Yeni Kitap Söyleşisi: Ahmet Melih Karauğuz, Edebiyat, Tuba YAVUZ

Yeni Kitap Söyleşisi: Ahmet Melih Karauğuz yazısını ve Tuba YAVUZ yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Yeni Kitap Söyleşisi: Ahmet Melih Karauğuz

10.01.2024 09:00 - Tuba YAVUZ
Yeni Kitap Söyleşisi: Ahmet Melih Karauğuz

Yazım süreciniz nasıl? Hemen hemen her yazarın belli başlı bazı uygulamaları var. Örneğin Hemingway her sabah 500 kelime yazması, Balzac'ın günlük 50 bardak kahve içmesi, Milton'un kör olduktan sonra her sabah yardımcısının ona İncil'den pasajlar okuması ve ardından bu pasajlardaki imgeleri zihnindeki yansımalardan hareketle yazması gibi. Sizin de böyle bir rutininiz var mı?

Rutinleri önemsiyorum ama bir yazma rutinim var diyemem. Çünkü ben mümkün oldukça bulduğum her yerde, ortamda yazmaya gayret ediyorum. Ancak elbette bir süre sonra sürekli yazıyor olmak da bir rutine giriyor. Ben de ayda hiç yazmıyorsam en az bir 3.000 kelime yazmaya gayret ediyorum. Ve bunun yanında sürekli bir okuma rutini geliştirmeye çalışıyorum.

Okumadığım ya da yazmadığım zamanlardaysa sürekli belli konular üzerine düşünüyorum. Sohbet meclislerinde o konular açıp insanların o konular üzerindeki düşüncelerini al kendi içinde eleştirel bir tarzla bakmaya ve doğru bir bakış elde etmeye gayret ediyorum. İçinde yaşadığımız dünyayı elbette rutinleri çok mümkün kılmayan bir dünya ama. Rutin dediğimiz şey aslında bizleri hayatta tutan, ayakta tutan şeylerden de bir tanesi. Baktığın zaman bir rutinin var mı? Benim her yerde yazma gayretimle birlikte aylık olarak 3.000 en az kelime yazma rutinim var diyebilirim.

Sizin için yazmak hayal kırıklığının dışa vurumu mudur yoksa hayal kurmanın en güzel yolu mudur? Nedir yazmak size göre?

Benim için yazmak, görme biçimi, hayatı anlama algılama noktasında bir aracı. Bunun yanında sorduğunuz soru etrafında meseleye bakacak olursak, kesinlikle hayal kurmanın en güzel yolu. Çünkü hayal kırıklıklarını dışa vurmak aslında bir iç döküm oluyor, bir hesaplaşma oluyor. Ve bu hesaplaşma da bir yerden sonra insanın iç görüsünü yitirdiği, iç görüsünün dışında bir şeyler ortaya koyduğu bir durum ortaya çıkartıyor. Bu da ne kadar edebiyat içerisinde bir yazıdır, tartışmalıdır.

Ama elbette insan yani sanatçı hayal kırıklıkları ile sanatçı olan ve hayattan öç alma arzusunda olan kişidir. Benim bu öç alma noktasındaki bakışım kesinlikle hayal dünyanın, hayal kurmamın en güzel yolu olarak yazı karşıma çıkıyor. Çünkü hayal kırıklıklarımızla yazacak olsa idik buradan bir sanat doğmazdı diye düşünüyorum. Bu noktada da ben yazıyı hayal kurmanın en güzel yolu olarak görüyorum.

Ben yazar olmalıyım dediğiniz anı hatırlıyor musunuz? Neydi yazmalıyım dediğiniz ilk olay yahut durum? Sizi özellikle teşvik eden biri oldu mu?

12-13 yaşlarında idim arkadaşlarımla birlikte Peyami Safa'nın Cingöz Recai kitaplarının hepsini okumuştuk ve kendi aramızda bu serileri biz devam ettirelim demiştik. Tabi ben o gün bu söze çok inandım. Çok anlam yükledim ve o günden sonra ben yazacağım yazar olacağım, Peyami Safa'nın Cingöz Recai serisini ben devam ettireceğim gibi bir hayal kurduğumu hatırlıyorum. Daha sonra lise yıllarımda kısa film senaryoları yazmıştım. Onlarla ödüller almıştık. Üniversite yıllarımda dergilerde metinlerim yayınlanmaya başladığı anda yazar olmalıyım demiştim. Özellikle de lisede, lise üçteyken İnsancıl dergisinde çıkan ilk öyküm benim ben yazar olmalıyım dediğim an olarak aklımdan hiç çıkmıyor.

Yazar olmak isteyenler genellikle kendilerine bir usta seçip onun önerilerini kılavuz bilir. Yazar adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Yazmak da aslında birçok iş gibi görerek, bakarak yapılabilen, öğrenilebilen bir şey. Okurluk dediğimiz şey bir yanıyla berber çırağının kalfa ya da ustayı izlemesiyle bir şeyler öğrenmeye çalıştığı o süreç gibi geliyor bana. İnsan, yazmayı yazarak ve birilerini taklit ederek öğrenmeye başlıyor. Ben lise yıllarımda Tarık Tufan olmak istiyordum. Tarık Tufan gibi yazıyordum.

Babam bana o dönemlerde metinlerime bakıp "Sen birisini taklit ediyorsun tabii. Ben okumadığım için şu an güncel olanları, kimi taklit ettiğini bilmiyorum ama birisine taklit ediyorsun. Bu normal, bu olacak. Vazgeçmeden yazmaya devam et. Bir gün kendi sesini bulacaksın" demişti. Bunun için bu noktada birisini üstat belirlemek ya da birisini taklit etmeye gayret ederek yazmak önemli.

Yine İbrahim Tenekeci'nin bir kitabındaydı. "Yola İsmet Özel olmak için çıktım, İbrahim Tenekeci" oldum diyordu. Yazarlık hikayesi biraz böyle. Bakarak, görerek birilerini taklit ederek yapılan bir şey. Dergiler de dergileri önemli kılan mesele de bu. Yazma sürecinde sizlere birilerini gösterme, birbirinizi görme, üstatlarla bir arada olma imkânı sağlaması. Özellikle dergi büroları bu noktada önemli. Benim de yazı hayatımda dergi büroları, dergiler okuduğum yazarları taklit etme arzusu, çabası önemli. Ve bir gün gerçekten babamın dediği gibi oldu. Bir gün bir çıt sesi duydum ve o günden sonra kendi dilimi, kendi anlatımımı yakalayabildiğime inanıyorum.

Yazmasa çıldıracak yazarlardan mısınız; yazmasanız ne yapardınız?

Yazmasaydım çıldırmazdım ama yazmasaydım rüzgârın önünde ağaçtan düşmüş bir yaprağın hali gibi bir hayatım olurdu. Bocalardım, savrulurdum. Çünkü yazmak bana bir içgörü sağlıyor. Bir bakış açısı kazanmamı sağlıyor. Ve hayatta içgörüsünü koruyan bir insan ya da en azından iç görüşünü koruma gayreti olan bir insan olarak yaşayabiliyorum bu sayede.

Yazmasaydım ne yapardım? Yazmasaydım da yine yazmanın bir yolunu bulurdum diye inanıyorum. Çünkü bunun bana bir yetenek olarak verildiğini ya da benim bu yeteneği ya da bu işi artık yazıyı ne olarak görüyorsak bu meşgaleyi bulmamın bizatihi benim kendi fıtratımda da yer aldığına inanıyorum. Yazmasaydım delirmezdim ama delirmek bazen kurtulmaktır da. Ben yazmasaydım birçok şeyden kurtulamazdım ve yaşam içerisinde oradan oraya savrulup dururdum da diye düşünüyorum.

Kendinize en yakın bulduğunuz roman kahramanı yahut bir şiir var mıdır?

Dino Buzzati'nin Tatar Çölü'ndeki karakteri Giovanni Drogo.

Şiir olarak da İsmet Özel'in "Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlar"

Her yazarın bir derdi var derler, sizin derdiniz nedir?

Benim derdim aslında yaratıldığım var olduğum zamanda neden var olduğumu anlamak, zamanımın ruhunu, doğasını algılayabilmek. Çünkü ben bu zamanda yaşıyorsam demek ki bu zaman içerisinde bir anlamım olduğuna inanıyorum ve bu anlamın ne olduğuna, benden bağımsız olarak da bu zamanın neler getirdiğine dair sorularım var.

Derdim bu sorulara cevaplayabilmek ya da cevaplardan da öte bu soruları daha da çeşitlendirebilmek. Ve her şeyden de öyle içinde bulunduğumuz zamanın, tarih içerisinde bir paradigma kırılmasına doğru gittiğine inanıyorum. Yaşadığımız her şeyin Allah'ın ilminden bir parça olduğunu düşünüyorum. Derdim şu, bütün bu olup bitenlerin ve bütün bu olup bitenler içerisinde benim, dünyanın bu noktasında, zamanın bu anında var olmamın, hikmeti anlamı nedir?

"Hep tuhaf zamanlarda yaşadık ama hiç bu kadar tekinsiz değildi yaşadığımız günler." diyorsunuz "Dijital Düşlemeler" de. Tuhaf zamanlarda yaşamak sizi ürkütüyor mu, umutsuz musunuz?

Herkes kadar evet beni de tedirgin ediyor. Çünkü tedirgin edici değişiklere şahit oluyoruz. Bir sabah kalkıyoruz ve herkes yeni bir gelişmeden bahsediyor ya da toplumsal olarak büyük yıkımlara şahit oluyor an be an.

Benim "Dijital Düşlemeler" kitabında bahsettiğim tekinsizlik ve tuhaflık biraz da dijital dönüşüm merkezinde. Bu noktadan bakınca da evet tedirginliklerim var ama korkularım yok. İnsan her daim zaten tedirgindir, tedirginlikleri korkuya döndüğü anda işin rengi değişir, insan farklı davranış kalıpları oluşturmaya başlar. Ben bu noktada korkmuyorum ve elbette umutluyum. Her ne oluyorsa güçlü bir irade sahibinin bilgisi çerçevesinde oluyor bu da beni korkudan uzak tutuyor. Burada benim tedirginliğim, korkudan farklı olarak, beni harekete geçmeye olup biteni anlamaya çalışmaya yönlendiriyor ve hal böyle olunca da anladıkça ya da anlamaya gayret ettikçe tedirginliklerim de gidiyor. Çünkü eşyanın künhüne vakıf olmaya çalışmak eşyanın gerçekte ne olduğunu ve ne olabileceğini de bize gösteriyor. İçinde yaşadığımız dijital dönüşüme karşı da korku duymuyorum. İnsana dair umudum devam ettikçe teknolojik ilerlemenin de insan için güzel olacağına dair bir umut besliyorum içimde.

Ki kitapta da bahsettiğim tuhaflık durumu insanlığın her döneminde vardı. Bizim tuhaflığımız ve bu tuhaflığın bize getirdiği tekinsizlik, daha önce şirketlerin kullanımına açık olan teknolojilerin son kullanıcıya kadar inmiş olması. Bugün bu sorulara yapay zekâ botlarını kullanarak da cevap verebilirdim mesela. Bu bundan iki yıl önce mümkün olmayan bir şeydi. En azından son kullanıcı bilgilerimizle. Şu andaysa son kullanıcı olarak bilmesek de birçok aracı kullanabilir haldeyiz. Bu yaşadığımız zamanı tekinsiz kılıyor. Bunun içinse yine elimizde, tekinsiz havayı dağıtacak, insanı güçlü kılacak araçlar var. Bu araçların varlığı da yine beni umutsuz olmaktan alıkoyuyor. Çünkü umutsuzsam, umudu diri tutmak için çabalamam gerektiğine inanıyorum.

dijital "Dijital Düşlemeler"de gündemde olan yapay zekâ tartışmalarına değinerek, pek çok yazarın kafasındaki sorulara işaret ediyorsunuz, şahsen yapay zekâ ve edebiyat ilişkisi benim de zihnimi meşgul ediyor. Siz sanatın insana has olarak kalacağını düşünüyorsunuz, aksini düşünen biri olarak bunu biraz açmanızı istiyorum. Bu öngörünüz sadece umut mu?

İnsana has olarak kalacağına inanıyorum çünkü kelimeler/imgeler/simgeler yalnızca insana verilmiştir. Anlatma, içinde bulunduğu durumu değiştirme, bir şeyler karşısında hayal kurma yeteneği doğada bir tek insanda var. Yapay zekayı eğer transhümanist bir bakışla ele alırsanız, eve makineler de sanat yapabilir, dersiniz ama orada şu soruyu sormamız gerekiyor. "Makineler neden sanat üretme ihtiyacı hissetsin ki?"

Benim gördüğüm durum şu. Bir şeyler olup bitiyor ve bizler o olup biten şeyleri seyredip oralardan bir takım sonuçlar çıkartıyoruz. Oysa olup biten şeylere müdahil olduğumuzda, akışa dahil olduğumuzda, yaptığımız yorumların da bize ait olmadığını, bize fısıldanan şeyler olduğunu görüyoruz. Bugün yapay zekâ araçları 70 yıldır hayatımızda olan ve bugün karşımızda olan uygulamalarının da on yıldır şirketler tarafından zaten kullanıldığını biliyoruz. Doğal dil işleme teknolojisi bugün hayatımıza giren bir teknoloji değil. Zaten onlarca yıldır üzerine çalışmalar yapılan, başarılı başarısız birçok uygulaması kullanılan bir teknoloji. Ama bizler bu gelişimi bilmediğimiz için bir anda makineler de metin yazıyor, sanatçının yerini ele geçirecek diyoruz.

Ben meseleye transhümanist bakışla asla bakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü transhümanist bakış evrene yetersiz yaratıcı, yetersiz insan gözüyle bakan ve insanı bu yetersizliklerden kurtarmak için bilinçli varlıklar yaratabilme görevi veren bir düşünce. Bu ne kadar mümkün? Ne kadar mümkün diye sorarken sorumu en basitinden soruyorum. Şunu demek istiyorum bütün biyonik gelişmelerin ne kadarı başarılı oldu ve ne kadarı gerçekten insan hayatında derin etkiler bıraktı, bununla ilgili istatistiklere, gerçek vaka çalışmalarına dönüp bakıyor muyuz? Cevabımız hayırsa o zaman neden makinelerin sanatçının yerini alacağına inanıyoruz?

İnsan neden bir şeyleri ifade etme, bir şeyleri farklı araçlarla anlatma ihtiyacı duyuyor. Buna bir cevap vermemiz lazım. Buna cevap verdikten sonra, bu ihtiyacı makineler de duyacak mı diye sormamız gerekiyor. Ardından şöyle bir durumla da karşı karşıyayız, bugün yapay zekâ botlarını eğittiğimiz ve sürekli insan tarafından üretilen verilere erişimi kessek, bu yapay zekâ teknolojileri ne kadar daha verimli çalışabilir? Daha da derine inelim ve nedir bu yapay zekâ? Hangi sorularla ortaya çıkmıştır ve hikâyesi kaç yıldır sürmektedir, bu süren hikâyede neler yaşamıştır, bunlara bakan olmuş mudur sanatçılar içerisinde?

Son olarak da şunu sormak gerekiyor. Kamera bugün sanat üretir mi? Kamerayla yapay zekâyı birbirinden ayıran ve bize yapay zeka sanat üretebilir dedirten şey nedir? Onun bir sonraki kelimeyi doğru tahmin edebilmesini sağlayan doğal dil işleme teknolojisi mi? Ama bu teknoloji zaten onlarca yıldır hayatımızda. Eğer sanatı elimizden alacak olsaydı, zaten alması gerekmez miydi?

Özetlemem ve sorunun son kısmına bir cevap vermem gerekirse, ben teknolojinin olağan akışında ilerlediğine ve hala çok kısıtlı bir alanda var olduğuna inanıyorum. Bütün gelişen teknolojilerin bir gerçekliği olduğuna ve bu gerçekliğinde henüz insanın gerçeğini aşamadığını düşünüyorum. Bunun için umut besliyorum demiyorum kendime. Aksine, transhümanist bakıştan farklı bir bakışla meseleye baktığım için olup bitenleri farklı bir pencereden yorumluyorum. Ve elbette şunu da sormak gerekiyor, umuda dair parça taşımayarak bu meseleye bakanlar neden bu meselelere karşı korku duyuyorlar, derinlemesine hiç düşündüler mi ya da düşünme çabasına girecekler mi? İşte o zaman bu meseleyi daha doğru ele alabilme şansımız olacak.

"Büyüsü bozulmuş dünyayı büyüleme şansı son kez sanatçının elinde." diyorsunuz eserinizde. Bu manada daha aktivist bir tavır mı sanatçıdan beklediğinizi? Ne yapmalı sizce sanatçı bu çağda, nedir beklentiniz?

Sanatçı zamanının tanığıdır. Zamanı yaşayan kişidir. Yaşadıklarından dersler çıkartan, çıkardığı dersleri, yorumları bir başkasıyla paylaşandır. Yaşadığımız zamanda sanatçı seyirci olmuş durumda. Hal böyle olunca da sanatçının zaten doğasında olan özellikleri bugün yeni özelliklermiş gibi geliyor bize. Oysa sanat eseri bizi bir şeylerin şahidi kılar, hafıza sahibi olmamızı sağlar. Bugün sanatçı sahada oynanan müsabakaların oyuncusuyken sahada yer almak yerine, tribünden sahayı izliyor ve sahada olup bitenlere dair tahayyüller oluşturuyor. Oysa sanatçı izleyen değil, içinde olandır.

Sanatçı aktivist mi olmalıdır? Bence sanatçı olarak kendisini gören kişi sanatçılık kimliğini özümsemelidir. Bu kabul ettiği kimlik ondan neler bekler, neler yapmasını gerekli kılar. Sanat eseri ne için vardır ve nelere sebep olur.

Basit bir örnek vermek istiyorum. Şu an elimde DeliDolu yayınlarından çıkan John Boyne'un "Yankı Odası" romanı var. Bu kavram bir sekiz yıldır hayatımızda. Türkiye'de hemen hiçbir sanatçının eserlerinde kendisine kavram olarak da kavramın yansımaları olarak da yer almadı. Oysa hepimizin, özellikle de Türkiye'deki insanların, hayatını derinden etkileyen bir gerçeklik. John Boyne'u böyle bir roman yazmaya iten şey nedir? Neden böyle bir konuyu kaleme alma ihtiyacı hissetti. Okurken kendime bunları soruyordum ve bu soruyu okuyunca da aklıma hemen bunlar geldi. Bugün yaşadığımız zamanı diğerlerinden ayrı/zor kılan şey zamanın zorluğu değil entelektüel/sanatçının içgörüsünü yitiren, dünyada olup bitenler karşısında söyleyecek cümleler/imgeler/simgeler üretemiyor oluşudur.

Büyüsü bozulmuş zamanın büyüsünü elbette sanat yeniden büyüler. Sanatın boyası, sanatın kelimeleri, sanatın melodileriyle tarihte nelerin değiştiğini biliyoruz. Bugünse geldiğimiz noktada sanatın dünyada olup bitenleri durduracak bir gücü olmadığını görüyoruz. Sanat mı güçsüzleşti yoksa sanatçının hayata karşı duruşunda ve hayatın kendisine gelen akınları karşısında bir güçsüzlüğü mü var?

Sanatçıdan, şayet kendime de sanatçı diyorsam elbette kendimde de, beklediğim şey hayatın seyircisi olmamak, sokaklarında caddelerinde yer almak, insanlarını anlamak, görmek, hayatın meselelerini dert edinmek ve bunu estetik bir filtreden geçirip dile getirmek. Bugünü anlamak. Çünkü insanın sadece bugünü var. Sanatçı kendi zamanının dışına kaçma konforundan, kendi zamanını anlamanın getireceği bedelleri ödemeye hazır olmaktan vazgeçmelidir. Bunu yaparsak, bu zamanı yeniden büyüleyebiliriz. Çünkü her eser bir tekliftir. Sanatçıdan beklendim, aktivist olmasından da öte, bir teklif sahibi olmasıdır. Çünkü kelimelere hükmeden sanatçının bizzat kendisi değilse kimdir?

Eserinizde okura yönelttiğiniz bir soruyu ben burada size yöneltmek istiyorum. "Algoritmaların hükümranlığında anlattığımız hikâyelerin okura ulaşması mümkün mü?

Bu soru bugün benim tarafımdan belki dile getirildi ama bir on yıl içerisinde devletlerin de en önemli meselelerinden bir tanesi olacak diye düşünüyorum. Çünkü algoritma diyorsak veriden bahsediyoruz ve bugün verilere sahip şirketler, devletlerin egemenliğini aşacak sınırlara gelecek kadar güçlendiler. Devletlerin toplamadığı verileri toplayıp, onlar üzerinden yeni ekonomilerin inşa edildiğine şahit oluyoruz. Bugün örneğin devletlerin elinde bireylerin kaç saat uyuduğu, uyku rutinlerinin ne olduğuna dair veriler yokken şirketler bu verilere de sahip.

Eğer, devletler ve elbette devletleri bu konularda yönlendirecek bilinçli kitleler olmazsa algoritma dostu olmayan her şeyin bir süre sonra kaybolacağını görüyoruz. Her ne kadar yayıncılık sektörü daha geç dönüşüm geçiren sektör olsa da onlar da zaman içerisinde algoritma dostu kitaplar, konular ve isimlere daha çok yer vermeye başlayacaklar. Kitapların zaten sadece dijitalden satılmaya başlandığı günümüzde de algoritmaların karar verdiği bir okuma kültürü geliştiriyoruz.

Algoritmaların hükümranlığını yenmek için de algoritmaların nasıl işlediğini her şirketin bize açıklamasını zorunlu kılmamız gerekiyor. Bizim verilerimizi nasıl işledikleri ve işledikleri verileri tam olarak ne için kullandıkları, kullanırken bize bu sürecin nasıl yansıdığını şeffaf şekilde bilmemiz lazım. Aksi taktirde bizim oy kararlarımızdan, alışveriş rutinimize, beğeni kriterlerimizden olumsuz bakışa sahip olduğumuz her şeye algoritmalar aracılığıyla karar veriliyor ve bunun gittiği yer insanlığı daha manipüle edilmiş yönlendirilebilir kitleler haline getirecek.

Cevaplarınız için teşekkür ederim.

Kitaphaber.com.tr'nin sayfalarında bana yer verdiğiniz için ben teşekkür ederim.


Yazar: Tuba YAVUZ - Yayın Tarihi: 10.01.2024 09:00 - Güncelleme Tarihi: 07.01.2024 23:01
493

Tuba YAVUZ Hakkında

Tuba YAVUZ

1982 yılında Erzincan’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Ankara’da çeşitli kurumlarda çalıştı. 2008’den bu yana Edirne’de Milli Eğitimde öğretmen olarak görev yapmakta. İki çocuk annesi.

Türk Edebiyatı, Hece Öykü, Ihlamur, Balkan Türküsü, Poyraz gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı.

2014’te “Sitare” öykü kitabı çıktı. (meserret yayınları)

Tuba YAVUZ ismine kayıtlı 48 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 1 kitap bulunmaktadır.

Twitter Instagram