Ümit Yalçın Doğan İle Hayata, Müziğe ve Sanata Dair, Söyleşi, Necla DURSUN

Ümit Yalçın Doğan İle Hayata, Müziğe ve Sanata Dair yazısını ve Necla DURSUN yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsini

Ümit Yalçın Doğan İle Hayata, Müziğe ve Sanata Dair

19.05.2023 09:00 - Necla DURSUN
Ümit Yalçın Doğan İle Hayata, Müziğe ve Sanata Dair

Ümit Yalçın Doğan kimdir, bize biraz kendinizden söz eder misiniz?

Subay bir baba ve ev hanımı bir annenin ikinci çocuğu olarak Diyarbakır'da dünyaya geldim. Babamın mesleği nedeniyle iki-üç yılda bir tayini çıkıyordu ve dolayısıyla biz de taşınıyorduk. Sürekli okul ve çevre değiştirme fikri, yaşamayan insanlara zor gelebilir ama ben bunun beni ben yapan şeyin önemli bir kısmını oluşturduğuna inanıyorum. Küçük yaştan itibaren her kesimden insanlarla ilişkiler kurdum. Birçok kültüre aşina oldum. Tabi bunlar insanın karakterini oluşturuyor. Farklı bakış açılarından bakabiliyorsunuz. Bugün yazdıklarımda bu yaşadıklarımın izleri elbette büyüktür. Terörün yoğun olduğu dönemlerde Doğu Anadolu'da bir şehirde yaşarken ertesi yıl çağdaş yaşamın önemli noktalarından İzmir'de bir hayat adapte olmak kolay değil. Fakat bunun götürüleri olduğu kadar getirilerinin de olduğu tartışılmaz.

Elbette her yazarın oluşturduğu metinlerde, hatta her sanatçının oluşturduğu eserde yaşadıklarının etkisi vardır. Burada Picasso'nun başından geçen bilindik bir hikâyeyi örnek vermek isterim. Picasso bir restoranda otururken onu tanıyan bir garson yanına gelip bir kâğıt uzatarak kendisi için bir resim çizmesini rica eder. Picasso beş dakika içerisinde çizdiği resim için garsondan bin dolar talep eder. Garson buna şaşırır. Beş dakikada çizdiğiniz resim için bin dolar mı istiyorsunuz diye tepki gösterir. Picasso'nun cevabı ise "beş dakika değil, kırk yıl artı beş dakika" olur. Bu nedenle yaşam sürecindeki deneyimlerin kitaba yansımalarını bana özel bir durum gibi ifade etmek yanlış olur. Burada söylemek istediğim yaşadıklarımızın eser üzerindeki etkisinin kullandığımız teknik, usul, başvurulan konular ve tercih edilen dil şeklinde farklılaşması. Ezcümle yaşantımın büyük kısmının farklı illerde geçmesinin etkisini yazdıklarımda kozmopolit bir karakter yapısı, çok katmanlı bir kurgu ile masalsı ve geniş kelime hazneli bir dil olarak görebileceksiniz.

İlk gençlik sonrası dönemden bahsedecek olursak Hacettepe Üniversitesi'nde gördüğüm lisans eğitiminin ardından İstanbul'da bir kamu bankasında başladığım iş hayatıma halen devam etmekteyim. Eşim ve beş yaşındaki oğlumla birlikte oldukça aktif bir yaşantımız var. Kitabımın başında yer alan özgeçmişimde bahsettiğim gibi "koşturmak boş durmaktan iyidir" ilkesiyle maaile müziğin, sanatın ve sporun envaitürlü dalıyla iştigal etmekteyim.

Okuma sevdamın aileden geldiğini söyleyemem. Özellikle üniversite yıllarında ağırlık verdiğim okuma eylemini bundan sonra hiç bırakmadım. Benim için nefes almak gibi. O yıllardan beri beni elimde kitap olmadan göremezsiniz. İş arkadaşlarımın gözünün önüne gelecek olan Ümit Yalçın Doğan tasvirinin montunun cebinde mutlaka bir kitap vardır. Bilhassa Türk edebiyatı okumaktan keyif alıyorum. Çevirilerin büyük kayıplara maruz kaldığını, insanın kendi dilinde ve aşina olduğu konularda bir şeyler okumasının büyük bir şans olduğuna inanıyorum. Örneğin bana göre Rusça bilmediğimiz için bu dilde verilen bir eserden alacağımız haz bir Rus vatandaşının oldukça altında ve bu büyük bir talihsizlik. Bu nedenle de sayısız değerli kalemin yer aldığı Türk edebiyatına sahip çıkmamız ve bu fırsatı kaçırmamamız gerektiğine gönülden inanıyorum.

Yazma eylemi ise benim için çok eskiye dayanmıyor fakat şu an benim için okumakla aynı kategoride. Biraz önce örnekte de işaret ettiğim gibi bunca yıldır içimde biriktirdiklerim artık taşıyor ve umuyorum ki hiç bitmeyecek. Gece başımı yastığa her koyduğumda anlatacağım sayısız hikâyenin konusunu kendi içimde tartışıyorum. Bunları yazarken ikinci kitabım baskıya hazır durumda ve üçüncü kitabımı yazmayı sürdürüyorum. Benim için çok kıymetli olan Türk edebiyatı ailesinde kalıcı olmak şu an için emek verdiğim en büyük hayalim.,

21. yüzyılda sanat ile ilgilenmek, bir şeyler yazmak, müzikle ilgilenmek size ne ifade ediyor? Sizin "sanat" ve "sanatçı" tanımınız nedir?

Sanatın sözlük anlamına bakacak olursak karşımıza "bir duygunun anlatımında kullanılan yöntemlerin sonucunda ortaya çıkan yaratıcılık" tanımı çıkacaktır. Sanatçı da bu yaratıcılığı ortaya koyan kişidir elbette. Peki sanatçı olmak için ortaya bir eser koymak gerekiyor mu? Bu sorunun bendeki yanıtı "hayır". Fakat yaratıcılık derken bir yaratma şartından bahsediyoruz. Burada söz gelişi bir müzik dalıyla uğraşan kişi yeni bir eser ortaya koymuyorsa sanatçı değildir diyebilir miyiz? Belki de çaldığı enstrümanda virtüöz seviyesinde olan birinden bahsediyoruz. Bu kişiye sanatçı değildir diyebilir miyiz? Böyle bir şeyin söz konusu olduğunu düşünmüyorum.

Bence sanatçı olmak için gereken yegâne şart maddi kaygıları dışarıda bırakarak güzel olana, estetiğe ve insan ruhunu besleyen herhangi hususa dair somut bir çalışmanın olmasıdır. Yani sanatçı yeni bir şey yaratmak zorunda değildir. Yalnızca estetik bulduğu için bir sanat dalında (daha önce denenmiş bile olsa) herhangi seviyede bir çalışması, bir yorumu olan kişi sanatçıdır ve bence sanatın kıymetinin yeterince bilinmediği, teknolojinin insanları insani değerlerden, yaşama dair birçok güzellikten uzaklaştırdığı günümüzde sanata dair herhangi çaba oldukça değerlidir.

Bilfarz ortaokula başladığım günden beri çaldığım bir enstrümanım var. Bugün itibarıyla belki on beşin üzerinde enstrümanı çalabiliyorum. Ancak müzik alanında özgün bir eserim olmadı. Buna karşın belki de birkaç yıldır sürdürdüğüm yazarlık yaşantımda basılı bir esere sahip olma şansına eriştim. Şimdi kendimi müzik alanında sanatçı olarak görmeyip edebiyat alanında sanatçı olarak ilan edersem haksızlık etmiş olurum.

Çevremize baktığımızda insanların büyük çoğunluğunun müzik, edebiyat, resim vb. herhangi sanat dalında aktif olarak hiçbir çalışmasının bulunmadığını görüyoruz. Elbette tüm sanat dallarında izleyici veya dinleyici olmak da çok kıymetli fakat bu kadar uzun bir yaşam sürecinde herhangi sanat dalında hiçbir girişimde bulunmadan yalnızca izleyici olarak geçip gitmek bazen onu bile yapmamak benim akıl erdiremediğim bir tercih. Bazen yeni bir deneyim olmadan geçen bir yılım olacak diye kendimce korkarken, koca bir ömrü sanata dokunmadan pervasızca tüketen insanlara rastladığımda şaşırıyorum. Bugün toplum yaşantısına, siyasete ve belki de dolaylı olarak ekonomik konjonktüre kadar eleştirdiğimiz birçok sorunun kaynağının sanata ve estetiğe olan uzaklaşmamız olduğunu söylesem iddialı mı olur? Böyle düşünen varsa Avrupa'nın Rönesans öncesi ve sonrası dönemlerini incelemesi fikrini değiştirecek, ne demek istediğime dair tüm cevapları kendisine verecektir.

Sanat bir tür yansıtma biçimi olarak duygu ve düşüncelerin sözcüsü olarak nitelenebilir. Sizce kişiyi yazmaya yönelten temel etken nedir? Bize yazma yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

Her ne kadar sanatçının tanımında bir eser koymanın zorunlu olmadığını savunsam da ifade etmiş olduğunuz üzere sanat bir yansıtma biçimidir. Dolayısıyla bir yaratıcılığa ihtiyaç duyar. İnsanı sanatın herhangi dalında seyirci olmanın yerine karşı tarafta yer almaya iten şey içindeki yaratıcılık hissi veya doğuştan gelen yeteneğidir. İnsanın yaratıcı olabildiği yani tanrıyı taklit edebildiği yegâne alan sanattır. Belki de insana cazip gelen temel etken budur.

Bu noktada John Locke'un ortaya attığı ve insan zihninin boş bir levha olduğu, doğuştan gelen herhangi bir fikrin bulunmadığına dayanan "tabula rasa" önermesine bazı yönlerden katılmadığımı belirtmek isterim. Locke'a göre yaşam içerisinde kurduğumuz uzamsal ilişkiler tamamen deneyimseldir. Büyük ölçüde deneyimlere dayandığı doğrudur fakat doğuştan gelen hiçbir farklılık, içgüdüsel ya da genetik özelliğimiz olmadığını varsayarsak herkesin sanata ve yaratıcılığa dair istek ve teşebbüsünün aynı seviyede olmasını beklememiz gerekmez mi?

Sorunun bana dair olan kısmına gelirsek edebiyat alanında okuyucu olarak eski olmama rağmen yazar olarak yeni olduğumu yinelemem gerekir. Bence yazmak yıllar içerisinde birikenlerin sonucunda insanın ihtiyaç duyduğu bir dışavurum ve bunun sizin planlamanız dışında gelişen bir zamanlaması var. Yani okuma işini küçük yaşlarımızdan itibaren bazen birini örnek alarak, bazen içimizden gelerek yapabiliyoruz. Ancak yazma işi ancak şartlar olgunlaştığında gerçekleşiyor ve yazarın bunu önceden kestirebilmesi zor. Ben "Elibittibile'nin" başına oturana kadar yazar olacağımı bilmiyordum. Tabi burada aslında en önemli konu sabır. Belki de bu alanda çok büyük bir yeteneği olan bir insan bile başladığı eseri tamamlayamayabilir veya yazmaya hiç başlayamayabilir. Yazma sürecinde eşimin bana en çok sorduğu soru "nasıl dayanıyorsun" oldu. Yazmaya karar verdiğim konuyu bulduktan sonra aylarca beklememe çok şaşırıyordu. Ya da yazmaya başladıktan sonra uzun aralar vermeme yahut hızlıca bitirmememe. Hâlbuki bunlar sadece sindirme süreci. Yazacaklarınızı özümsediğinizde ya da beklediğiniz ilham geldiğinde yazacağınız metin bazen bir ay bazen yıllarca uzağınızda olabilir ama oradadır işte. En başından sonunu görmeyi başarabildiyseniz, önünde sonunda nihayetlenecektir.

"elibittibile" adında bir romanınız var. Eserinizin adı, konusu, yazım süreci hakkında bilgi verebilir misiniz?

0002037541001-1

"Elibittibile" benim ilk eserim. Edebiyat dünyasına bir roman ile adım atmış oldum. Romanın adı tersten ve düzden okunduğunda değişmeyen yapısıyla bir palindrom özelliği taşıyor. Palindrom antik yunanda geri geri koşan kişi demek. Metin içerisinde de kimi zaman bir kumar masasında kimi zaman da bir cenaze töreninde karşımıza çıkan "eli bitti bile" cümlesi aslında hayatın ne kadar kısa ve kıymetli olduğunu ve maalesef bir sonu olduğunu anlatmayı amaçlayan bir metafor.

Yazılı edebiyat alanında yıllardır birçok yöntem denendi. Farklı bir şey yapmak, okuyucuyu şaşırtmak zorlaştı. Ben evvela kitabımın adını seçerken bir risk aldım. Çünkü kitabın içeriğinde de her zaman anlatılandan farklı bir şeyler olabileceğini ilk önce başlıkta yansıtmak istedim. Romanın içinde farklı ne olabilir, anlatılan hikâyeler hep aynı değil mi diye sorabilirsiniz. Elbette öyle. Hayata dair kullanılabilecek temalar sınırlı. Ancak ben teknik ve kurgu ile bir fark yaratmaya çabaladım.

Romanın içerisindeki en büyük farklılık dokuyu bozmayacak ve metne uyum sağlayacak şekilde yerleştirilmiş ansiklopedik bilgiler. Bu bilgileri geniş bir kelime haznesi ve masalsı bir dil ile şaşırtıcı ve keyifle okunacak biçimde okura vermeye çalıştım.

Elibittibile seksen üç yaşında bir kadının, Gülten Hanım'ın hayatının tüm dönemlerine bakış atarak ve günbegün yalnızlaşma sürecini anlatarak neredeyse yüz yıllık bir sürece dokunan bir metin. Okuyucular 1923 yılında gerçekleşen Türk-Yunan nüfus mübadelesinden başlayarak günümüze değin uzanan bir zaman çizelgesinde gezinerek, büyük bir aileye mensup olan birçok karakterle tanışacak, kişisel ve toplumsal birçok hikayeye dahil olacaklar.

Roman büyük ölçüde otobiyografik unsurlar taşıyan bir kurgu aslında. Sizin Gülten Hanım olarak tanışacağınız ana karakter, benim yüz yüze konuşma ve birçok röportaj yapma şansına nail olduğum bir hanımefendi. Sohbetlerimizde bana yaşamına ve ailesine dair birçok hikâye anlattı, belge ve fotoğraf gösterdi. Benim daha sonra kurgulayarak farklı yönlere götürdüğüm hikâyesi ile Elibittibile'nin yolunu aydınlattı.

Romanı yazmam bir yıl kadar sürdü. Yazmak için belirli bir koşul gözetmedim. Bazen tatilde bir gece yarısında, bazen sabah uyanır uyanmaz mesai öncesinde yazdım. Kitabı oluşturan röportajlar aslında korona sürecinde evden çıkmanın yasak olduğu dönemde gerçekleşti. O süreçte biraz da şartları zorlayarak tamamladım ön çalışmayı. Kitabın bitişi ise Kapadokya'da olduğumuz bir ana denk geldi. Bu nedenle ikinci imza gününü kitabın bittiği yerde yaptık.

Elibittibile'nin bölüm başlarında yer alan resimleri de ben çizdim. Zihnimde canlandırdıklarımı resmetmeye çalıştım. Ancak hem kapak resminde hem de iç kısımdaki çizimlerde karakterlerin yüzlerini boş bırakmayı tercih ettim. Bu kısımları okurun hayal gücüne müdahale etmemek maksadıyla onların inisiyatifine bıraktım.

Elibittibile'nin yolculuğu bundan ibaret.

Kitabınızla ilgili aldığınız ve hatıralarınızda yer eden bir geribildirim oldu mu?

Kitabın içerisinde yer alan karakterler gerçek insanlardan esinlendiği için onları tanıyan insanlar tarafından daha ilgiyle okundu. Kurguda değişikliğe gittiğim ve kendi yarattığım birçok hikâye olduğu için şaşırdılar. Hangi kısım gerçek, hangi kısım kurgu çelişkisi içerisinde masalsı bir maceranın içerisinde buldular kendilerini. Bu kısımlar hakkında onlarla müzakere etmek ve meraklı sorulara hedef olmak oldukça keyifliydi.

Romanın içerisinde kendi aileme dair de bazı anekdotlar yer alıyor. Bu nedenle hatıralarımda yer alan, bazen benim de içerisinde bulunduğum kısımlar var. Bu vesile ile benden yaşça çok büyük insanlarla da paylaşım içerisine girme fırsatım oldu. Örneğin bir arkadaşım romanı annesine okutmuş. Kendisi henüz onuncu sayfadayken bana çok etkilendiğini ve çok beğendiğini ifade ettiği sesli bir tebrik mesajı gönderdi. Yazarlığın en keyifli kısmı bu olsa gerek. Henüz yolun başındayım tabi kim bilir daha ne güzel sürprizler çıkacaktır karşıma.

Özellikle belirtmek istediğim ve benim çok etkilendiğim bir olay daha var. Annemin ilk defa kitap okuduğuna şahit oldum. Üç gün içerisinde, büyük bir heyecanla bitirdi kitabı. Emeğimin karşılığını bu şekilde almak gerçekten çok kıymetli. Onlar için gurur vesilesi olan bu olayın bana dönüşü de böylelikle gurur ve mutluluğa dair oldu.

En keyifli geribildirimler aslında beş yaşındaki oğlum Atlas'tan geldi. Bu süreçte eşimle birlikte o da çok heyecanlandı. Bir gün bana gelip kitap yazacağını, ona da imza günü yapmamızı ve kitabının adının "dünyada bir şey kalmadı bile" olacağını söyledi. Eşime de onun imza gününün ne zaman olacağını soruyor. Sanata dair herhangi bir şeyin onun için normalleşmesi ve bununla büyümesi benim için o kadar kıymetli ki.

Kitabınızın ilk sayfalarında sizi tanıtan kısa metne baktığımızda "çok gezdi, çok okudu" tanımını görüyoruz. Okumalarınız ve gezmelerinizin kitabınızı yazmaya etkisi oldu mu?

Daha önce bahsettiğim gibi önce babamın mesleği dolayısıyla, sonra da çok şanslı biçimde eşimle uyumlu olan gezgin ruhumuz sayesinde birçok yeri görme şansına eriştim. Atlas'ın doğumu da bu süreci sekteye uğratmadı. Adını bile doğduğu hastanenin penceresinden görünen okyanustan alan oğlumun da aynı ruh ile büyüyeceğinden emin olmak mutluluk verici.

Çok gezmenin, yani yaşama dair somut deneyimler elde etmenin elbette kitaba önemli etkileri oldu. Karakter yaratırken, mekân tasvir ederken, zihnimi yenilerken hatta bazen ilham beklerken bile faydalandım bu süreçten.

Okumanın etkisinin ise daha büyük olduğunu söyleyebilirim. Okumayan, farklı tekniklere aşina olmayan, Türkçe'nin engin kelime dağarcığına ve dilbilgisine hâkim olmayan bir yazar eksiktir bence. Ben bir kitabı okurken içerisinde ciddi imla hataları görürsem yazarına ve hatta yayınevine olan bakışım değişiyor. Bana göre çok mühim bir eksi bu onlar için. Yazmaya başladıktan sonra çok daha fazla okumak gerekiyor ayrıca. Bir yazarın tek bir tekniğe takılmaması, ufkunu genişletmesi, farklı dönemlere ve kültürlere ait bakış açılarını kaçırmaması için okumaya devam etmek çok önemli.

Yine aynı metinden müziğe ilginiz olduğu görülüyor. Müziğe ilginiz nasıl başladı?

Ben kendimi deneyimlerin insanı olarak tanımlıyorum. Çocukluğumdan beri başka bir yeri görmek, farklı bir yemeği denemek, standart olmayan bir sporu yapmak vazgeçemediğim bir tutku oldu. Güzelliklerin tarafında olan her insan gibi sanatın her dalı için de bu hislerle doluydum. Birilerini örnek alarak ya da çok yetenekli olduğum için değil. İzmir'de ortaokuldayken, babamla birlikte bir tatil gününde, müzik mağazaları kapalı olduğu için bir kitabevinden, ikinci el ve kılıfsız bir gitar satın alıp otobüsle eve döndüğümüz o günden sonra aşağı yukarı her yıl yeni bir müzik aleti alarak çalmayı denedim. Hepsini çaldım, bazılarını daha çok sevdim ama en sonuncusu gözbebeğim oldu. Klarnet. Belki de şimdiye kadarki bütün müzik deneyimim bunun içinmiş diyorum. Evde klarnetimi hiç sökmeden bırakıyorum ki yanından her geçişimde bir dakika bile olsa alıp üflemem daha kolay olsun. Kendime klarnet dinleyicisi oluşturabilmek için bu süreçte her zamankinden daha fazla misafir davet ediyoruz evimize.

Enstrüman çalmak konusunda kimseyi örnek almadım dedim ama bu konuda beni her zaman destekleyen ve ilk gitarımı aldığım o gün gibi şimdi de yanımda olan babama teşekkür etmem lazım. Ben oğlumla olan ilişkimde onu örnek alıyorum. Umarım Atlas da beni örnek alır.

Şu an evimizde dört tane gitar, ukulele, klarnet, yan flüt, bateri, piyano, keman, kabak kemane, lir, mızıka, kalimba ve aklıma gelmeyen daha bir sürü enstrüman mevcut. Bunlar için ayırdığımız oda bizi ancak birkaç sene daha idare eder sanıyorum. Büyük ihtimalle o süre içerisinde Atlas da benimkileri beğenmeyip kendi enstrümanlarını edinmeye başlar.

Sanat insanın ruhunu doyuran en güzel besin elbette. Hangi dalı olursa olsun. Müziğe yeteneğim yok diyen resim çizebilir, heykel yapabilir o da yoksa edebiyata, sinemaya, yetenek gerektirmeyen herhangi sanat dalına yönelebilir. Bu yetenek meselesine ben çok fazla katılmıyorum ayrıca. Zamanla geliştirilebilir bir konu bu. Çok yetenekli olduğuna emin olduğum fakat bir enstrümanı çalamayan arkadaşım da vasat seviyede bir yeteneğe sahip olup bunu başarabilen arkadaşım da var. Azim, istek ve ataletten kaçmak her konuda olduğu gibi burada da önemli.

Bu soruyu da Nazım Hikmet'i anarak ve Ezgi'nin Günlüğü'nün sesi kulaklarımızda bitirelim. Sanatla uğraşmak güzel şey, "ümitli" şey. Dünyanın en güzel sesinden, en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey. Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum.

Müzikle ilgilenenlerin şiir yazmaya meyilli olduğu gözlemiyle şiire yahut şarkı sözü yazmaya ilginiz olup olmadığı merakı uyanıyor. Böyle bir yönünüz var mı?

Aslında yıllardır müziğin içinde olduğum için şarkı sözü yazmaya ve beste yapmaya ilgim var ama bunu bir türlü başaramadım. Bazen yazdığım güfteyi beğenmedim bazen de yaptığım besteyi özgün bulmadım. Belki de bunlar çok yoğun ve kararlı denemeler değillerdi. Belki de doğru zaman henüz gelmedi. Sonuç olarak söz yazma ve beste yapma işi henüz gerçekleştiremediğim bir hedef. Umarım en güzelini yapmam için beni bekliyordur.

Hayatınız bir film olsa soundtrack'inde hangi şarkı olurdu?

En çok zorlandığım soru bu oldu sanırım. Yerli-yabancı ve farklı türlerde yüzlerce şarkıyı geçirdim zihnimden. Eminim çok uygun bir cevap olacağını bu röportajdan sonra hatırlayacağım onlarcası da aklıma gelmedi. Bazılarının sadece müziğini seviyorum bazılarının da sözleri beni anlatmaktan uzaktan. Sonuç olarak "eli bitti bile" palindromu gibi nereden baksanız aynı yere çıkacak iki cevabım olacak bu soruya. Athena-Ben Böyleyim ve Frank Sinatra-My Way.

Hayat benim. Her anımı yaşadıkça sevesim var.

Aldırmam hiç yağmurlara. Benim güzel hatalarım var.

Bir an bile vazgeçmedim. Kendi yolumdan.

Ne tür kitaplar okursunuz? En son hangi kitabı okudunuz?

Önceki yanıtlarımda da yer verdiğim üzere ben insanın kendi dilinde ve aşina olduğu yaşama dair bir şeyleri içeren yapıtlara yoğunlaşmasını çok kıymetli buluyorum. Bu edebiyat için de böyle müzik ve sinema için de. Ne kadar kabullenmesek de kendi kültürümüze dair detayları kendi dilimizde hissedebilmek büyük bir şans. Çeviriden kaynaklı kayıplar farklı dillerdeki eserler için dezavantaj oluşturuyor. Bu nedenle okuduğum kitapları ağırlıklı olarak ana dili Türkçe olan eserlerden ve büyük ölçüde çağdaş Türk edebiyatından seçiyorum.

İhsan Oktay Anar, Ayfer Tunç, Hakan Günday, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli, Hasan Ali Toptaş, Barış Bıçakçı gibi bütün kitaplarını okuduğum ve yeni çıkan kitabını sorgusuz aldığım yazarlar var. Ödül almış yeni yazarların kitaplarını da bana ilham olması açısından takip etmeye özen gösteriyorum. Son dönem yazarlarından en çok Fatih Gezer'i beğeniyorum. Özellikle " Ölüler Kıraathanesi" kitabını herkese tavsiye ederim. Genelde birkaç kitabı aynı anda okuyorum. Son okuduğum kitaplar Ayfer Tunç'tan "Kuru Kız" ve Elif Demirel'den "Geceden Beri" idi. Elif Demirel bu romanı ile "Everest İlk Roman" ödülüne layık görüldü. Şu an okuduğum kitap ise Tarık Tufan'dan "Âşıklara Yer Yok".

Okumaya doyamadığınız kitabı, dinlemeye bıkmadığınız şarkıyı öğrenebilir miyiz?

Bu soruya tek bir cevap vermek oldukça zor. Üç kitap söyleyeceğim.

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

Kafamda Bir Tuhaflık – Orhan Pamuk

Sus Barbatus – Faruk Duman

Bence bu kitapların tadını başka dilde bir kitaptan almak oldukça zor. Aynı şekilde bu kitapları yabancı dildeki çevirisinden okuyan bir okurun da bizimle aynı şeyi hissetmesi mümkün değil. Bu üç kitap da benim için başyapıt niteliğinde.

Dinlemekten bıkmadığım şarkı aslında bir The Cure eseri olan Love Song. Ancak benim sevdiğim 311 versiyonu. Türkçe parçalardan ise Can Kazaz'dan Kendi Halimde.

Bu röportaja bir soru ekleme hakkınız olsa kendinize hangi soruyu sorarsınız?

Oldukça kapsamlı bir röportaj oldu fakat sizin sormadığınız, benim de cevabını araya sıkıştırmadığım bir soru geldi aklıma. Bundan sonraki kitabım hakkında bir soru sorardım sanıyorum. Sormuşken cevabını da vereyim. Muhtemelen gelecek yıl okurla buluşacak olan ikinci kitabım bu defa öykü türünde olacak. Altı adet hikâyeden oluşan kitabın ismi "Altı Üstü". Bu kitabı hazırlarken "Ayrımın Altı Derecesi" teorisinden esinlendim. Bu teoriye göre dünyada herhangi iki kişinin birbirine ulaşması için en fazla altı bağlantıya ihtiyaç vardır. Söz gelimi, Afrika kıtasında yaşayan bir insanın doğru altı bağlantı ile ABD başkanına ulaşması mümkündür. Benim öykülerim de bağımsız görünen ama tam da iç içe geçmiş daireler misali öyküler.

Özenle hazırlanmış bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim. Umarım benim cevaplarken aldığım keyfi okuyanlar da paylaşırlar. Herkese edebiyat ve sanat dolu günler dilerim.


Yazar: Necla DURSUN - Yayın Tarihi: 19.05.2023 09:00 - Güncelleme Tarihi: 20.05.2023 00:08
696

Necla DURSUN Hakkında

Necla DURSUN

1976 Sakarya doğumludur. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yerel Yönetimler Anabilim Dalı Küresel Şehirler ve İstanbul Araştırmaları Bilim Dalı’nda Yüksek Lisansını “Kuzguncuk Semt Tarihini İnsandan Okumak; Bir Seçki ile Şahsiyetler” konulu yüksek lisans teziyle tamamlamıştır. Finans sektöründe çalışmakta ve İstanbul’da yaşamaktadır.

Necla DURSUN ismine kayıtlı 96 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 1 kitap bulunmaktadır.

Twitter Facebook Instagram YouTube Kişisel Kitap Satış Sitesi