Yeni Kitap Söyleşisi: Galip Çağ, Söyleşi, Tuba YAVUZ

Yeni Kitap Söyleşisi: Galip Çağ yazısını ve Tuba YAVUZ yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Yeni Kitap Söyleşisi: Galip Çağ

24.11.2023 09:00 - Tuba YAVUZ
Yeni Kitap Söyleşisi: Galip Çağ

Yazım süreciniz nasıl? Hemen hemen her yazarın belli başlı bazı uygulamaları var. Örneğin Hemingway her sabah 500 kelime yazması, Balzac'ın günlük 50 bardak kahve içmesi, Milton'un kör olduktan sonra her sabah yardımcısının ona İncil'den pasajlar okuması ve ardından bu pasajlardaki imgeleri zihnindeki yansımalardan hareketle yazması gibi. Sizin de böyle bir rutininiz var mı?

Evvela bahsettiğiniz yazarların belki tek işi yazmak. Bir yazma rutini oluşturmak öncelikle bu noktadan geçiyor biraz. Ancak henüz bir iki öykü ya da akademik metin yazma sürecinde iken oluşmayan rutinler zamanla artan yoğunluk ve yazmaya duyulan ihtiyaç ve iştiyakla oluşmaya başlıyor. Bu noktada ilk rutin bir gececi olmam. Nadiren gündüz yazarım. Çünkü yazmam için etrafımın hareketsizleşmesi şart. Seslerin kesilmesi de ya da en kötü ihtimalle sadece bana ait sesler olmalı. Belki kulağımda bir müzik gibi. İkinci rutin kalem ve kâğıt. Yani yanımda kalem ve kâğıdım olmalı ve aklıma düşen her hangi bir not hemen kaydedilmeli. Bir de tabi illa bir düzenli yazı yazma platformum olmalı. Örneğin şu anda iki farklı dergiye aylık ya da sayı olarak yazı yazıyorum, biri edebi diğeri ise biraz daha popüler tarih dergisi. Bu da ister istemez bir yazı rutini oluşturuyor. Rutinden kasıt örneğin günlük düzenle yazmak ise hayır böyle bir rutinim yok. Yani bazen günlerce nerede ise durmadan yazarken bazen hiç yazmayabilirim. Zaten bir yazarın günlük yazabilme rutinine sahip olabilmesi bu çağ için büyük lüks gibi geliyor bana.

Sizin için yazmak hayal kırıklığının dışa vurumu mudur yoksa hayal kurmanın en güzel yolu mudur? Nedir yazmak size göre?

Buna verilecek her cevap şahsa münhasır bence. Ya da asla tek bir cevabı yok. Ya da üçüncü şık: Hepsi! Kendi adıma mutlu olduğumda da mutsuz olduğumda da hayal kırıklığına uğradığımda da yazarım. Hangisi en fazla etkili derseniz hayal kırıklığı/hüzün/iç dökme ihtiyacı biraz öne çıkar ama. Çünkü sosyal ağlar üzerinden bir sonuca varıldığında sosyal gibi görünsem de bence asosyalim. Bir kimsenin kimseyi tam manası ile anlayabileceğini düşünmediğimden dışa değil içe doğru konuşmayı tercih ederim. Öyle olunca da yazarak yaşamak daha çekici geliyor bana. Kaldı ki iyi eserlerin çok mutlu iken y da işler iyi gidiyorken ortaya çıkabileceğine de inanmak. Her iyi yazara bir trajedi şart!

Ben yazar olmalıyım dediğiniz anı hatırlıyor musunuz? Neydi yazmalıyım dediğiniz ilk olay yahut durum? Sizi özellikle teşvik eden biri oldu mu?

Burada mesleğim icabı iki yönlü cevap vermeliyim. Akademik manada yazma kısmı elbette yeterli yetkinliğe ulaştığını hissetmekle ve cüret etmekle alakalı. Ben bu konuda bir miktar cesur ve cüretkâr davrandım ve daha lisans eğitimim başlarında kalemi elime aldım. Elbette şimdi olsam o kadar erken davranmazdım ama Nurettin Topçu merhumun da dediği gibi yazmak yazarak öğrenilir. Çoğu zaman kuramsal tavsiye ve yönlendirmeler ile ancak yazmanın yolunu öğrenirsiniz yazma eylemine sahip olmayı değil. Yani yazan olur ama yazar olamazsınız.

İkinci kısım edebi yön. Bu konudaki karar ya da evet yazmalıyım hissi okuma ile ilinti gibi geliyor bana. Yani anlatılacak çok şey var ama onu anlatacak donanım yok ise –örneğin kelime haznenizin genişliği- asla harekete geçemiyorsunuz. Ben o ilk anı tam hatırlamasam da nasıl öyküler yazmam gerektiğine dair kararı ne zaman verdiğimi hatırlıyorum. Ufak tefek yazma denemeleri, herkes gibi şiir olmayan şiirlerle başlayan şairlik hayallerini bir kenara bırakırsak 2011 ya da 2012 yılında aile büyüklerimizden birinin hikâyesini dinlediğimde benim bunları yazmam gerek dediğimi hatırlıyorum. Aslen Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Annem ve Babam Makedonya doğumlular ve son büyük göç dalgası ile gelmişlerdi Türkiye'ye. Ben Adapazarı'nda doğdum büyüdüm ama muhitimiz hep bu göçmenlerden müteşekkildi. Kendi dede ve ninelerim haricinde çok fazla yaşlı insanla da beraber büyüdük. Bu en önemli zenginlik bence. Zira günümüz öykü yazarlarının özellikle de genç yazarların ısrarla kurmaca ve bunun türlerine yönelmeleri bu zenginlikten maalesef yoksun kalmaları.

Sorunun son kısmına gelirsek başlangıçta bir teşvik edenim olmasa da bugün özellikle dört öykü kitabı ve onca edebi incelemenin devam etmesinde öğrencilerimin destek ve teşviki çok değerlidir benim için.

Yazar olmak isteyenler genellikle kendilerine bir usta seçip onun önerilerini kılavuz bilir. Yazar adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Buna öncelikle estağfurullah diyerek başlamam lazım. Çünkü halen devam eden bir öğrencilik halim var. Ama tecrübelerimin bana da fayda sağlayan çıkarımları var ve bunların bir kısmını paylaşmakta beis görmüyorum.

Evvela iyi yazarlığın bir kısa yolu yok. Var olan kısa yollar da sizi iyi bir yazar yapmaktan öte belki popüler bir yazar yapabilir. Yani okuyarak, yazarak, özellikle beğenilmeyerek sağlayabileceğiniz iyi yazar olma sürecini, bir muhite, popüler kanala, tanınır bir kalem ve çevresine endekslemeniz gelecekte asla sağlam kalmayacak bir konum sağlayacak sizlere. Sonu katiyen hüsran.

İyi yazarlar çok okumalı. Hatta önce hep, yazmaya başladıktan sonra ise çok okumalı. Yani dolmalı. Karar verdiği tür ya da türler ne ise tanımalı bu alanı. Elbette yazmak yetenek işi ama tembel bir yeteneğin sonu da hüsran.

Kendinize güvenin; sizi dizginleyen, durduran, cesaretinizi kıran her unsuru kendinizden uzaklaştırın. Yazabilirsiniz. Tatmin etmez belki sizi ilk başlarda ama yazabilirsiniz. Sonra gelişirsiniz. Yazmadan bunu bilmeniz zor.

Dürüst ve mütevazı olmak şart. Neysek oyuz bence. Örneğin ben bir tarihçiyim akademide. Maziyi hep sevdim daha da seveceğim. Dolayısı ile yazabileceğimi bilmeme rağmen postmodern, deneysel ya da artık ne deniyorsa kurmacanın bu türünün benlik olmadığını biliyorum. Bu durum bana irtifa kaybettiriyor farkındayım da. Çünkü özellikle son yıllarda edebiyatın "yeni"nin peşinde geçirdiği evrim elitist/seçkinci bir suni ustalığı da beraberinde getirdi. Elbette genelleme yapmıyorum. İyi olan her şeyi okuyor ve seviyorum ama birçoğunu dürüst bulmuyorum. Hüseyin Rahmi'nin, Recaizade'nin eserlerinden bazen groteks düzeyde eleştirdiği Batılılaşma adına benliğini kaybeden Tanzimat sonrası tipleri anımsatıyor bana birçoğu.

Yazmasa çıldıracak yazarlardan mısınız; yazmasanız ne yapardınız?

Çok konuşurdum. Yani yazmazken çok konuşuyordum aslen. Anlatmayı seviyordum belki. Yazmasam çıldırmam ama yazmadan da duramam artık. İlla yazmayacaksam da okurdum. Zaten bir söyleşide sormuşlardı, okumak mı yazmak mı diye. Düşünmeden okumak demiştim. Çünkü yumurta tavuktan çıkıyor bana göre, yazmak okumaktan yani.

Kendinize en yakın bulduğunuz roman kahramanı yahut bir şiir var mıdır?

Yani farklı yönleri birkaç tane var diyebilirim. Pal Sokağı Çocuklarında Nemecsek; Peyami Safa'nın Yalnızızında Samim; Sabahattin Ali'nin Raif Efendisi ilk aklıma gelenler… Belki bu aralar Ruh Adam'dan Selim Pusat…

Her yazarın bir derdi var derler, sizin derdiniz nedir?

Ben basit şeyler bizi mutlu edebilecekken bunları kaçırdığımıza çok dertleniyorum. Çünkü kaçırdığımız her şey yok oluyor ya da ediliyor. Çocukluğum boyunca evimin önündeki ceviz ağacı mesela. Bir gün kesildi, herkes unuttu. 30 sene sonra öyküsünü yazdım o ağaç altında büyüyen herkes okurken ağladı. Galiba ben en çok buna dertleniyorum ve bunları anlatmak istiyorum. İşçi bir babanın belindeki bir tomar anahtarın sesini unutun kaç kişi Bisiklet Dağı öykümü okuyp beni ağlayarak aradı bilseniz şaşarsınız…

cfee1df0aef1bf88281266898fc4ff19_xl

Son öykü kitabınız Akşam Pazarı çıktı. Hayırlı olsun. Siz üretken bir yazarsınız. Bu koşturmacanın içinde öykü tam olarak nerede?

Bence her şeyin önünde. Yani bir meşgale olarak değilse de feragat edebileceğim bir şey değil artık. Hayat da izin vermiyor zaten ya aklıma anlatılacak bir hikâye düşürüyor ya da anlatmama gerekecek bir kayıp yaratıyor. O yüzden zaman zaman yazmaya küssem bile galiba ömür vefa ettikçe öykü yazacağım.

Tarih ilmiyle meşgul bir akademisyen olarak edebi metinlerle bilimsel çalışmalarınızı üslup bakımından ayırmak zor oluyor mu? Yani akademisyen bir Galip Çağ ile öykü yazarı Galip Çağ birbirine nasıl karışmıyor?

Karışmak değil de birbirini etkiliyor aslında. Öyküden akademik olana doğru bir kayış var. Yani bütün olarak edebiyat akademinin kuru ve okunamaz tavrına bir nevi çeşni katıyor. Akademide halen eleştirilen tek tipliliğin aşılma yolu edebiyat. Öykü zaten bir yönü ile aktarma, hikâye etme. Ben akademik dilimi buradan dönüştürerek akademinin muktedirlerinin canını sıkan ama okuyucuyu rahatlatan bir üslup oluşturmaya çalışıyorum. Akademik düzen baskısı ile sürekli sınırlanan ve kısıtlanan genç akademisyen adayları için de bir yol gösterici olmasını istiyorum bunun. Üslup zihnin fizyonomisidir. Yazarken de yaşarken de. Üslup oluşturmanın yolu da özgürleşmeden geçiyor.

Akşam Pazarı'nı okurken sanki etrafınızda olup bitenleri o an yazmışçasına sıcak geldi anlatımınız. Hepsi gerçek gibi, hepsi kurgu değil de anı anlatıyormuşsunuz hissi uyandıracak kadar canlı geldi bana. Bunu diğer öykülerinizde de hissetmiştim. Özellikle bir gayretiniz oluyor mu bu samimiyeti yakalamak için, yoksa gerçekten hepsi yaşanmış olaylardan hareketle mi yazıldı?

Dört öykü kitabımda toplam 77 öykü var. Bunların muhtemelen ancak üçte biri anı öykü tamamı ile. Diğer üçte bir de anılardan esinlenilmiş olsa son üçte bir de tamamen kurgusal. Ancak aslında yukarıdaki sorulardan birine verdiğim cevapta da anlatmaya gayret ettim, benim bir suni ustalık, tamamen kuramlara bağlı görece "yeni" bir yazım tarzı benimseme gayret ve hedefim yok. Bazen sadece anlatmak ve sadece de dinlemek istersiniz. Ben anlatmak istiyorum bazen dümdüz, bazen içeriden. Böyle olunca da kafamda yazdığım öykü benim dünyamın öyküsü oluyor. Sokakta ördüğümüz bir adam, dedeniz, anneniz gibi. Bir de ben herkesin okumasını istiyorum öykülerimi. Mesela son kitabımı eniştemin okurken bir fotoğrafını göndermişti ablam. Çok mutlu oldum yani belki 5. Baskısının yapılacağını öğrensem bu kadar mutlu olmazdım. Hayatında kitaba yer olmayan birine kitap okutmak. Sıkmadan, keyif alarak hem de. Dediğim gibi bazı kriterlere uymak üzerinden sizin iyi bir yazar olup olmadığınıza karar veren edebiyat köşe başçıları için benim öykülerim değerlendirme dışı olsa da ben eskiden mahalle arası maçlarında defansta ya da kalede kendine verilen görevi saçma hareketler yapmadan yerine getiren küçük çocuk olmayı seviyorum. O tuhaf hareketlerle kendini büyük mahalle abilerine beğendirmeye çalışan tüm arkadaşlarım günün sonunda kaptırdıkları topları kurtarayım diye bana çok bel bağlamışlardı, iki taşın arasına kurulan kalede beklerken.

Ben kitabınızda en çok zifir öyküsünü beğendim, Türkmenistanlı Merdan'ı çok sevdim. Sizin böyle bir tercihiniz var mı? Varsa nedenini de anlatır mısınız?

Zifir öyküsü benim için çok özel zira gittiğim gördüğüm mekânlarda tanıdığım insanlardan esinlenerek ve özenerek kaleme almıştım. Kendi kahramanlarımdan birini seçeceksem sanırım Bisiklet Dağı'ndaki babamı yahut Leflef öyküsündeki babayı seçerdim. Tabi bu tamamen duygusal bir seçim ama bir yönü ile de bana en güçlü gelen öykü kahramanlarım onlar geliyor.

İyi bir okursunuz, hatta çeşitli mecralarda gençlere de bu manada yol açıyor, fikir veriyorsunuz. Akademi yoğunluğu saha dışındaki bu çalışmalara zaman ayırmanız bakımından zorluyor mu sizi?

Aslında ben bu ikisini birbirinden ayırmıyorum. Varoluşçu bir bakış ile bunun için varım diyorum. Zaman zaman akademi ile okuma/kitap etkinliğini birbiri içerisine sokuyorum. Eylem açısından hayır zorlanmıyorum ama bu çağ hele de büyük bir şehirde zamanın çok hızlı aktığı bir çağ. Öyle olunca iyi bir planlama şart. Bunu bazen geri çevirdiğim teklifler oluyor bu da belki dostlarımı kırıyor ama illa ki telafi ediyorum. Beni zorlayan kısım bu olabilir. Bu sorunun içerisinde bir de aile ve babalık var. Onu da düşününce evet işim zor.

Son olarak belki de çok sık karşılaştığınız bir soru da olabilir bilmiyorum ama tarihi bir roman yazmak planınız var mıdır?

Var. Çok da istiyorum. Ne yazacağımı da biliyorum. Hatta tam olarak tarihi değilse de başlayıp yarım kalan bir romanım da var. Tabi tarihi roman mı tarih romanı mı bunu iyi düşünmek gerekiyor. Ben bugüne dek hiç yazılmamış bir dönem şahısla alakalı roman planlıyorum. Akademik yönüm ile belgesel bir hüviyeti de olsun istiyorum. Bakalım inşallah başarırım.

Cevaplarınız için teşekkür ederim.


Yazar: Tuba YAVUZ - Yayın Tarihi: 24.11.2023 09:00 - Güncelleme Tarihi: 13.11.2023 22:18
604

Tuba YAVUZ Hakkında

Tuba YAVUZ

1982 yılında Erzincan’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Ankara’da çeşitli kurumlarda çalıştı. 2008’den bu yana Edirne’de Milli Eğitimde öğretmen olarak görev yapmakta. İki çocuk annesi.

Türk Edebiyatı, Hece Öykü, Ihlamur, Balkan Türküsü, Poyraz gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı.

2014’te “Sitare” öykü kitabı çıktı. (meserret yayınları)

Tuba YAVUZ ismine kayıtlı 48 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 1 kitap bulunmaktadır.

Twitter Instagram