Günümüzün Anlatıcıları: Hüseyin Ahmet Çelik İle Ko, Söyleşi, Müzeyyen ÇELİK K.

Günümüzün Anlatıcıları: Hüseyin Ahmet Çelik İle Konuştuk yazısını ve Müzeyyen ÇELİK K. yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizd

Günümüzün Anlatıcıları: Hüseyin Ahmet Çelik İle Konuştuk

20.04.2022 09:00 - Müzeyyen ÇELİK K.
Günümüzün Anlatıcıları: Hüseyin Ahmet Çelik İle Konuştuk

Kişiyi yazmaya yönelten temel etken hayaller mi yoksa gelişen şartlar mı? Ya da diğer bir etken... Sizde hangisi daha etkili oldu?

Yazmaya çocuk denecek yaşta, kaynağına erişemediğim saiklerle başladığımdan olsa gerek hayallerin mi yoksa gerçeklerin mi tesirinde kaldığımı bilemiyorum. Bugün yazmak bir boşluğu doldurmaya, bir eksiği tamamlamaya, yanlışı düzeltmeye matuf bir eylemmiş gibi geliyor bana. Hiç değilse açıklamak... Varlığa bir izah getirmek, nesneyi yarayacağı bir işe koşmak, eşyayı yerli yerine koymak. İnsan belki hayaller kurarak başlar yazmaya fakat zamanla koşullar ona ne ve niçin yazması gerektiğini fısıldar.

Anlatmanın arkaik yanı düşünüldüğünde, anlatının kutsal yanı var gibi görünüyor. Sizce de öyle midir?

Sessizliği kimin bozduğuna bakmak gerek. İlk kim söz aldı ve ne anlattı? İlahiyatın sınırlarına girmeden açıklığa kavuşturulamayacak bir mesele. Âdem Peygamber, ona öğretilen kelimelerle ne yaptı mesela? İlk anlatan oysa anlatmak da kutsal oluyor diyebilir miyiz? Peki, anlatmak nedir? Bugün anlatmayı, anlamı deforme etmek hatta perdelemek diye de algılamak mümkün. Anlatmanın hangi formunu dikkate alacağımız da başka bir soru işareti. Hikâyenin, yüzyıllar boyunca gerçek olanın dışına çıkmamaya direndiği belirtilir kaynaklarda. Demek oluyor ki hikâye, yalanla temas kurarak yeni bir yatak buldu kendine akacak. Bu durumda anlatmak dediğimiz şey de gerçeği manipüle ederek yoluna devam etti. O halde kutsallık, anlatmanın biçiminden hatta muhtevasından ziyade niyetinde aranabilir.

Post modern anlatım imkânları bağlamında metinlerarasılık yanında türlerarasılık da gündemde. Hatta aynı metinde hem modern hem de post modern imkânlar birlikte kullanılabiliyor. Bu konunun bir şablona oturması gerekir mi?

İhlal edilmemiş bir sınır var mıdır? Belki hiç yoktur. Dolayısıyla her şablon, her çerçeve, her tertip bir yeniliğe yani bozulmaya; böylece ihlâle kapı aralar. Türler arasındaki geçişin kaçınılmaz olduğunu kabul etsem de, türlerin sınırlarına riayet etmeyi daha makul bulurum. Öykü öykü gibi olmalı, şiir şiir gibi; deneme de öyle. Bizi yabancı topraklarda gezdiren, kast-ı mahsus mu yoksa harita bilgimizin zayıflığı mı? Öyle iktiza ediyorsa, başka. Yazmak, taşmaktır. Yazacaklarınız sizi türün sınırlarına getirip bırakmışsa, elbette yolunuza devam edersiniz. Kurallar, her büyük eserden sonra yeniden yazılır. Buna bir diyeceğimiz olamaz. Öte yandan iyi bir konu yakalamışsanız, dile hâkimseniz, olayın nerede başlayıp nerede bittiğini tayin etmişseniz, şık bir final bir deniz feneri gibi parlayıp duruyorsa zihninizde, ne biçimsel oyunlarla vakit harcarsınız ne de şerit ihlâli yaparsınız. Bununla birlikte biçimi zorlamak sanatçının en büyük zevkidir. Sınırları çiğnemeye en layık olandır sanatçı.

Edebiyat dergilerinde görünüyor musunuz? Görünmek de gerekir mi? Edebiyat dergileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Edebiyat dergilerinin hâlâ soluk aldığı nadir ülkelerden biri olduğumuz söylenir. Doğruysa, ötekiler adına üzücü bir durum; bizim içinse gelmekte olanı haber veren bir işaret. Ben yine de iyimserim. 2008 yılıydı. Bir dergi çıkarmak istiyordum. Arkadaşlarım matbuatın öldüğünü söylüyorlardı. O tarihten bu yana yayın hayatına başlayan dergileri, gazeteleri, yayınevlerini saymaya kalksam sayamam. Tabi, kapananları da. Evet, vaziyet pek de iç açıcı değil ama dergiler hâlâ edebiyatın giriş kapısı. Dileyen oradan çıkmak da isteyebilir. Yaklaşık on yıl dergilerin mutfağında bulundum, dergilerde yer almak hâlâ heyecan verici. Umarım hem dergiler hem de dergilerin yayımlanmaya devam etmesini sağlayan gerekçeler yaşamaya devam eder.

Yazarken karşınıza birini alıyor musunuz? Okuyucu yahut hayali bir karakter de olabilir. Yoksa kendiniz mi kendi muhatabınızsınız?

Öykü bitene yalnızca sözcüklerle meşgul olabilirim. Bittikten sonra da bir süre gözaltında tutarım. Gerçek ya da muhayyel fark etmez, bir başkasının bakışından önce acımasız eleştirilerimin hedefi olur. Hâsılı "yazarken" yaşananlar benim için son derece mahrem; hayalî de olsa kimseyi ortak edememem bundandır.

suada

Öykü yazmak için en haklı nedeniniz nedir? Yazmasınız ne olur?

Öykü yazmak için en -belki de tek- haklı nedenim, "yapabileceğime" dair beslediğim inançtır. Beste yapabilseydim beste yapardım. Ki, denemişliğim var. Resim yapabilseydim resim yapardım ki asla yeltenmedim. Ben yazabileceğime inandığım için yazıyor olduğumu sanıyorum.

Sait Faik, "yazmasaydım çıldıracaktım" diyor 1952'de; Emil Ajar, "yazmasaydım ilaç tedavisi görecektim" diyor 1976'da. Yazdığı için bu hâle gelenler yok mudur, kuşkusuz vardır. Yazmakla bir şeyi değiştiremediğimiz gibi yazmamak da bizi değiştirmez esasında. Hayat unutturur. Yazmak, mutsuzluğumu azaltmıyor ama yazmasaydım daha mutsuz olurdum herhalde. Sonra da neye üzüldüğümü unuturdum muhtemelen. Dediğim gibi. Hayat…

Yazdığınız kurgunun kaderinizi etkileyeceğine inanır mısınız? Böyle bir deneyim yaşadınız mı?

İçimi nadiren bir vesvese yoklasa da inanmam. Acaba derim sadece. O kadar. Geçer gider sonra.

Öykücüler genelde birbirini sever ama bu eğer bir yarış olsaydı çağdaşlarınızdan kimi geçmek isterdiniz?

Okumalarımın yönü yeniden eskiye doğrudur. Tanık olduğum yıllarda yazılanlar, beni daha çok heyecanlandırır. Esaslı metinlerin devirle, takvimle bağı sınırlıdır; iyi her zaman iyidir. Ben kişisel ilgimden söz ediyorum. Kendimden memnun değilim ama yerinde olmak isteyeceğim kimse yok. Benzemek istediğim kimse de. Geçmek için önce benzemek gerekir. Herkesi yazmaya –hatta yaşamaya- iten sebeplerin farklılığı, böyle bir yarışı hayal etmeyi bile imkânsız kılıyor. Sevdiğim, takdir ettiğim yazarları anmayı severim. Emin Gürdamur'un öykülerini zevkle okurum mesela. Bir öykü için "keşke ben yazsaydım" fikrine kapıldığımda, o öyküden yol bularak bir öyküye başladığım da olmuştur. Cemal Şakar'ın "Kendime Giden Bir Yol" öyküsünü öyle sevdim ki oradaki âmâ kahramanı "Yok, Ses Yok" adlı öyküme misafir ettim ve sağır bir kahramanın hayatına ışık tutarak Cemal Şakar'ın "Kendime Giden Bir Yol"da görememek üzerinden aradığını ben duyamamak üzerinden aradım.

Hikâye ile öykünün farklı türler olduğuna dair dergiler dosya hazırlıyor ve yazarlar bazen görüş ayrılığına düşüyor. Sizce böyle bir fark var mı? Bu iki kavramla ilgili sizin tanımınız nedir?

Hikâye ile romanın da bir dönem kavramsal tartışmalara konu olduğu biliniyor. Halit Ziya, Batılı olduğu gerekçesiyle "roman" kavramına soğuk bakar, Türk edebiyatı için yeni sayılabilecek bu tür için "hikâye" demeyi tercih eder hatta dünya romanına dair bazı problemleri ele aldığı teorik kitabına Hikâye adını verir. Muhteva, uzunluk, olay ve kahramanların çeşitliliği açısından bir tasnife girişen Ahmed Mithad Efendi üzerinde bir ittifak kurulamasa da "kısa hikâye, uzun hikâye, roman ve nehir roman" kavramlarına karşılık gelebilecek dört tabakanın çerçevesini çizmiştir. "Hikâye" ile "roman"nın farkını anlamak, "hikâye" ile "öykü" çatışmasını çözümlemekten daha kolay olmuştur sanıyorum.

Bir iddiaya göre "öykü", "hikâye"yi unutturmak için dolaşıma sokuldu. Tarihte, böyle düşünenleri haklı çıkaracak malzeme bulmak zor değil fakat biz konunun bu tarafıyla ilgili değiliz şimdilik. Öykünün yaygınlık kazandığı dönem, öykünün yaygınlık kazanmasının izahıdır biraz da. 50 kuşağının yazdığı metinler, alışılagelene o kadar uzak ve Türk edebiyatı için o kadar yeniydi ki "öykü" kavramının yerleşmesi için daha uygun bir zaman dilimi olamazdı. İkinci Dünya Savaşı sonra hem dünyada hem ülkemizde edebiyat, muhtevası ve biçimiyle bir dönüşüme uğrarken bu kırılma noktasını belirginleştirecek yeni bir kavram da dile yerleşmekteydi. Demem o ki hikâye ile öykünün varsa bir ayrılığı, tarihin cilvesinden başka bir şey değildir. Ben hikâye ile öyküyü birbirinin yerine kullanıyorum, aksi yönde bir çabam yok.

bozdunya

Öykü yazıyorsunuz ama iyi bir öykü okuru olduğunuzu düşünüyor musunuz? Dergileri takip eder misiniz? Yeni çıkan kitapları alır mısınız? Bir de son çıkanlardan bize önermek istediğiniz öykü kitabı var mı?

Türk öyküsünü kitaplar ve dergiler üzerinden takip etmeye çalışıyorum, imkânlar ölçüsünde. Yeni kitaplar herkes gibi beni de heyecanlandırır. Kendi kuşağımı okurum. Keşif okumaları da yaparım dergilerde. Adını yeni yeni duyduğumuz isimleri es geçmemeye çalışırım. Henüz kitapları yokken Post'ta ilk önce Mustafa Aplay ile Onurhan Ersoy'u okurdum mesela. Muhayyel'de öykülerini yayımladığımız Ali Küçük vardı, daha sık yazmasını temenni ettiğim bir öykücüydü, Birnokta'da gördüm sonra, şimdi nerelerde bilmiyorum.

Matbuatta bir durgunluk var malum, o sebeple eskisi kadar çok öykü kitabı göremiyoruz. O sebeple çok yeni sayılmaz ama M. Fatih Kutlubay'ın Ben Denizlerden Hangisiyim, geçtiğimiz yılın önemli öykü kitaplarından biriydi.


Yazar: Müzeyyen ÇELİK K. - Yayın Tarihi: 20.04.2022 09:00 - Güncelleme Tarihi: 17.04.2022 23:25
349

Müzeyyen ÇELİK K. Hakkında

Müzeyyen ÇELİK K.

Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ 1983 Kütahya doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı. Trakya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda “Edebî Yönden Hazîne-i Evrak Dergisi” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Hayal Bilgisi, İzafi, Hece Öykü, Hece, İtibar, Mahalle Mektebi, Aşkar, Nordik, Türk Dili, Karagöz, Olağan Hikâye, Geçerken dergilerinde öyküleri yayınlandı. Halen Kütahya’da öğretmenlik yapıyor. Evli ve Ali Mahir’in annesi. 

Eserleri

Kamu Baş Rüyacısı, 2014, Ebabil Yayınları
Omzumda Biri, 2017, Hece Yayınları
Bütün Ağırlıklarım, 2021, Hece Yayınları

Müzeyyen ÇELİK K. ismine kayıtlı 19 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 5 kitap bulunmaktadır.