Tılsımlı Deri: Çoğaldıkça Azalan Hayatlarımıza Dair, Edebiyat, Şerife Saliha BUĞA

Tılsımlı Deri: Çoğaldıkça Azalan Hayatlarımıza Dair yazısını ve Şerife Saliha BUĞA yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuy

Tılsımlı Deri: Çoğaldıkça Azalan Hayatlarımıza Dair

09.02.2022 09:00 - Şerife Saliha BUĞA
Tılsımlı Deri: Çoğaldıkça Azalan Hayatlarımıza Dair

"Sonra ben bir mutlulukla tanıştım ve yine olanlar o gün oldu.

Bıçak acımaya başladı içimde. Bıçak acıtmaya başladı beni.

Oysa çok mutlu olacağımıza, zaferimle iç içe yaşayacağımıza

çok ama çok emindim. Öyle değilmiş." (Çelik, s. 84)

İktisat dersinde ilk söylenen şey, kaynakların sınırlı, ihtiyaçların ise sınırsız olduğudur. Peki, gerçekten öyle midir? En basitinden su kaynaklarının, küresel ısınma vs. gibi nedenlerden dolayı, gittikçe azaldığına dair haberlerin hemen hemen her gün verildiği şu dönemde, bu gerçeklikten yola çıkarak başta hayatî önem taşıyan su olmak üzere, diğer kaynakların da sınırlı olduğu varsayımı doğru bir varsayım olarak durmaktadır karşımızda. Fakat ihtiyaçların sınırsız olduğu hususunda bir durup düşünmemiz ve şu soruyla yüzleşmemiz gerekmektedir: Gerçekten de sınırsız olan ihtiyaçlar mıdır? Yoksa sürekli sesine kulak verdiğimiz, olmak arzusu yerine sahip olmak arzusuyla dolup taşan nefsimizin bitmek bilmeyen arzuları mı? Elbette insanoğlu hayatını idame ettirebilmek için bazı şeylere sahip olmak zorundadır. Fakat günümüz tüketim toplumunda artık insanlar bir ihtiyacı karşılamaktan ziyade 'ben sahibim' diyebilmek için şeylere sahip olma eğilimi göstermektedir. Hatta bu eğilimi sadece şeylerle sınırlı kalmamakta günlük yaşantıda sevmek, konuşmak, okumak, öğrenmek, inanmak hatta hatırlamak gibi eylemlerde dâhi bu sahip olmacı karakter eğilimlerine rastlanmaktadır. Mutluluğun formülünün ise bu eğilimde gizli olduğuna inanılmaktadır. Oysaki gerçek düşünülenlerden çok farklıdır; Fromm'un da ifade ettiği gibi:

"Çağımızda, aktif bir yaşantı olan mutluluk ve sevince karşı, pasif bir durum olan hoşnutluğun ve eğlencenin, insanın varoluş sorununa doyurucu bir çözüm getirip getiremeyeceği konusunda, bugüne dek denenmemiş olan toplumsal bir deneyi yaşamaktayız. Tarihte ilk kez, haz ihtiyacını giderebilme imkânları belirli bir azınlığın imtiyazı olmaktan çıkıp endüstrileşmiş ülke nüfuslarının en az yarısınca kullanılabilir duruma gelmiştir. Ama yaşanan bu deney, soruyu olumsuz biçimde cevaplamıştır: 'Tüm isteklerin tatmini, insanı mutlu etmeye yetmemektedir." (Fromm, s. 25)

Evet, yetmemektedir, zira sahip olmak eğiliminin bir sonu yoktur. Bu durum insanoğlunun sürekli bir tatminsizlikle yaşamasına yol açmakta ve kendisini şöyle ifade etmesine neden olmaktadır: "Ben, sahip olduğum ve tükettiğim şeyler dışında bir hiçim." (Fromm, s. 49) Nihayetinde sahip olduğumuz şeyler çoğalmaktayken hayatlarımız, dizginlerimizin metaların eline geçmesiyle, gün geçtikçe azalmaktadır. İşte Balzac'ın, esere ismini veren, Tılsımlı Deri metaforu da günümüzden iki asır öncesinden bu çoğaldıkça azalan hayatlarımıza tutulan bir projektör gibidir.

Tılsımlı Deri

Alaaddin'in Sihirli Lambası masalının Balzac yorumlaması olarak da nitelendirebileceğimiz ve yazarın hayatından esintiler taşıyan eser genç bir adamın cebindeki son parayla birlikte o paraya bağladığı ümidini de kaybettiği kumarhane sahnesi ile karşılar biz okurlarını. Bu genç adam kahramanımız Raphael'dir. Bu olaydan sonra artık yaşamak için bir neden bulamayan Raphael Seine'ın sularına kendisini bırakmak suretiyle intihar etmeyi düşünür ama son anda gece vaktini beklemeye karar verir. Bir idam mahkûmuna bile son arzusu nedir diye sorulmaktadır, neden onun da son arzusu olmasın ki? Bu düşüncelerle "duyularına bir yön vermek ve sanatsal objelerle oyalanıp geceyi beklemek üzere," (Balzac, s. 15) bir antikacı dükkânına gider.

Neden bir antikacı dükkânı demeyin, zira kahramanımız kendini bilime, şiire adamış birisidir, bu tarz şeyler onun için kıymetlidir. Neler neler yoktur ki bu dükkânda: "Yüz bin franka alınıp yüz kuruşa satılmış bir yazı takımı, fiyatı bir zamanlar bir kralın fidyesini ödemeye yetecek bir şifreli kilidin yanında duruyordu(…) Jean Goujon'un resimlerinden esinlenerek yıllarca süren bir emek sürecinde yontulmuş gerçek bir sanat eseri olan abanoz masa, belki de yakacak odun fiyatına satın alınmıştı". Bunlar ve daha niceleri "beş para etmeyen hurdalar gibi üst üste yığılmış" (Balzac, s. 22) vaziyette orada durmaktadır. Tüm bu eşyalar ve Raphael'in yorumları o andan itibaren bizleri de durup bir sorgulama ihtiyacı içine çeker.

Eserin yazıldığı dönemi göz önüne aldığımızda, o dönemlerde günümüzdeki gibi tüketim çılgınlığının olmadığını ve kişilerin sahip oldukları şeyleri ister ihtiyaçları isterse de arzuları doğrultusunda edinmiş olsunlar, genel olarak, kullanabildikleri kadar kullanma eğilimine sahip olduklarını söyleyebiliriz. Buna rağmen o şeyler dâhi yarının hurdaları gibi görülmekten kurtulamamıştır. Peki, ya bugün bizlerin bir hevesle aldığımız, çoğu zaman hiçbir anlam ifade etmeyen ve hevesimiz kaçınca kullanıp attığımız ve hemen yerine, yine bir hevesle, yenisini koyduğumuz şeylere ne ad vermeli? Soruyu sizlere bırakıp eserimize kaldığımız yerden devam edelim. Dükkânda Rafaello'nun İsa portresi de vardır. Raphael bu portreden öyle etkilenir ki onu gördükten sonra küçük çaplı bir kendinden geçme hali yaşar ve sonunda "Tamam, öyleyse artık ölme zamanıdır," (Balzac, s. 30) diye haykırır. O esnada yanlarına gelen yaşlı adam onun bu sözlerinden bir hırsız olduğunu ve kendisini öldüreceğini sanır. Böylelikle Raphael yaşlı adama her şeyi anlatır ve artık kimseden yardım falan istemediğini kimsenin bir kuruşunu dâhi kabul etmeyeceğini söyler. Bunun üzerine yaşlı adam ona çok daha farklı bir şey sunar: Üzerinde Süleyman'ın mührü bulunan ve ona sahip olanın her şeye sahip olacağını ama hayatının da ona ait olacağını ve her istekte bulunulduğunda yaşamından eksileceğini belirten gizemli sözcüklerin sıralandığı, oldukça parlak ve temiz Tılsımlı Deri'yi. Bu esnada yaşlı adamın kendi hakkında söyledikleri oldukça ilgi çekicidir ve konumuz açısından kısaca değinmekte fayda vardır. Kendi deyişiyle, hiçbir aşırılık ruhunu ya da bedenini incitememiştir, evrende ona ait bir evin bahçesindeymiş gibi gezinmiştir; her şeyi görmüştür ama dingin bir şekilde. (Balzac, s. 35) Sarf ettiği bu ve benzeri sözler onun yaşama 'olmak' ilkesi açısından bakan bir insan olduğu izlenimi vermektedir. Zira " 'olmak'ın en belirgin özelliği aktivitedir," (Fromm, s. 118) ama bu aktivite yabancılaşmış yani iç veya dış güçlerin kişiyi isteği dışında kullanarak eylemde bulunmaya zorlaması anlamında değil yabancılaşmamış anlamdadır. Bu Spinoza'nın ifadesiyle "dışımızda veya içimizde oluşan bir olayla uyum içinde olmamız(…)," (Fromm, s. 125) durumudur ve içsel bir katılımı gerektirir. Raphael, ne yaşlı adamın bu sözlerine ne de Deri'yi göstererek "Toplumsal düşünceleriniz, doymak bilmeyen arzularınız, aşırılıklarınız, öldüren sevinçleriniz hepsi orada. Hatta biraz daha yaşamanızı sağlayan acılarınız da orada; çünkü kötülük belki de şiddetli bir mutluluk duygusundan başka bir şey değildir," (Balzac, s. 36) –sahip olmak eğilimi daha ne kadar güzel anlatılabilirdi bilemiyorum- sözlerine aldırış etmez ve Deri'nin böyle bir güce sahip olabileceğine tam inanmamış olsa da, kendisini bilime, felsefeye, sanata, adamasına rağmen karnını doyuramadığını iddia ederek onu istediğini belirtir. Artık geri dönüş yoktur! Deri'yi alarak uzaklaşır, gece olmuştur ve hâlâ aklında intihar etme fikri vardır, fakat bir anda karşısına arkadaşları çıkar.

Raphael'i -dükkânda dilediği ilk dileği olan- mükellef bir içki sofrasına götürmek için onu aradıklarını söylerler. Dileğinin gerçekleşmiş olabileceğine tam manasıyla inanmasa da devamında yaşayacağı gelişmeler Deri'nin gücüne inanmasını sağlayacaktır; tabii bu gücün hayatına mal olduğunun da! Tüm gece boyunca alkolün de etkisiyle arkadaşı Emile'e hayatını baştan sona anlatmaya başlar. Bu anlattıklarından ise kahramanımız her ne kadar kendisini bilime, sanata adamış biri olarak nitelese de sahip olmacı bir karakterinin olduğu sonucuna varmak mümkündür. Zira her ne kadar Pauline'den hoşlansa da kızın yoksul olmasından dolayı Foedora isimli kadını tercih eder. Foedora'ya olan, sözde, hayranlığı ise kadını gördüğü anda değil, onu henüz görmemişken, zengin olduğunu duyduğu anda başlar. Kadını etkileyip elde edebilmek, onun aracılığıyla o mirasa sahip olabilmek için de elinde avucunda ne varsa harcar. Bu süreç onu intiharın eşiğine getiren süreçtir. Artık Deri'nin gücü sayesinde arzuladığı zengin yaşama sahiptir, fakat yaşamı da her dilekle birlikte küçülen Deri gibi azalıp gitmektedir. Dış bağlantısını kesip izole bir yaşam sürmeye başlar ancak bir gün dayanamayıp tiyatroya gider. Aradan geçen onca zamandan sonra Pauline karşısına çıkar; artık zengindir, büyük bir mirasın tek sahibidir. Birbirlerine kavuşmamaları için bir neden yoktur! Bu Raphael'in son dileği olur, çünkü Deri artık çok küçülmüştür ve yaşamının sonuna doğru adım adım ilerlemektedir. Doğada, bilimde çare arar fakat kimsenin elinden bir şey gelmez. Bu süreçte, önceden kaldığı derme çatma çatı katını ziyaret ettiği sırada sarf ettiği şu sözler bir ağıt gibidir: "Beni uçuruma sürükleyen ihtiras dolu maceralara kapılmasam, belki de saygıdeğer ve uzun bir yaşam geçireceğim çatı katını seyrettim." (Balzac, s. 154) "Artık yüreğinde sahip olma duygusuna," (Balzac, s. 186) yer yoktur. Ama çok geçtir; Raphael, büyük bir hevesle donattığı evinde hayata gözlerini yumacaktır.

Sonuç

İhtiyar antikacı çılgınlığı şöyle tanımlamaktadır: "Çılgınlık, isteme ve yapabilme arzusunun aşırılığından başka nedir ki?" (Balzac, s. 36) Yazımızın başlarında da ifade ettiğimiz üzere, hayatımızın pek çok alanında kendisini gösteren sahip olma eğilimi en çok da kendisini tüketim alanında göstermektedir. Kelimenin tam manasıyla bir 'çılgınlık' boyutuna ulaşan tüketici davranışları göstermektedir ki araç olması gereken metalar insanların hayatında bir amaca dönüşmüş, daha da ötesi bir 'put' olup çıkmışlardır. Ve metalara, farkında olarak ya da olmayarak, bu anlamları yükleyen kişi o amaca ulaşabilmek uğruna pek çok şeyi göze alabilmektedir. Kullanıp kısa bir süre sonra sıkılacağımız, daha sonra yerine yeni modellerini almak için yanıp tutuşacağımız bir araba bir insanın hayatından, bir ayakkabı bir annenin sıcaklığından, bir telefon bir insanın sağlığından daha kıymetli olarak görülebilmektedir. Kahramanımız Raphael gibi iş işten geçtikten sonra ah vah etmemek için, kıymet anlayışının tepeden tırnağa değiştiği şu günlerde oturup bir şeyleri baştan düşünmenin zamanı gelmedi mi?

Nihayetinde sormamız gereken soru şudur belki: Şeylerle çoğalttığımızı sandığımız hayatlarımızın gerçek kıymetlerle birlikte, Balzac'ın bir metaforla gözlerimizin önüne serdiği Deri misal, gün be gün azalıp gitmesine seyirci mi kalacağız? Yoksa dizginleri elimize mi alacağız? Ve belki de asıl mesele 'olmak' ya da 'sahip olmak'tır, kim bilebilir? Her halükârda meseleyi hakkıyla idrak edebilenlerden olabilmek temennisiyle…

Kaynakça

Balzac, H. d. (2020). Tılsımlı Deri. (V. Yalçıntoklu, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Çelik, M. (2018). Omzumda Biri. Ankara: Hece Yayınları.

Fromm, E. (2015). Sahip Olmak Ya Da Olmak. (A. Arıtan, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.


Yazar: Şerife Saliha BUĞA - Yayın Tarihi: 09.02.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 06.02.2022 14:21
535

Şerife Saliha BUĞA Hakkında

Şerife Saliha BUĞA

1994’te Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde doğdu. Lise öğrenimini Yeşilhisar Anadolu Lisesi’nde gördü. 2017’de Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden (İngilizce) mezun oldu. “Kendini Bil” sözünü kendine gaye edinmiş, bu uğurda ‘insan’ kalmak ve insan olarak son nefesini vermek üzere çaba harcayan, ‘insan’ denen meçhulün peşinde koşan, tek sığınağı kitaplar olan bir ademkızı…

Şerife Saliha BUĞA ismine kayıtlı 12 yazı bulunmaktadır.