Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbet, Edebiyat, Bilal CAN

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler III yazısını ve Bilal CAN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabil

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler III

22.01.2024 09:00 - Bilal CAN
Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler III

Bilal Can

Öncelikli olarak bir önceki konuşmamızda yarım kalan soruyu sormakla başlamak istiyorum: Diğer mesele; şiiri mısra, ses, söyleyiş unsurları biraz önce ifade ettiğimiz metaforlar üzerinden sıkıştırmaya mı sebep olur yahut şiirin olmazsa olmazları mıdır bunlar? Mısra şiir için vardır bu muhakkak, ses- şiiri güçlendiren bir yardımcı elemandır, söyleyiş- şiirin farkındalığını ve özgünlüğünü ortaya koyar. Peki ya bunlarsız nasıl bir şiir olur?

Şiir üzerine konuşmamızı tarihsellik içerisinde bir akışla devam ettirmek istiyorum. Geçmişin şiir okurları ile günümüz şiir okurlarının farklı bir durumda olduğunu görmek için bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Günümüzde bildiğiniz gibi "tüketim" olgusu birçok etkisiyle kendini göstermektedir. İnsanoğlunun tarihsel serüvenine baktığımızda üretim-tüketim döngüsü onun temel eylemlerinden biri olagelmiştir. Fakat hiçbir çağda "tüketim" olgusu bu kadar tüketilmemiştir. Her unsur, her olgu, her nesne ve üretilen her şeyin hızlıca tüketildiği bir çağdayız. Bu durum giderek "kendimizi de tüketme" haline bürünmüştür. Gittikçe tükenen insanlığımız, gittikçe maddeleşmekte, bu da çeşitli açılardan bir problematik haline gelmektedir. İnsanoğlunun kendini tüketmeye başlaması, giderek insanlığa dair bir şeylerin kalmaması anlamlarını da taşır. Ortada insan yoksa o zaman insana dair unsurların da tükenişi söz konusu olmaktadır. 1949 yılında Auschwitz'den sonra şiir yazmanın barbarca olduğunu yazar Adorno.

Yine bir sürgün eseri olan Minima Moralia adlı dev yapıtında da bunun izleklerini sanatçılar üzerinden aktarırken "beni kovan şiddet" bağlamına oturduğu "düşüncenin sakatlanmış hali" olarak tasvir ettiği görüşü, günümüzde sanat ve insan ilişkisi bağlamında da değerlendirilebilir. Yine bu eserinde "eğlencenin demokratikleştirilmesi" gibi yaldızlı ifadelerle pazarlanan kitle kültürünün modern insanın çevresini saran kültür fetişizmine dikkat çeker. Tektipleşen, bir nevi McDonaldlaşan bir sanat üretiminin bireyleri de belirli bir kalıba soktuğu gerçekliği sanat genelinde şiir için de söylenebilir. Tektipleşen bir şiirden bahsetmek mümkün müdür? Şiir, çağın getirdiği tüm gürültülere karşı insanlık onurunun bir tür savunusu yapabilecek yetkinlikte midir? 7 Ekim Filistin- İsrail arasında gerçekleşen ve daha çok İsrail'in açık açık tüm dünyanın gözleri önünde bir tür soykırım uyguladığı Filistinliler için şiir ne yapabilir. Burada Adorno'nun o çok bilinen sözünü tekrar edersek; "Auschwitz'den sonra şiir yazmanın barbarca olacağı" gerçekliği, İsrail'in bu zulmünden sonra şiir yazmak barbarlık mıdır? Bu sorular için benim cevabım bellidir? Bir zulüm ve haksızlık karşısında elinde taş olan taş, kalem olan kalem, kelime olan kelime atmalı ve bunu durdurmalıdır. Bununla birlikte, İsrail bir sorundur. Filistin büyük bir mesele olup çok şeyleri hatırlatacak bir isimdir. Sadece coğrafya ile açıklanacak bir durum değildir. Sizin bu durum hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Cevaplarınızı topluca vermeniz kaydıyla; yukarda belirttiğim görüşleri yine Adorno'nun söylemleri üzerinden devam ettirmek istiyorum. Adorno Aesthetics and Politics[1] içinde aktardığı görüşlerinde Sartre'a bir atıf yapar. Sartre'ın Mezarsız Ölüler kitabındaki " "İnsanları kemikleri kırılıncaya dek döven birilerinin var olduğu bir dünyada yaşamanın herhangi bir anlamı var mı?" ifadesi acıyla yoğrulmuş dünya güncesini önümüze sermektedir. Bildiğiniz gibi dünya tarihi, aslında bir nevi savaşların, katliamların, sömürünün de tarihidir. Geçmişimize baktığımızda Kızılderililer (ABD tarafından), Aborjin Kıyımı (İngilizler tarafından), Vietnam, 1963-1974 Kıbrıs Türkleri'nin katledilmeleri, Ruanda'dan Srebrenistsa'ya, Cezayir'den (Fransızlar tarafından) Halepçe'den Şam'a, Filistin'den Cilovluk Katliami – Hocalı, Urmiye (Ermeniler tarafından), Hiroşima-Nagazaki, Uygur Türkleri (Çin Tarafından) kimi zaman sistematik biçimde, kimi zaman ise bir anda gerçekleştirilen katliamlar, insanlığın tarihine düşürülmüş bir kare leke olarak anılmaktadır. Bu durumda, "nisyan ile malul olan" bizler bunca acı şahitliğimizde şiiri nereye konumlandıracağız.

Shlegel; "Modern şiirin tikel parçaları bağlamlarından koparılıp tek tek bireysel parçalar olarak ele alınırlarsa açıklanamazlar. Ancak birbirleri aracılığıyla duruş ve anlam kazanırlar" [2] ifadesini kullanır. Şiir, tüm bunlar dâhilinde bütünün bir parçaları mıdır? İnsanlığın acısı, ağrısı, hüznü, aşkı ve sevgisi bir bütün müdür?

Ethem Erdoğan

Yeniden selamlar. Yekten meseleye girelim: Ölçü, kafiye, redif, asonans, aliterasyon ve tekrar gibi ahengi sağlayan unsurlar malumunuz şiir için esas-olmazsa olmaz unsurlar olmayıp yardımcı ögeler sınıfına dâhildir. Mesele şiir olduğunda sormamız gereken sorular da şunlardır: şiir için esas unsur nedir? Şiir için esas unsur farklı dönemlerde ne olmuştur? Cevap değişmezlik özelliğine sahiptir: Şiirin kendisi. Metni şiir seviyesine çıkardıktan sonra üzerine cila çekmek diyebiliriz belki yardımcı unsurlara. Ama önce metin şiir olacak ve ayakta durabilecek. O halde metni şiir haline getirecek, onu ayakta tutacak olan şeye girelim beher miktar. Yeter miktarı sonsuza kadar tamamlanmayacak muhtemelen. Tabiat bunu gerektiriyor. Ayetle sabittir devam eden yaratış şiirde de devam etmektedir, hep edecektir. Şiirin esası, ahengini şairinin bizzat ruhundan damıtır. Onun gönül ve zihin dünyasından devşirir. Bu bir sonuç gibi görülür. Sonuç derseniz ilham karşınıza çıkar. Elbette bunu başlangıç saymak da imkân dâhilindedir. O başlangıç da İsmet Özel'in ifadesiyle "bilinç ve bulunç" haline kapı aralar. Bu iki kavram insanı şahsiyet-kişi yapan kavramlardır. Bu bir tür şiiriyet olup hiç şiir yazmayan insanlarda da görülür. Şiir, belki de artık yalnızca yazılan / söylenen şey olmaktan çıkmalıdır. Yaşayış şekli-çizgisi de şiire dâhildir, olmalıdır. Toparlarsak, ahenk için, şiire dışarıdan bakanların çoğunlukla gerekli gördüğü, içinden yani şiirden hayata bakanların da görmediği bir realitedir. Gerekli görmek bizatihi kendisi zaten şiire baştan bir bagajla bakmak anlamına gelir. Bu anlamda şiir dış bakışı da, dış unsurları da reddetme eğilimindedir. Siz buna kararlılık da diyebilirsiniz. Şiire tarihi bir bakış atarsanız dönem dönem –hatta uzun bir dönem- ana unsur sayıldığı da vakidir. Ama o uzun dönemlerde bile yardımcı unsur olduğu açıktır. Çünkü misal, yeni kafiye bulmak değil yeni söyleyiş imkânı bulmak her zaman geçerli olmuştur. Fuzuli'nin Leyla Vü Mecnun mesnevisi konuyu işleyişi ya da kafiyelerindeki yenilikçi tavrıyla en değerli Leyla-Mecnun mesnevisi olmamıştır. Nabî de öyledir. Şeyh Galip de hakeza tamamen söyleyiş ve imaj bulma özgünlüğü açısından modern şiirin öncüsüdür. "Şiiri sıkıştırması" hususu da geçerlidir. Metni şiir yapan ruhun dışındaki diğer şeyler aynıdır işlev olarak. Özgün ve özgür olanı bir çerçeve içine almak anlamına gelir durum. Ancak ahenk unsurlarının elbette bu kapsam dışında "fayda" amaçlı kullanımı da söz konusu olmuştur. Şiir kültürümüzde öğrenciye konuyu anlatabilmek için Matematik, Fizik, Hadis vb kitapların bile ölçülü-kafiyeli yazıldığı, bununla manzumenin akılda kalıcı vasfından nemalanma isteği hep olmuştur. Ancak o tür metinlerin hiçbirisi de şiir değildir. Şiirin imkânlarını kullanmaktır. Şiirin siyaset alanında kullanımında da benzer nakısalar söz konusudur. "Bunlarsız nasıl bir şiir olur?" sorunuzu, şiir ahenk unsurları olmadan nasıl olur? Şeklinde anlamaya meyilliyim. O halde bir-iki örnekle meseleyi sınırlandıralım: "Ne zaman seni düşünsem / Bir ceylan su içmeye iner" (İ. Berk), "Çocuk düşerse ölür çünkü balkon / Ölümün cesur körfezidir evlerde" (S.Karakoç) Bu iki örnek çoğaltılabilir. Önemli olan ahenk unsurlarına yaslanmayan, dayanmayan bir metnin de şiir olmasıdır. Oysa sadece ahenk unsurlarına yaslanan bir metin de şiir değildir, o seviyeye ahenk unsurları kullanması sebebiyle çıkamaz. Aksi duruma da örnek verelim: "Derdini dökmek için adam valiye çıktı. / Yırtık pabucundaki çamur halıya çıktı. / 'Git' diye yaka-paça kovulunca makamdan. Adam olana güldü… adı "deli"ye çıktı." Bu metinde ahenk unsuru dediğimiz şeyler var hem de çokça. Oysa bu metin manzume ya da manzum hikâye vasfından öte değildir.

"Geçmişin şiir okurları ile günümüz şiir okurlarının farklı bir durumda olduğu" değerlendirmeniz biraz askıda duracak sanırım. Çünkü her dönemin farklı şartları, sosyal olguları ve zihniyeti var. Bunlar değiştikçe okur profili de değişir. Fakat modern hatta post modern çağın farklı bir durumu var. Bu durumu bir yorumla tespit edelim: çağ insanının yaşadığı "modern eziklik" halinin –özellikle de bölgemizde- tarihin hiçbir döneminde yaşandığını sanmıyorum. Batının doğuya bu derece tahakküm ettiği bir dönem sanırım hiç olmamıştır. Çünkü yalnızca sistem dayatması yok modern zamanlarda. Aynı zamanda kültürel dayatma, ekonomik dayatma, yaşama biçimi dayatmaları da var. Bunları dallandırıp budaklandırmak mümkün. Geldiğimiz nokta düşünce açısından nisbî bir liberalizmi uygulama pratikleri açısından da vahşi bir kapitalizmi üretmiş durumda. Ancak buna dair geçmişte de örnekler olmuştur, gelecekte de olacaktır. Durduğumuz yer itibariyle içinde yaşadığımız toplum açısından davranış biçimlerinde ya da refleks üretme şekillerinde bile "kendilik" kalmamış durumda. Kendi olmaktan bu kadar uzaklaşan bir toplumda da en fazla öne çıkan durumlardan birinin tüketim olması normal gibi duruyor. Netice olarak sizin değerlendirmenize geliyor söz. Evet, kendimizi tüketmek üzereyiz. Bu çağ modern-postmodern ve gelenekselin birlikte tükendiği bir dönem… Çünkü hiçbiri tek başına bu toplumun hayat tarzına tekabül etmiyor. Hatta hiçbiri toplumun herhangi bir ferdinin yaşayışına ve davranış şekillerine karşılık gelmiyor. Geleneksel yetişme tarzı olan hiç kimse yok ki post modern bakış açısına ya da modern davranış şekline sahip olmasın. Ülkemizde son dönemlerde edebi alanda oldukça ciddi bir hacme ulaşan küçürek hikâye örneği gibi. Gelenek dışı ultra modern bir türe, post modern bir anlatı görevi yüklendi. Tarz-ı hayatımız gibi. Bireyselleşmenin boyutlarını ve ulaşacağı nihai noktayı öngörmek de neredeyse imkân dışı artık. Buna AB uyum yasaları da, aile ile ilgili düzenlemeler de çanak tutuyor. 15-16 yaşında bir kız çocuğunu ailesi artık evde tutma gücüne sahip değil. Zararlı gördüğü şeylerden evladını koruma adımlarını atması kabil değil. Hukuk bunu desteklemiyor. Dolayısıyla sizin değerlendirme oturuyor bağlama: "Gittikçe tükenen insanlık", "maddeleşmek"… "durum insanın kendini tüketmeye başlaması, giderek insanlığa dair bir şeylerin kalmaması anlamlarını da taşır. Ortada insan yoksa o zaman insana dair unsurların da tükenişi söz konusu olmaktadır."

Bu açılımı bütün doğu toplumları üzerinden okumamız mümkün. Gazze bütün batının saldırdığı bir bölge, sadece israilin saldırısı olarak okumanız bekleniyor, bu kasıtlı açıdan çıkalım. Bir gazete haberinde 30 bin yabancı askerin Filistin halkını kırmak için bölgeye geldiğini okudum, hepimiz okuduk. Aynı durumu Selçuklunun da, Selahaddin Eyyubi'nin de Baybars'ın da yaşadığını hatırlayın. Ama günümüz çok farklı. Doğunun bu kertede kişiliksiz hale getirildiği başka bir dönem -sanırım hatta eminim ki- olmamıştır. Kimse çıkıp Gazze'ye yardıma gidemiyor. Bundan ala tükeniş mi var?

"Auschwitz'den sonra şiir yazmanın barbarca olduğunu" yazan Adorno muhtemelen halt etmiş. Gazze için şiir yazmayan şair de tükenmiştir. Gazze derdi olmayan hikâye de iflastadır. Bir adım geri çekilerek geniş açıdan görelim: modernizm bilimi de sanatı da formüle etti. Halt etti. Üç beş kural koyarak sınır çizdi. Şu estetiktir, şu değildir gibi. Şu bilimseldir şu değildir gibi. Bu sınırların dışında sanat olamaz mı? Gözlem olmadan, deney olmadan mesela bir durum bilimsel olamaz mı? Bu sorular cevap istemez. Durumu 1. Paylaşım savaşı olarak okuyun. İngiliz suni yapılar oluşturdu doğuda. Sınır koydu. Kural koydu. Alın size modernizm! 2. Paylaşım savaşıyla beraber görevi abd devraldı. Japonya, Hong Kong, Singapur, Güney Kore ve bizim bölgemiz. Neredeyse bütün sivri köşeleri törpülenmiş, kişilikleri iğdiş edilmiş, inançları tasarımlanmış ama asla batılı da olamamış topluluklarla dolu. Bu sonuç, büyük çabaların neticesidir. Büyük şeytanın önerdiği tarz-ı hayat… Saydığımız bölgeler, hatta bizim toplumumuz da benimsemiş durumda. "Tektipleşen, bir nevi McDonaldlaşan bir sanat üretiminin bireyleri de belirli bir kalıba soktuğu gerçekliği sanat genelinde şiir için de söylenebilir." İfadeleriniz gerçeği transparan şekilde aktarıyor. "Tek tip" bir şiirden artık ve kesinlikle bahsetmek imkân dâhilindedir. Bunu açalım: mesela bizler şiir ortamındaki farklı kültürel dönem şiirlerinden, farklı hayat tarzının ürettiği şiirlerden ve bunlar arasındaki şiire bakış farkından bahsedemiyoruz. Hatta aynı kültürün (geleneksel ya da modern) ürettiği ama yanlış bir değerlendirme yapılan (80 kuşağı, 90 kuşağı vb.) şiir verimlerinin farklarından bile bahsedemiyoruz. Oluşan oluşturulan kör noktalar bunlar. Oysa hepsi 2. Yeni uzantısıdır. Şiir dünyasında en çok bir dergide aynı kişinin (mesela dergi GYY, ağabey, üstad vb.) kaleminden çıkmış (gibi duran) ama farklı isimlerle yayınlanan şiirlerden söz ediyoruz. Daha vahimi de var. Şiirden söz etmiyor kimse, şiir eleştirisi yazmıyor. Oysa şiir bir söz ya da bir ilham ve bir imaj değil. Komplike bir yapı. Bu çağda insanı insan yapacak, batının soktuğu çukurdan başını kaldırmasına sebep olabilecek tek silah. Üstad Sezai Karakoç'un "Masal" şiirindeki 7. Oğul anlatısı bir çıkış yolu sunuyor. Onlara benzememeyi öngörüyor. "Şiir, çağın getirdiği tüm gürültülere karşı insanlık onurunun bir tür savunusu yapabilecek yetkinlikte midir?" Bu soru elbette cevabı "Evet" olan bir sorudur. Şiir insan için en geçer akçe silahtır. Mahmut Derviş'in şiir üzerinden varlık iddiasını unutmayalım. Yahudi fiziki olarak çok şey yapabilir, ben ise bir şiirle çok şey yapabilirim, gibi bir cümlesi vardı. Şiir onun ontolojisi olmuştu mesela. Şiir bir varoluş meselesidir. Şiir yazmamak barbarlıktır. Şiiri gündeme almamak barbarlıktır. Şiiri kendi şiiri üzerinden şiir saymak, şablonlaştırmak barbarlıktır. Şiir her zaman öyleydi. Bir avuç Müslüman, müşriklerle mücadele ederken şiir silah olmadı mı? Şairler peygamberin yanında özel bir yere sahip olmadı mı? Medine'ye ulaşan peygamber karşılanırken şiirler okunmadı mı? Battal Gazi kâfire hamle etmeden önce beyit okumadı mı? Örnek mi lazım: Üstad Sezai Karakoç… Macaristan, Cezayir, Filistin kelimeleri için (ülkemizde kimse ağzına almazken) özgürlük şiirleri yazmıştır. Mahmut Derviş, Nizar Kabbani… Günümüzde bu şiiri yazmak, sahada El Kassam mücahitlerine kalmıştır. Bu şiirin yankıları da batıda makes bulmaktadır. Emanet vardı ya hani, ona biz sahip çıkamadık. Allah isterse başka bir toplum yaratır, değil mi? Belki batıda bu toplum yaratılıyor. Shlegel cümlesindeki referans idelize bir ifadedir. Realite bunu karşılamıyor maalesef. Ancak şunu söylemek mümkün: şiiri dünyayı saran ve adı iyilik-güzellik olan bir örtü gibi ve tek parçadan mürekkep algılamak modern bakış açısı ve sınırlandırmak. Ancak sanırım kast edilen şiir değil "şiiriyet." Çünkü bahsedilen şey bir öz. Dolayısıyla şiir değil şiiriyet bir bütün. Şiirler o bütünden cüzler. Bu tıpkı insan fıtratı gibi. Fıtrat tek; iyi ve güzel üzerine inşa edilmiş, ancak insanlar yalnız iyi ve güzel değil. Şairin ürettiği varlık alanını, açılımları ekseninde bir estetik algı-beğeni sahibi nesnenin idrak dünyasında alımlaması mümkün olabilir. Etkileşimli bir alandan söz ediyoruz. Yorumlama süreciyle beraber yeni bir estetik varlık alanı üretilmiş olur. Bu sonuç estetik sahibi bir nesneye öznenin nüfuzunu şart koşar. Çünkü sanat eseri –şiir- algısı açık bir okur peşindedir. Bu meyanda tek sorun o şiirin yazılmasıdır. Alımlayıcısı mutlaka çıkacaktır. Söz konusu mesele şiir açısından gündem olmak dışında bir varlığa sahip de değildir.

[1] Theodor Adorno, "Commitment" [1962], Aesthetics and Politics içinde, İngilizceye çeviren Francis McDonagh (Londra ve New York: Verso, 2007) s. 188-189. Çev. Elçin Gen, https://www.e-skop.com/, erişim tarihi: 08.01.2024

[2] Über dar Studium der griechischen (Minor, Fr.Shlegel, 1972-1804, I, 95) Çev. Ahmet Demirhan (Büyük Varlık Zinciri, Dergâh Yayınları)


Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler I

Türk Edebiyatında Şiirin Dünü Bu Günü Yarını Sohbetler II


Yazar: Bilal CAN - Yayın Tarihi: 22.01.2024 09:00 - Güncelleme Tarihi: 04.03.2024 10:11
727

Bilal CAN Hakkında

Bilal CAN

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede tamamladı. Sosyolojik çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı.

Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Evli ve 2 çocuk sahibidir. 

Yayınlanmış Kitapları

Diriler Evinden Notlar, Ahenk Kitap, 2024.

Bir Kuşu Taşlarla Bu Çöle Bağladılar, Hece Yayınları, 2023.

Zaman İçinde Mekân, Hece Yayınları, 2021. (TYB 2021 Şehir Kitabı Ödülü)

İnsanlığın Ağlama Tarihine Bir Giriş, Hece Yayınları, 2021.

Kebikeç, İzdiham Yayınları, 2019.

Kentle Kavga: Mustafa Kutlu Öykücülüğünde Mekân, İzdiham Yayınları, 2017.

Bilal CAN ismine kayıtlı 344 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 6 kitap bulunmaktadır.

Twitter Kitap Satış Sitesi Kitapyurdu.com