Yalanın Siyaseti ve Siyasetin Yalanı, Düşünce, Mustafa BUĞAZ

Yalanın Siyaseti ve Siyasetin Yalanı yazısını ve Mustafa BUĞAZ yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Yalanın Siyaseti ve Siyasetin Yalanı

08.03.2024 09:00 - Mustafa BUĞAZ
Yalanın Siyaseti ve Siyasetin Yalanı

Aydınlanma'nın çok bilinen çarpıcı bir sloganı vardı: "Aklını kullanma cesaretini göster!" Evet, Aydınlanmacı filozoflara göre insan rasyonel bir varlık olarak iyiyi ve doğruyu seçebilecek akıl denilen değerli bir töze sahipti. Bu töz herkeste vardı ve dolayısıyla insanlar artık kutsal kitapların ve din adamlarının aklına ihtiyaç duymadan hakikate ulaşabilirdi. Buraya kadar hikâye doğru ve ilgi çekiciydi. Fakat unutulan bir şey vardı: "Akıl herkeste var olan bir tözdü ama herkes aklı doğru kullanma yöntemlerini biliyor muydu?" Maalesef bilmiyordu. Modernliğin atladığı en önemli nokta da buydu zaten. İnsanı her zaman rasyonel davranacak bir özne olarak kurgulamıştı kafasında… Bilinçaltının da keşfiyle beraber insanın aslında çok da akılcı ve rasyonel bir varlık olmadığı anlaşıldı. En azından irrasyonel tarafının daha derin olduğu gerçeğine ulaşıldı. 1960'lardan sonra post-modern çağa girişle beraber akıl iyice buharlaştı, insanın hakikate ulaşamayacağı, hakikatin göreceli olduğu tezi yaygınlık kazandı. 2000'lerden sonra internetin ve sosyal medyanın da hayatımıza girişiyle beraber aklın selası okundu.

İnternet, klasik medyadan farklı olarak kitlelerin sadece haber tükettiği bir mecra olmanın yanında haber ürettiği bir mecra olarak da hayatımıza girdi. Bu noktadan sonra dananın kuyruğu koptu, iş şirazesinden çıktı. Çünkü aklını doğru kullanmasını bilmeyen eğitimsiz milyarlarca insan, haber üretebilen konumdaydı. (Ne kadar tehlikeli bir olguyla karşı karşıya olduğumuzu varın siz düşünün! Kitlelerin eline pimi çekilmiş bir bomba verilmişti. Verilen bu silahla beraber isteyen istediği dedikoduyu, iftirayı, yalanı, safsatayı, itibar suikastını hiçbir ceza ve yaptırım korkusu duymadan yapar oldu. Sosyal medya adeta linç ve hınç duygusunun son haddine kadar yaşandığı bir arena haline geldi.) Tabii bu kadar büyük kitlelerin başıboş bırakılması da düşünülemezdi. Zaten de öyle oldu. Çok uluslu şirketler ve sosyal medyanın patronları akıllı algoritmalar geliştirerek filtre balonları aracılığıyla yığınları türdeş, sınırlandırılmış ve sadece kendi seslerini duyabildikleri yankı odalarına kapattılar. Farklı düşünce ve fraksiyonlarla karşılaşmadan sadece kendisi gibi düşünen insanlarla vakit geçiren taraflar bir süre sonra kendi önyargılarını, kanaatlerini, inançlarını onaylayan evrene alıştılar ve bunları onaylamayan farklı düşüncedeki grupları şeytanlaştırarak kutuplaşma ortamının doğmasına sebep oldular.

İnternet zamanla eleştirel düşüncenin değil, doğmaların, önyargıların ve kanaatlerin pekiştiği kör kuyuya dönüştü. Hâlbuki başlangıçta sınırsız olanaklar ve özgürlükler sağlayacağı, çoğulculuğu pekiştireceği, demokrasiyi güçlendireceği düşünülen bir ütopya iken, hızlı bir şekilde süreç tersine işlemiş, kısa bir zaman zarfında bütün olumsuzlukların kaynaklandığı, özgür düşünce ve çoğulculuk konusunda daralmanın yaşandığı distopik bir dünya halini almıştır. Aslında bu yeni bir olgunun da doğması anlamına geliyordu: Hakikatin önemsizleşmesi diğer adıyla post-truth çağı... Yalın Alpay'ın deyişiyle artık kimse, bize modernitenin hediyesi olan eleştirel bakışı kullanmaya gerek duymuyor, verilerin doğruluğunu araştırmıyor, herkes duyguları ve inançları ile hareket ediyor, analitik çözümleme, yerini katılaşmış inançların sürekli olarak onaylanmasına bırakıyordu. (s.19)

Tabii siyasetçiler böyle bir çağın gelişini coşkuyla karşıladılar, bundan azami derecede istifade etmeye çalıştılar. Ettiler de. Hiçbir şeyin gizli kalmadığı, her şeyin fotoğraf ve videolarla ifşa edildiği bir çağda post-truthun gelişi siyasetçiler için doping etkisi yarattı. Zira bu kadar büyük kitleleri manipüle etme konusunda sıkıntı yaşıyorlardı zaten. Böylece işleri kolaylaşmış oldu. Hakikatin önemsizleşmesi döneminde artık siyasi liderlerin savlarının ve söylemlerinin hakikatle bir ilişkisi olması gerekmiyordu. Destekçisi olan kitlenin inançlarına ve önyargılarına uygun olduğu sürece liderin tutarsız savları ileri sürmesi, yolsuzluk yapması, başarısız dış siyaset ya da ekonomi yönetimi yapması önemini yitirmişti. (s.20) Ayrıca akıl yürütmenin ortadan kalktığı bir dönemde komplo teorilerinin prim yapması kaçınılmazdı. Siyasetçiler de kitleler için sık sık komplo teorileri üreterek başarısızlıklarını perdelemeyi başardılar.

Siyasetçiler halkı manipüle edebilmek ve muhaliflerini susturabilmek için başka yöntemler de kullandılar. Felsefede safsata (fallacy) adı verilen hileli akıl yürütme yöntemleriyle eğitimsiz zihinleri fark edilmeden kandırmayı başardılar. Safsata veya retorik yoluyla yapılan kandırmaca fark edilmesi zor olduğu için zamanla oldukça kullanışlı hale geldi. İşte Yalın Alpay, "Yalanın Siyaseti" isimli kitabında bu hileli akıl yürütmelerin ipliğini pazara çıkarıyor. Önce hakikatin önemsizleşmesinin (post-truth) ne olduğunu ortaya koyduktan sonra post-modern siyasetin retorik ve safsata aracılığıyla kendi dayanaksız savlarını nasıl geçerli hale getirdiğini, kitleleri nasıl kandırmayı başardığını oldukça sade ve anlaşılır bir tarzda anlatıyor. Kısaca okuyucunun gözünü açarak safsatalara karşı daha uyanık olmalarını amaçlıyor. Okuyucu kitabı okuduğunda, kendi ülkemizde de siyasetçilerin hileli dil oyunlarına çokça başvurduğunu görecek, kitabın aslında Türkiye'nin öz hikâyesini anlattığını fark edecektir.

Yalanın Siyaseti
Yalın Alpay
Destek Yayınları
İstanbul 2017
183 sayfa


Yazar: Mustafa BUĞAZ - Yayın Tarihi: 08.03.2024 09:00 - Güncelleme Tarihi: 14.02.2024 01:55
423

Mustafa BUĞAZ Hakkında

Mustafa BUĞAZ

Hakikatin peşinde koşan, münzevi, mütecessis bir fikir işçisiyim.

Mustafa BUĞAZ ismine kayıtlı 26 yazı bulunmaktadır.

Twitter