Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbet, Söyleşi, Bilal CAN

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler I yazısını ve Bilal CAN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilir

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler I

04.03.2024 09:00 - Bilal CAN
Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler I

Bilal CAN

Arapça şˁr kökünden gelen şiˁr شعر "sezgi, ilham, ilhama dayalı ifade" olarak tanımlanan bir anlama sahip. Nişanyan ise İbranice şrr kökünden gelen şīr שִׁיר "1. dizi, zincir, gerdanlık, 2. manzume, şarkı, şiir" sözcüğü ile eş kökenli görmektedir bu kavramı. Yaşar Çağbayır, Büyük Türkçe Sözlük'te şiiri; 1. İnce bir duyguya sahip olma. 2. Düz yazıya karşıt olarak zengin sembollerle, ritim ve ses uyumları ile süslenmüş yoğun duygu ve heyecan yansıtan dizeler halinde süslenmüş edebî anlatım biçimi. 3. Bir dönemin ya da bir şairin bu sanatı kullanma biçimi. 4. Şiir türü. 5. Dizeler halinde oluşturulmuş fazla uzun olmayan eser; manzume. 6. Mecaz. Şeklinde tanımlamıştır. TDK Sözlüğünde ise şiir; 1. isim, edebiyat Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan edebî anlatım biçimi, manzume, nazım, koşuk. 2. isim, mecaz Düş gücüne, hayale, imgeye, gönle seslenen, anı, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey. Şeklinde tanımlanmıştır. Dünya literatüründe de şiirin ne olduğu hususunda birçok tanımlama mevcuttur. Bunların en başında Aristo'nun Poetika adlı eseri gelmektedir. Bildiğiniz gibi Poetika, Aristo'nun şiir sanatı üzerine bir incelemesi olarak adlandırılmaktadır ve bu adlandırmadan sonra yapılan bütün şiir çalışmaları peotik çalışma adı altında literatüre girmiştir. Tarihte şiir sanatı özelinde yapılmış ilk çalışma olan bu eser, kendisinden sonra yapılacak bir çalışmaya da örnek olmuştur. Aristo, bu eser özelinde şiire baksa da genel olarak sanat alanına dair düşüncelerini de paylaşmış ve şiiri de sanatın bir kolu olarak aktarmıştır.

Ben konuyu şimdi başka bir yazar özeline çekerek şiirin ne'liği konusunu biraz daha genişletmek istiyorum. 19. Yüzyıl entelijansiyası arasında önemli bir yere sahip olan İngiliz filozof John Stuart Mill'in What is Poetry? Adlı çalışmasına dikkat çekmek istiyorum. What is Poetry? Adlı çalışma, bir şair olmayan, fakat şiirin beslendiği sahayı iyi bilen, sosyolojiden felsefeye, ekonomiden iktisada, tarihten mantığa kadar birçok alanda çalışmaları olan Mill'in felsefik ve dünya görüşü çerçevesinde şiire yaklaşımını ortaya koyarken, şiirin de neler ile ilgili olabileceği hususunda ayrıntılı çözümlemeler sunmaktadır. Türkçeye Ceyhun Dikici tarafından çevrilen bu çalışma, Mill tarafından 1833 tarihinde başlamış, 1859 yılında tamamlanmıştır. Mill bu çalışmasında şiiri, bir sanat olarak ele almakta ve şiirin ilgi alanı nesnel meselden ya da bilimden oldukça ayrı bir konumda olduğunu ifade etmektedir. Yine aynı yazısında "tüm dişe dokunur kurmacalarda şiir vardır" ifadesi şiirin edebiyatın bir tür temeli olarak konumlandırılmasına neden olmaktadır.

Şiirin ne'liği konusunda Mill, eğer şiir hakkıyla yapıldıysa hakikattir diyor. Bu da bizim şiirden anladığımızla uyuşmaktadır. Şiir, bir tür şuur, hakikati görme, anlama ve anlamlandırma biçimi olarak edebî türler arasından dili en çok esnetip geren bir usuldür. Şiirde çünkü kelimeler anlamlarını olabildiğine esnetir, genişletir. Şiiri anlamak için –her şiir için diyemesek de- hakikat nazarıyla bakmak lazımdır. Yine Mill, "şiirin hakikati insan ruhunu doğru bir biçimde resmetmektir" yaklaşımıyla insanı bedensel bir kalıba hapsetmeden ruhla ilişkilendirmektedir. Dolayısıyla şiir de bu tinsel olana bir tür seslenme biçimi, tinsel olanla hakikat-sanal ayrımını yapabilme imkânı sunmaktadır.

Şiirin imgeler aracılığıyla duyargaya seslenmesi, onun salt kelimelerden örüntülü bir tür olmaktan çıkartır. Sanatın farklı kolları, nesnelere kendi imkânları çerçevesinde yaklaşırken, şiir nesnelere, olaylara ve anlamlara imgesel yönden yaklaşmaktadır. Mill de bu konuda "eğer bir şair bir aslanı betimliyorsa, onu büsbütün hakikat isteyen bir natüralistin veya bir gezgincinin yapacağı biçimde yapmaz. Şair aslanı imgeler yoluyla betimler. Yani, en çarpıcı benzerlikleri ve zıtlıkları kullanarak huşu, hayret ve korku içindeki bir zihinle aslanı tasarlar" ifadesini kullanır. Siz, şiirin etimolojisinden, ne'liği hususuna kadar şiir konusunda neler söylersiniz?

Ethem ERDOĞAN

Şiirin etimolojisine dair söylemler herkesin katılmasını gerektiren bilgiler. Şiir nedir, sorusu da -malumunuzdur-, çağlar boyu sürekli şekilde cevaplanmaktan dolayı eskimiş ve yıpranmış bir sorudur, aynı zamanda da klasikleşmiştir. Ancak bu soru cevaplanmadan aşılıp geçilecek bir soru da değil. Dolayısıyla eski ve klasik bir soruya yine eski ve klasik bir cevap yakışacaktır. Şair nedir, sorusuna verilen klasik bir cevapla başlayalım isterim. Üstat Sezai Karakoç "… bir kaza sonucu dünyamıza düşmüş, fizikötesi yaşantılı bir kazazede" şeklinde tanımlamaktadır sanatçıyı / şairi. Bu en temelinde insana dair de bir tanımlamadır. Cennetten çıkarılıp, ana rahminden atılıp dünya denen cehenneme gelmek, başlı başına bir tür cezadır zaten. "Dünya hassas kalpler için cehennemdir." demiş Goethe. Daha açık bir şekilde de Cahit Zarifoğlu ifade etmiş: "Ben bu çağdan nefret ettim." Bu iki örnek, şairlerin öteli bir kimlik oluşuyla ilgilidir. Kazazede olan şairin, normlar dünyasında bir tip olarak yer edinebilmesi, oraya alışabilmesi neredeyse imkân dışıdır. Çünkü şairin davranışlarının daha çok dünyaya alışma telaşına yönelik olması ve bu telaşın ölene kadar bitmemesi, onun dünyaya alışmış olanlarla mücadelesini zorlaştırmaktadır. Şairin bir kazazede oluşu, dünyadaki varlığı açısından, yabancılıktan kurtulma serüvenidir. Dünyalı olmayı içselleştirmiş "tip" davranışlarını kabullenememesi dolayısıyla da "karakter" olmaya zorlanır. Dünyaya bir şekilde alışan hatta herkes kadar dünyalı olan şairler de tipe dönüşür. Bu bir tür şiiriyet kaybıdır. Şairin varlığının esbabı mûcibesini sorgulama konusuna da yine üstadın açılımı üzerinden yaklaşalım: Çağlar boyunca hakikat ve ebediliği, Tanrıyı aramaktadır onlar. (Asli olan Tanrıdır.) Bu arayış onları gerçekliğe götürür. Şair, gerçekle bağını koparmamalıdır. "Mutlak"la teması canlı olmalıdır. Şiirin hikmet çizgisinde olması çok önemlidir. Bu çizgiden çıkması demek "şeytanın dil sürçmesi" demektir. Üstaddan yaptığımız bu aktarımla konuyu şairden alıp şiire getirebiliyoruz. Şairin mutlak olanla temasının canlılığı ve hikmete ram olması onun şiirini şeytanın iğvalarından koruyacaktır. Dolayısıyla şaire üstad Karakoç'un yüklediği ya da var olduğunu bildiği için dillendirdiği misyon olan "hakikat ve ebedilik" arayışı şeklindeki anlatımı, sonraki bir cümlesinde daha güçlü ve açık olarak "Tanrıyı aramak" ifadesi şairin ve şiirin çerçevesidir.

Çerçeveyi belirledikten sonra sanat eserini oluşturan direkt ya da dolaylı etkenlerin birbiriyle kenetlenmesi-bütünleşmesi için gereken bağlara da bakmalıyız. Yine üstada müracaat edersek o bunun sihirli bir bağ olduğunu anlatır. Oluşan / oluşturulan bu bağın "sanat adamının iç realitesiyle ilgili" olduğunu söyler. Sanat eserinin realitesinin "dış realite" ile güçlü ilişkisinden söz eder. Basitçe şairin iç dünyasıyla dünya gerçekliğinin karşılaşması... Bu karşılaşma elbette şiirin dış gerçekliğe esir olması demek değildir. Şiirin en temelde tabii-saf olan realiteyi başka şekillere sokup değiştirdiğine bakmak gerekir. Bütün bu aksiyon da yine şairin eylemidir. Çünkü şiir tam olarak şairin tabiat ve gerçeklikle ilişkisinden çıkar. Bu bir üretimdir, yaratış değildir. Üstadın Edebiyat Yazıları 1 eserinde bahsettiği üzere "sanat eseri yaratışın taklididir." Buna Allah'ın insana ruh üflerken kendi sanatından zerre miktar insana geçtiği şeklinde bir tevil yapabiliriz. Yaratış değil ama yaratışı taklit olması, sürecin devingenliğiyle de açıklanabilir: Çünkü "yaratma sürekli devam etmektedir." (Kuran, s. rahman 29). Unutmamamız gereken şey şiirden / sanattan önce sanatçının varlığı düşüncesidir. Bir kez açmaya kalktığımızda bunu yalnızca yaratılan her şeyden önce Allah'ın varlığı meselesi ile açıklayabiliriz.

Şiir yalnız kendisi (şiir) değildir. Bunun aksi söylemler ona kutsiyet atfetmeye kadar gidiyor. Onun manevi bir alem olarak insanın dünyasını zenginleştirme işlevine yönelmek gerekir, diye düşünüyorum. Şiiri ıskalayan bir manevi alem elbette düşünülebilir. Bu, şiirin manevi aleme açılan pencereden bakamamış bir halidir. Bu bir tür yoksulluktur hatta yoksunluk ve nasipsizliktir. Çünkü şair süfli olanı değil ulvi olanı aramaktadır / aramalıdır. Bu arayış hakikat ve ebedilik arayışıdır. Bu arayış aynı zamanda bir ahlakı gerektirir ve getirir. Bu ahlak da estetikle mezc olmuş bir ahlaktır. Bundan sonradır ki şair, sapmalardan ve çılgınlıklardan korunabilecektir. Burası oldukça önemli bir husustur. Şairler aldıkları ışığı (şiiri) doğru kullanmasını bilmeli, milleti aydınlatmak yerine o ışıkla yakmamalıdır.

Buraya kadar dikkat edilmişse eğer şiirden çok şair üzerinden konuya yaklaşmaya çalıştık. Bunun da sebepleri var elbette. Bir sebepten bahsedelim en azından. Biraz önce kısmen değinmiştik. Şiir sadece kendisi değildir, hiçbir zaman da sadece kendisi olmamıştır. Etrafındaki parçalarla komplike ve bütünleşik bir yapıdır.

Şiir bir iletişim şekli olması gerçeği bizi şiir için, topluma sesleniştir cümlesine götürüyor. Dolayısıyla asıl meselenin "anlaşılmak" üzerine kurulmuş olduğu açıktır. Şair aldığı ışığı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken şiiri tekrar tekrar üretir. Burada esasen anlaşılmak hem aynı zamanda şiiriyet ve estetikten vazgeçmemek vardır. Bu süreç büyük-geniş-derin bir sancılı süreçtir. Okura yönelen şiir üzerinden kendi yaşadığı süreci ve sürecin sancılarını da paylaşmaktadır aslında. Burada şairin ilk paydaşı önce diğer şair sonra okurdur. Dolayısıyla şairlerin birbirlerine dayanak olması gerekir. Bunun aksi, süreç paylaşımı yoluyla acının azalmaması, durumun daha da çetrefil hale gelmesine yol açar. Bu eksiklik üzerine, şairin kendini anlatma telaşı artar. Bu husustaki çabaları da çoğu zaman anlaşılmazlığı derinleştirir ve büyük bir hata ile şairin son okuru suçlamasına kadar gider mesele. Tuğrul Tanyol'un ya da Ataol Behramoğlu'nun siyaset üzerinden halka dönük tutumları o sanatçıların kendini anlatamama, acıyı paylaşamama gibi trajedilerinin belli bir ahlaki temele de yatkın olmayan şekilde ortaya çıkmasındandır. Şair çoğu zaman bunun ayırtında değildir. Bu döngü şair için bir cehennem azabıdır toplumu bu yüzden suçlar. Şairin kapsayıcı, anlayışlı olması şarttır oysa, bu vasıflar onun misyonunun alt metinleridir. Kendisiyle kavga eder şair. Başkalarıyla yapacağı şey de barıştır. Eğer tersini yapacaksa bile kavgaları yüce amaçlara yönelik olmalı, barışları fedakarlığa dayanmalıdır. Çünkü şair içtenliğinden yeni bir ruh biçimlendirmelidir. Aldırışsız zannettiği toplumla süfli amaçlar için kavga şairin şiiriyetini tüketir. (Bundan sonra iş daha da derinleşir.) Oysa toplum, şiiriyeti önemsemekte ve alkışlamaktadır ancak şiirin şiir, şairin şair kalması gerektiği şeklinde sınır çizer.

Şiire böylece, şairin biçtiği bir kıyafet giydirdikten sonra şiirin diğer bir yönüne de bakalım: Modern şiirde anlamın örtülü olduğu, hatta özellikle örtüldüğü hep söylenegelmiştir. Bunun aşamaları çok ama biz sondan alalım; alımlama estetiğinin yaklaşımına bakalım. Şiirde anlamlandırma işi okura bırakılır. Dolayısıyla şairin anlam gibi bir derdi olmaz. Bunu da modern şiir şemsiyesi altına sığınarak geçiştirmeye gayret eder. Hatta kanon bu durumu kabullenir. Mesela, Necatigil'in şu cümlesi: "Modern şiirin biraz da okuyucu tarafından doldurulması gerekli boşluklar taşıdığını, böyle bir şiir tecrübesinden geçmemiş kimselere bunların biraz katı ve kapalı geleceğini kabul ediyorum." Modern şiirin belli bir form ve içeriği olmaması her eserde yeni form ve içerik kullanılması aslında bir neticedir. Şair de daha çok bu duruma zorlanmıştır. İkinci olarak da modern şiirin okurla mesafeli durma özelliği, şiirimizde en çok eleştirilen yönlerindendir. Modernizmin akılcılık dayatması bütün sosyal yapılar hatta ülkeler temelinde şairin gelenek ve değerlerle bağını koparmaya yöneliktir. Dolayısıyla şiire ister baştan sona bakın ister sondan başa… Şiir olma hassası dışında her saikla bakılmıştır. Aslolan "şiir olma" vasfıdır. Ancak şunları saymadan olmayacak: mısra, ses, söyleyiş ve imge…

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler II

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler III

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler IV


Yazar: Bilal CAN - Yayın Tarihi: 04.03.2024 09:00 - Güncelleme Tarihi: 04.03.2024 10:10
1687

Bilal CAN Hakkında

Bilal CAN

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede tamamladı. Sosyolojik çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı.

Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Evli ve 2 çocuk sahibidir. 

Yayınlanmış Kitapları

Diriler Evinden Notlar, Ahenk Kitap, 2024.

Bir Kuşu Taşlarla Bu Çöle Bağladılar, Hece Yayınları, 2023.

Zaman İçinde Mekân, Hece Yayınları, 2021. (TYB 2021 Şehir Kitabı Ödülü)

İnsanlığın Ağlama Tarihine Bir Giriş, Hece Yayınları, 2021.

Kebikeç, İzdiham Yayınları, 2019.

Kentle Kavga: Mustafa Kutlu Öykücülüğünde Mekân, İzdiham Yayınları, 2017.

Bilal CAN ismine kayıtlı 323 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 6 kitap bulunmaktadır.

Twitter Kitap Satış Sitesi Kitapyurdu.com