenlerimizi hakkıyla yetiştirdikten sonra mesleki yeterliliklerini geliştirme yönünde çok hassas davranabilsek, süreçte onlara gerçekten güvenebilsek, böylece bir özerklik tanımlayabilsek ve gerektiğinde rehberlik yapabilsek öğretim için var olan müfredatın çok da bağlayıcı olmayacağını sanırım tahmin edebiliriz. Tüm eğitim kademelerinde ve alanlarında olduğu gibi tarih öğretmenlerinin yeterliliklerinin geliştirilmesi ve özerkliklerinin arttırılmasının yollarını planlamamız gerekiyor ki konuyla ilgili, refah düzeyi gelişmiş batı ülkelerindeki öğretmenlerin özerkliklerine bakmanın fikir vermesi bakımından yararlı olacağını düşünüyorum.

Tarihi dizi ve filmler hakkında ne düşünüyorsunuz? Tarih bilinci açısından olumlu buluyor musunuz?

Tarih bilinci, içeriği genelde göreceli doldurulan bir kavram. Herkes tarih derslerinin bir tarih bilinci kazandırması gerektiğini dillendirir, ama herkesin kastettiği "bilinç" aynı olmayabilir. Tarih derslerinde bu beklenti ulus devlet tarihi ve değerleri çerçevesinde bireyin milli bir bakış açısına sahip olması biçiminde özelleştirilir. Ya da daha reel bir anlatımla bu bilinç, dönemin tarih müfredat kurgusunu yapan iktidarın vazettiği, "kahraman" ve "hainleri" bilmelerini de kapsar. Bu da dönemden döneme, iktidardan iktidara farklılaşabilir. Oysa tarih bilinci, geçmiş-şimdi-gelecek akışında insanın yaşadığı zamana göre kendini konumlandırabilmesidir. Her bir bireyin yaşadığı zamanı kavrayabilmesi için tarih bilincine son derece ihtiyacı vardır.

Tarihsel dizi ve filmler bunu sağlayabilir mi? Sağlayabilir görünmüyorlar. Dikkat edilirse tarih bilinci, daha çok bireyin sahip olduğu zihniyeti çerçevesinde anlam kazanabilir, gibi. Tarihsel diziler ve filmler ise üretenin, yayınlayanın bilincini izleyene bir anlamda empoze ediyor. Tabi tarihsel dizi ve filmler buna rağmen, tarihin belli bir döneminin giyinişini, konuşmasını, yaşam alanlarını, gündelik yaşamını olabildiğince gerçekçi resmettiği ölçüde bireyin geliştirmeye çalıştığı bilince olumlu katkı sağlayabilir, ama hepimiz biliriz ki filmlerde ve dizilerdeki olaylar, kişi kadrosu genelde oldukları gibi değil de gösterilmek istendikleri gibi resmedilir. Tarihsel dizi ve filmlerin tarihsel gerçekliğe uygun olmasını beklemek doğru olmayacaktır. Zira film ve diziler artık sanatsal bile değil, genelde eğlence amacına yönelik üretilen, içinde pek çok güncel siyasi mesajı da içeren kültür endüstrisi ürününe dönüşmüş durumdadır. Bunlardan bir "tarih öğrenilmeyeceğini" herkes kabul eder, ama izleyenler, bu dizilerin ve filmlerin izleyenlerin tarihi belirlemeye yönelik ciddi bir etkisinin olduğu da inkâr edilemez. Bu durumda kültür endüstrisinin bir ürünü olarak piyasaya sürülen tarihsel içerikli dizi ve filmlerin gerçek bir tarih bilincinin gerçekleşmesine katkı sağlamak yerine iktidarın seslendirdiği "kahraman" ve "hainleri" göstermek ya da çeşitli tarihsel olaylar ve kişiler üzerinden bir tür propaganda yapmak gibi bir işlevinin var olduğu söylenebilir. Bu da açıkçası bireylerin tarih bilincine olumlu katkı sağlayamayacağını gösteriyor.

Tarihçilik noktasında akademik olarak ilerlemek isteyen gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Akademik tarihçilikte ilerlemek isteyen genç arkadaşlarımın öncelikle akademik kültürü olan bir üniversitede alanında ismi temeyyüz etmiş bir danışman akademisyenle öğrenme süreçlerini planlamalarını tavsiye ederim. Öğrenme kavramını kullanmam burada bilinçli bir tercihtir. Zira akademik yaşam, ucu açık bir öğrenme sürecidir. Lisansüstü dersler ise "geçilmesi gereken" değil, bu sürecin bir parçası olarak ortaya çıkan "tecrübe ve birikimden" yararlanma sürecidir. Bu nedenle lisansüstü derslerin lisans gibi değil de öğrencilere uygun biçimde planlanmış araştırmalara dayanması beklenir. Bütün bunlara rağmen her bir öğrenci bu süreci kendisi inşa eder.

Genç arkadaşlarımın tecrübeli hocaların birikimlerinden olabildiğince yararlanmaları, mümkünse onlarla ortak çalışmalar yapmaları akademik gelişimleri bakımından son derece önemlidir. Biliyorum, Türkiye'deki tarihçilik alanında ortak çalışma yapma fikri yaygın kabul görmüş durumda değildir. Ancak dünya değişti, tarihçilik eğitimi de farklılaştı. Akademisyenlik "iş üzerinde" öğrenilir. Yani, araştırma olmaksızın sadece teorik bazı kazanımlar elde etmek yeterli değildir.

Adayların okudukları her şeyi eleştirel okuma alışkanlığı kazanmak, işin abc'si sayılabilir. Aktarmacılık yerine mevcut imkânlar içinde bir analiz ve değerlendirme yaparak eksikleri ve hataları yakalamak iyi bir başlangıçtır. Bunun yanında genç arkadaşlarımın yaptıkları işi anlamlandırabilecekleri kadar felsefe, toplumlarının gelişimlerini anlayabilecekleri kadar sosyoloji okumaları yapmalarını da son derece önemli buluyorum. Örneğin sosyal teorileri iyi öğrenmek, ilerde yapacakları araştırmalardaki bakış açılarını çokça zenginleştirecektir.

Tarih kuramında derinleşmek kadar işin öğrendiklerini özellikle pratikte test etmek metodolojinin akılda yer etmesini sağlayacaktır. Tabi bu arada çalıştıkları alanın filoloji gereksinimlerini de karşılayabilmek adına gerçekçi planlar yapmaları ve uygulamaları da çok önemlidir. Ve roman okumak, sinema takip etmek, tarihçi tahayyül imkânlarını zenginleştiren unsurlar olarak olmazsa olmazlardan.

Dijital ortamlarda neyi nerede nasıl arayacağını ve bulacağı bilecek kadar Dijital becerilerini geliştirmiş genç tarihçi arkadaşların diğerleri arasından kolaylıkla sıyrılarak fark yaratmaları mümkün olabilecektir. Görüldüğü gibi başarılı bir tarihçi olmak için edinilmesi gereken pek çok beceri, kazanılması gereken ciddi bir birikim vardır. Genç arkadaşlarımızın bunları yaparak, Türk ve dünya tarihçiliğine önemli katkılar sunabileceklerini düşünüyorum.


Yazar: Murat DENİZ - Yayın Tarihi: 18.02.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 17.02.2022 22:47
1158

Murat DENİZ Hakkında

Murat DENİZ

2015 yılında Dumlupınar Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun oldu. Yine aynı üniversitede yüksek lisansını “51 Numaralı Tapu Tahrir Defterine göre Ergani Sancağı” isimli teziyle tamamladı. Özellikle Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, Osmanlı toplumunda tasavvuf ve sufiler ve Osmanlı sosyo-iktisadi üzerine çalışmalarını sürdürüyor.

Murat DENİZ ismine kayıtlı 17 yazı bulunmaktadır.