Felsefi Bilimkurgu Distopya: Beyaz Odadaki Çocuk

Çocukluğumuzda korku-gerilim filmleri, hikâyeleri, romanları vardı. Bunlar, ânın içindeki bilinmeyene karşı duyduğumuz korkudan beslenen eğlencelerdi. Evet garip ama korkunç da olsa eğlenceydiler. Farklı ve heyecanlı vakitler geçirmek için başvurduğumuz oyalayıcılardı bu eserler. Bugünün distopyaları ise o birkaç saatlik eğlencelerden farklı olarak, geleceğe dair korkularımızı ve endişelerimizi tetikliyor, karşımıza çıkacağını tahmin ettiğimiz ama üstesinden nasıl geleceğimizi bilmediğimiz tehditleri daha düşük dozlu ama akut bir korku-gerilim sürekliliği içerisinde zihnimize işliyor. Ve distopyalar filmler kadar kitaplar arasındaki yoğunluğunu da günden güne artırıyor.
"Beyaz Odadaki Çocuk" distopya özelliklerini taşımakla birlikte gerçekçi teknoloji kurgusu ve felsefî yaklaşımı ile üç sacayağı üzerine oturan bir eser. Hikâye, ana karakter olan Manuel isimli çocuğun altı yüzeyi de ekranlardan oluşan beyaz bir odada, hemen hemen hiçbir şey hatırlamadan uyanmasıyla başlıyor. Dolayısıyla hikâyenin temeli, uyandığı andan itibaren kim olduğunu ve nerede olduğunu sorgulamaya başlayan Manuel'in içinde bulunduğu sanal dünyadan çıkma mücadelesine oturuyor. Bir nevi Matrix'ten kaçış. Ancak Manuel'in her kaçışı gerçek dünyaya değil yeni bir sanal katmana oluyor. Yani Manuel her seferinde bir Matruşka bebeğinden çıkıyor ama onu bir büyüğü bekliyor. Tabii bu durumu okur da Manuel'le birlikte fark ettiği, hatta zaman zaman birlikte bu kaçışların hiç bitmeyeceği düşüncesine kapıldıkları için, üst üste binen ve sonu gelmeyecek gibi görünen sanal dünyalar her ikisini de büyük bir karamsarlığa itiyor.
Metinlerarasılık Dozu Yüksek Bir Eser
Manuel vücudunu kullanamayan ama beyni yaşayan bir çocuk mu yoksa bir yazılım mı sorusu hikâyenin sonuna kadar çözüme kavuşmuyor. Manuel'in bir ailesi var mı, yoksa etrafındakilerin hepsi onu kandıran kişiler ya da yazılımlar mı? Manuel'e oyun oynayan kendi beyni mi? Bu sorulara hikayenin sonunda cevap bulabiliyor muyuz yoksa yeni bir soru sormak zorunda mı kalıyoruz? Yapay zeka gerçek dünyayı ele geçirdiğinde ve inşa etmeye başladığında bizim için sanal dünyalar kurup bizi beyaz odalara hapsedebilecek mi? Yoksa bu çoktan oldu mu? Şu an içinde yaşadığımız gerçek bir dünya mı? Gerçek nedir, var mıdır? Bunun gibi onlarca soru eserde Descartes'in varoluş felsefesi eşliğinde karşımıza çıkıyor. Manuel, Alice'in harikalar diyarına da sık sık gidip geliyor, kendisini sanal dünyalardan çıkaracak şifreleri Lewis Carrol'le yardımlaşarak çözüyor. Walter Isaacson'un "Geleceği Keşfedenler" adlı kitabında geniş bir kronolojisi verilmiş olan iki yüz elli yıllık donanım-yazılım geliştirme süreçlerinin özü eserin son bölümünde birilerinin bildiği ama çoğumuzun aklının ermediği konularda zihinlerimizi açıyor. Bu yönüyle "Beyaz Odadaki Çocuk" birkaç esere birçok kez derinlemesine atıflar içeren, metinlerarası boyutuyla nitelikli okurları dahi zorlayabilecek bir kitap. Özellikle "Alice Harikalar Diyarında" adlı kitabın önceden okunmuş olması neredeyse bir ön şart gibi. Descartes felsefesi ile Alan Turing'in matematiksel biyoloji temelli bilgisayar bilimi çalışmalarının bağlantısı hikâyenin sonunda vücut buluyor. Dolayısıyla önemli bir şerh düşeyim ki birçok okulun okuma listesinde bulunmasına rağmen bu eser için bir ortaokul çağı kitabı diyemeyiz. İyimser bir yaklaşımla, bahsettiğimiz bu üç alanda (felsefe, teknoloji, edebiyat) asgari düzeyde birikimi ancak lise düzeyinde ve o düzey ortalamasının da üstündeki okurlarda bulabileceğimizi sanıyorum. Elbette bir ortaokul çocuğu da bu kitabı okuyabilir ve belki bilimkurgu ilgisi nedeniyle keyif alabilir ancak tam anlamıyla meseleye vakıf olamayacaktır.
Eserde Ruh-Beden İkiliği ve Tanrı İnancı
Yazar Karl Olsberg, Descartes'ın ruh-beden ikiliği sorgulamasını eserinin odağına almış. İnsanı insan yapan bilincin beden dışı bir kavram olduğunu göstermeye çalışıyor. Bedenden ayrılan bilinci zaten kabul ediyor ancak bunun bir makineye taşınıp taşınamayacağını, makineye aktarılan bilincin onu insan yapmaya yetip yetmeyeceğini, bu bilince sahip makinenin diğer makinelerle dost mu yoksa düşman mı olacağını tartışıyor. Diğer bir deyişle, insan mı makine mi olduğunu bilmediğimiz bir bilinci makine ile insan arasında bir seçim yapmaya zorluyor. Bu sırada Manuel'e birkaç kez tanrıya inanmadığını söyletmiş olması ilginç. Bunlardan birinde insanların makineleri yarattığı, hikâyenin sonuna tekabül eden 2057 yılında makinelerin artık yönetimi tamemen ele geçirerek tanrı mesabesine yükseldiği ve dolayısıyla insanların kendi tanrılarını yaratmış olduğu anlatılırken, Manuel de küçümser bir tavırla "İnsanlar şimdiye kadar hep kendi tanrılarını yaratmamış mıydı?" diyerek cevap veriyor (s.279). Oysa hikâyenin sonunda Manuel'in, aktarılan bilinçle, kaybedilen hafızanın geri gelmesiyle veya buna benzer akılcı bir açıklamayla açıklanamayacak insanî bir algı düzeyine (ruh) sahip olduğunu, bu algıdan güç alarak makine mi yoksa insan mı olduğuna özgür iradesiyle karar verdiğini görüyoruz. Bu kararın Manuel'in tanrı ile olan ilişkisini güncellemiş olması muhtemel ancak belli ki yazar bu kısmı örtülü bırakmayı tercih etmiş. Belki de kastedilen, insanın hakikat arayışı içerisinde aslolana ulaşamadıkça ancak sahte tanrılar üretmiş olacağıdır. Yazarın baş kahramanıyla birlikte aslolana yönelen amansız arayışı bu sezgiyi destekliyor.
Toparlarsak...
Kitap oldukça zihin açıcı, varoluş üzerine düşünmeye sevk eden, sorgulamaya zorlayan, kapsamlı, beşer yıllık aralıklarla tekrar tekrar okunabilecek bir eser. 31 bölümden oluşan hikâyenin akışı çizgisel olmasına ve fazla karakter içermemesine rağmen iç içe geçişler nedeniyle yeterince karmaşık. Neyse ki çeviri ve düzenleme karmaşayı artırmıyor. Metinde harf eksikliğinden ibaret, ihmal edilebilir üç-dört küçük yazım hatası bulunuyor. Kitap çizim içermiyor. Kapak grafik tasarımı (orijinal) çok basit olmasına rağmen kitap ismiyle birebir, hikâyeyle büyük ölçüde örtüştüğü ve siyah-beyaz karşıtlığının çarpıcılığından faydalandığı için ilgi çekiyor. Bu arada yazarın henüz Türkçeye çevrilmemiş olan, Manuel'in odaya girene kadarki hayatını anlatan "Boy In a Dead End" ile bir devam kitabı olmayan ama aynı hikâye dünyasında geçen "Girl In a Strange Land" adlı eserlerinin de okurumuza sunulması ve bu üç kitabın bir seri filme uyarlanması da hiç fena olmazdı.
Beyaz Odadaki Çocuk
Karl Olsberg
Çeviren: Ebrar Karadeniz
Timaş Genç
2022 Nisan
304 sayfa
Yazar: A. Erkan AKAY - Yayın Tarihi: 03.04.2023 09:00 - Güncelleme Tarihi: 26.03.2023 23:37
Geçtiğimiz günlerde okudum ben de bu kitabı. Kapağını kapattıktan sonra zihnimde onlarca soru işareti kalmıştı. Metninizi okumak iyi geldi. Emeğinize sağlık.
Çocuklar konusunda da sizinle aynı pencereden bakıyorum. Sadece maceraya odaklanabilirler belki ama felsefi temelleri anlamlandırmaları pek kolay olmayacaktır. Üstelik çocukların görmek istediği netlik de yok metinde. Kimin ne olduğu kim olduğu karmaşık.
Okul listelerine kitap eklerken okumadığım bir kitabı eklememe yeminimi tazeledim. ☺️
Tekrar emeğinize sağlık, teşekkürler.