Yeni Kitap Söyleşisi: Gülnaz Eliaçık Yıldız, Söyleşi, Tuba YAVUZ

Yeni Kitap Söyleşisi: Gülnaz Eliaçık Yıldız yazısını ve Tuba YAVUZ yazarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizden okuyabilirsiniz.

Yeni Kitap Söyleşisi: Gülnaz Eliaçık Yıldız

03.01.2024 09:58 - Tuba YAVUZ
Yeni Kitap Söyleşisi: Gülnaz Eliaçık Yıldız

Yazım süreciniz nasıl? Hemen hemen her yazarın belli başlı bazı uygulamaları var. Örneğin Hemingway her sabah 500 kelime yazması, Balzac'ın günlük 50 bardak kahve içmesi, Milton'un kör olduktan sonra her sabah yardımcısının ona İncil'den pasajlar okuması ve ardından bu pasajlardaki imgeleri zihnindeki yansımalardan hareketle yazması gibi. Sizin de böyle bir rutininiz var mı?

Siz böyle sorunca düşündüm de öyle aman aman bir rutinim yok sanki rutinden sayılırsa eğer geniş masalarda çalışmayı seviyorum, dar çalışma masaları pek bana göre değil. Bir de aklıma düşen fikirleri not alıyorum, telefonumun notlar kısmına. Rutinden sayılırsa yine, genellikle geceleri yazarım, çünkü malum biz kadınlar sekiz kollu ahtapot gibiyiz; geceleri kendimizle kalabiliyoruz bir tek.

Sizin için yazmak hayal kırıklığının dışa vurumu mudur yoksa hayal kurmanın en güzel yolu mudur? Nedir yazmak size göre?

Her şeyden önce ait hissetmektir. Kendi gurbetinde telef olan insan yazarken yurt edinir. Biriken kırıkların bünyeye batmak suretiyle zamanla ruhu aşındırması sonrasında gereken tamir, kimi zamansa asla erişemeyeceğin zirvenin, parmaklarının ucunda olması çünkü yazar olmak istediği her şeyi kelimeler aracılığıyla olabilir bence ve bu yazının büyüleyici yanıdır. Bu cihetten bakınca hayal kurmanın en güzel yolu gibi de gözükebilir aslına bakarsanız. Ama hepsinden özge yurdumdur benim, kelimelerin ülkesinde yaşamayı seviyorum.

Ben yazar olmalıyım dediğiniz anı hatırlıyor musunuz? Neydi yazmalıyım dediğiniz ilk olay yahut durum?

Bunu ben değil de lisedeki edebiyat öğretmenim söylemişti bana, o günü hiç unutmam, aklımda mıh gibi çakılı kaldı. Bir de kendisine liseden mezun olurken yazdığım bir mektup ve verdiğim sözler vardı. Ben sözlerimi genelde tutarım, bazen vaktinde olmaz hayat şartları gereği ama sözüme sadık kalmanın da bir getirisiydi yazarlık. Lisede yazı yarışmalarına katıldım çokça, hepsinden de dereceler aldım, dolayısıyla okulda müdüründen temizlik görevlisine kadar fark edilir, tanınır bir öğrenciydim. Yazmak içinde bulunduğum toplumda beni fark edilir hale getiren ve diğerlerinden ayrıştıran bir şey oldu. Dolayısıyla onu sevdim, böylelikle zamanla daha kuvvetlenen ve kitaba evrilen bir ilişkimiz oldu yazıyla.

Yazar olmak isteyenler genellikle kendilerine bir usta seçip onun önerilerini kılavuz bilir. Yazar adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Türk Edebiyatı tarihine baktığımızda iyi yazarların iki şekilde yol aldığını görürüz; ya bir dergi etrafında toplanmışlardır, ya da hoca- öğrenci yani usta çırak ilişkisi vardır aralarında. Tek başına yol alanlar olsa da bunlar bir elin parmağını geçmez ve epey meşakkatlidir bu yolda yalnız yürümek. Önce bu gerçekliği kabul etmelerini tavsiye ederim. Günümüz edebiyat ortamında usta çırak ilişkisi bulmak zor şahsen benim mizacım talebeliğe çok yatkındır. Hoca tedrisatından geçmeyi severim ki kendi kitap sürecimde de A. Ali Ural hocamın talebeliğine talip oldum ve çok verim aldım. Yani işin özü mizaç meselesi biraz da, tek başınalığı sevenler için kitaplar birer öğretici ve usta niteliği görür, dergilerde pişmek önemlidir. Mümkünse mutfaklarında yer almak Yunus Emre misali dergâha odun taşımak lazım biraz. Bir de bu işin en temel mevzusu ısrarcı olmak, dergiyle de çalışsanız, hocayla da mevzu aynı. Ne istediğiniz bilip bu minvalde yol almak şart. Yetenek bu işin ancak yüzde yirmisi çünkü yazarlığın yüzde sekseni çalışmaktır. Çalışmaya talip olmalılar. Okumadan yazar olma gafletine hele ki hiç düşmemeliler, okumak dergiden de, ustadan da ziyade bu işin bel kemiği zaten.

Yazmasa çıldıracak yazarlardan mısınız; yazmasanız ne yapardınız?

Bu soruya çok sevdiğim bir yazar olan Ayşegül Genç'in bir sözüyle cevap vermek isterim: "Kendimi yazarak ifade edemeseydim nakış işlerdim, ahşap boyardım, şarkı söylerdim yine de bu insanlarla konuşmazdım. Şu insanlarla da. O insanlarla da."

Kendinize en yakın bulduğunuz roman kahramanı yahut bir şiir var mıdır?

Şimdi düşününce ilk aklıma gelenleri söyleyecek olursam roman kahramanları olarak Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'u ile John Fante'nin Toza Sor kitabının ana karakteri "Arturo Bandini". Şiir olarak da günümüz şairlerinden Hüseyin Karacalar'ın "Geç Kâğıdı" isimli şiiri.

Her yazarın bir derdi var derler, sizin derdiniz nedir?

Neden diye sorduğum her şeyin bir açıklaması olduğuna inanıyorum hayatta. Bu cevapları da kendimden başka yerlerde aramıyorum. Sanırım birçok konuda kendimi ikna etmek için yazıyorum ben, anormal bulduğum her şeyi yazarak daha normal hale getirmek çabası da diyebiliriz şimdilik buna.

İlk kitabınız Şule Yayınları'ndan yeni çıktı. Hayırlı olsun. Esasen uzunca bir vakit edebiyat dünyasında olmanıza rağmen kitap neden bu kadar gecikti?

Çok teşekkür ederim. Aslında ben gecikmiş olduğunu düşünmüyorum şöyle ki kurmacayla birlikte malumunuz kitap haberde yıllardır değerlendirme ve eleştirme yazıları da kaleme alıyorum. Bazı kitaplar hakkında yazmak istediğimde ve bir şekilde yazarlarına bunu ilettiğimde ilk kitapları hakkında yazmamı istememeleriyle karşılaştım. Orada bir ilk kitap pişmanlığı gördüm yazarlıkta. Bu durumu yaşamaktan kaçındığım için de kendimce en doğru zamanı bekledim, bir de kurmacayla aramı düzeltmek de biraz vaktimi aldı. Çünkü roman yazmak istiyordum, kafamın içinde bin bir olay döngüsü, sürekli aklıma gelen fikirleri not etme, bazen bunları birilerinin zaten yazdığı gerçeğiyle karşılaşma, sanki herkes her şeyi yazmış bana bir şey kalmamış, yazsam da bir manası olmayacak gibiydi. Bir de her şeyi tam ve kusursuz yapma merakı sanki gerçekten mümkünmüş gibi! Ancak herkesin kendi şarkısını söylemesi gerektiğine inandığım yaşlara erdim. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım kusursuzluk diye bir şey olmadığını öğrendim. Bir de yazarlığa kitap olarak bakmıyorum ben yani kitabı çıkan herkes yazar olmadığı gibi, kitabı olmayan ama yazıya emek verenler de yazar gözümde benim. Yani kitaptan önce de kendimi yazar hissediyordum zaten ama kitapla birlikte galiba edebiyat çevresinden onay aldım.

kapak1 "Bir Talanın Sevinci" ismi gibi talan ediyor okurun yüreğini. Dış dünyadan çok iç dünyayı anlatıyorsunuz öykülerinizde. Bu bilinçli bir tercih mi? Neden olaydan çok durumlar ve ruh hallerini anlatmayı seçtiniz öykülerinizde?

Bilinçli bir tercih diyemem kaleme nasıl geliyorsa öyle yazdım, aklımdakileri akışa bıraktım. Bir de olaylar anlıktır olur ve geçer bizi asıl talan eden olayların ruhumuzda açtığı gedikler. O boşluklara ayağımız takılıp düşüyor çünkü çukurları doldurma arzusu belki bilemiyorum ki. Hisleri çok önemsiyorum, bir sözün bıçak gibi keskin tarafının nereyi kestiğini, bir davranışın insanın hangi tuğlasını yıktığını, o kesiğin iyileşmesi, o tuğlanın yeniden inşa olma sürecini. E bu saydıklarım genelde iç dünyada yaşanan şeyler haliyle.

Öykü kahramanlarınız hep dışarıdan normal ama iç dünyalarında tabiri caizse marazlı kişiler. Hatta bazı öykülerinizde yatalak, âmâ gibi hayatı zorlukla geçen kahramanlar var. Bu kahramanlara ait detayları çok güzel veriyorsunuz. Bu detayları yakalama beceriniz nereden geliyor? İyi bir okur olmanın katkısı mı?

Fakültede bir hocam sevdiğim bir söz etmişti: biz uyumlu görünen uyumsuzlarız, diye. Bu durumun birçok insan için geçerli olduğunu düşünüyorum. Dışarıdan çok şeye benzeyen içeride birçok çatışma yaşayan inanların çağındayız hatta günümüzde bu çatışmalar dışarıya da fazlasıyla yansıyor. Sosyal medya bu durumun arenası adeta. Bir de on yıl özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde çalıştım, engelliler ve aileleri ile yakın temastaydım. İyi okurluk, gözlem ve empati üçlüsü diyorum ben buna. Empati gücüm kendimi yıpratacak derecede desem abartmış olmam, kurmacayla aramı düzeltmek bu yıpranmışlık seviyemi dengeledi, bu özelliği iyi bir yere taşımama da sebep oldu.

Edebiyat yolculuğunuz evvelce başlasa da kitapla birlikte öykücüler kervanına katıldınız. Sizi yeni tanıyanlar için üslubunuza dair belirgin özelliklerden biraz bahseder misiniz? Nasıl bir öykücüdür Gülnaz?

Kendimi bu anlamda tarif etmek zor geliyor bana, çünkü yazarken bunların hiçbiri kafasında olmuyor insanın. Karakterlerimi herkesin hayatında olabilecek tiplerden seçmeyi seviyorum diyelim, içsel konuşmaları gerisini okura bırakıyorum. Sıradanın içindeki büyüyü seviyorum ve yazarken de bunu aktarmanın peşindeyim biraz.

İstanbul'da olmamak edebiyat ortamlarından uzak kalmanın güçlükleri yazmanızı nasıl etkiliyor? Besliyor mu zorluyor mu sizi?

Açıkçası pek etkilemiyor gibi ama tabii süreç gösterecek daha çok. Ancak sevdiğim kişilerin programlarında, ya da aynı minvalde yol yürüdüğüm kişilerle ortak mekânlarda bir arada olmak isterdim elbet lakin youtube'a düşen kayıtlar da bunu büyük ölçüde telafi ediyor. Özellikle pandemi döneminde yaşadığımız dijital evrimle uzaklar yakın oldu, birçok açıdan her şey ulaşılabilir durumda görünüyor bana.

Cevaplarınız için teşekkür ederim.

Ne demek, ilginiz için ben teşekkür ederim.


Yazar: Tuba YAVUZ - Yayın Tarihi: 03.01.2024 09:58 - Güncelleme Tarihi: 03.01.2024 10:00
745
Yorumlar
  • Necla Dursun 2024.01.08 15:57

    Yerinde ve düşünülmüş sorularla içten cevaplar için sizlere teşekkür ederim. Gülnaz Hanım'ın yazınsal yönünü tanımaya fırsat veren bir söyleşi olmuş.

Tuba YAVUZ Hakkında

Tuba YAVUZ

1982 yılında Erzincan’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Ankara’da çeşitli kurumlarda çalıştı. 2008’den bu yana Edirne’de Milli Eğitimde öğretmen olarak görev yapmakta. İki çocuk annesi.

Türk Edebiyatı, Hece Öykü, Ihlamur, Balkan Türküsü, Poyraz gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı.

2014’te “Sitare” öykü kitabı çıktı. (meserret yayınları)

Tuba YAVUZ ismine kayıtlı 48 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 1 kitap bulunmaktadır.

Twitter Instagram